Connect with us

İnceleme

Bir Başkadır üzerine

Yayın tarihi:

-

Stilist yapısı ve nostaljik anlatı formuyla yeni Türkiye’nin kabullenilmiş portresini temsili tiplemeleri üzerinden göstermeye çalışan Bir Başkadır, açılışını İstanbul’un şehir merkezine uzak bir varoş mahallesinde yapıyor. Akıştaki geniş kadrajlar, takip planları derken bağımsız filmleri andıran bu sessiz açılışın iyi bir sinematografiyle sunulması dizinin bir artısı olarak göze çarpıyor. Arada sırada bayıldığı için psikiyatriste görünmek isteyen Meryem’i ve onu karşılayan Dr. Peri’yi ilk seans ile birlikte tanımaya başlarız… Meryem uzun uzun bakışlarının ardından nihayetinde kendisinden, çevresinden bahsetmeye başlar. Abisi Yasin’den, yengesi Ruhiye’ye, mahallesindeki cami hocası Ali Sadi’den, evine temizlik yapmaya giden Sinan’a kadar daha sonra tanıyacağımız bu karakterler hakkında doneler vermeye başlar. Mevzu bahis Sinan’a geldiğinde alakasız cevaplar veren Meryem, bu konuda konuşmak istemez. Abisinin askerliğini komanda olarak yaptığını, yengesinin nedenini bilmediği travmasını ve her şeylerini danıştıkları cami hocasından bahseder…

Yoksul muhafazakar bir ailenin tesettürlü bir genç kızını temsil eden Meryem’e ve diğer tiplemelerin küçük dünyasına yolculuk ederken kendimi zaman zaman bir klibin ya da yoğun duygularla harmanlanmış bir Yeşilçam melodramında buldum. Hikaye günümüzde geçmesine rağmen anlatı 70’lerin, 80’lerin arabesk estetiğinde, dokusunda ilerliyor… Özellikle ilk bölümlerin finallerinde Ferdi Özbeğen’in güzelim şarkılarıyla yükselişe geçen bu stilist yapı, bana göre dizinin en etkileyici kozunu oluşturmuş. Klasik bir Türk dizisi formatındaki tüm klişeleri merkezine alan Bir Başkadır’ın herhangi bir ulusal TV kanalına koysak sırıtmayacak ya da mevcut sistemi, yeni Türkiye aklını rahatsız etmeyecek sönük bir yapısı var. Dert edindiği konular var elbet ama bu konular o kadar yüzeysel ve havada kalıyor ki bir amaca, bir bütünlüğe hizmet etmiyor.

Ali Sadi hocanın islamcı-muhafazakar kimliğinden çok aydın-özgürlükçü bir bilge olarak tanıtılması üzerinden gideyim biraz. Neredeyse hiç bir pürüzü yokmuş gibi gösteriliyor. Yönetmen uyguladığı kadrajlarla, açılarla Ali Sadi hocaya subjektif bir şekilde yaklaşarak onu destekliyor. Özellikle çiçekler (sahte çiçek, gerçek çiçek) üzerine konuştuğu sahnede Ali Sadi hocayı bilgelik makamına yükselten bir sinematik aktarım mevcut. Bu durumdan sebep Ali Sadi hoca seyirciye güvenilir ve sempatik gelmeye başlıyor… Burada rahatsız olduğum bir durum var. Sinematik aktarım Ali Sadi hocayı her daim haklı ve bilge gösteriyor ya, bu sebeple Ruhiye hakkındaki görüşlerini de desteklemiş oluyor. İşte burada “erkek aklının” kabul görüldüğü politik bir açık var. Ruhiye’nin sahte bir çiçeğin yapraklarına kandığını düşünen Ali Sadi Hoca, Ruhiye’yi dolaylı yoldan artık evinin hanımlığını yapmadığı için eleştiriyor aslında. Oysa Ruhiye’nin çocuk yaşta tecavüze uğradığını bilmiyor. Ruhiye’nin başına gelenleri bilmemesi, eleştirmesi, sahte çiçeklere kandığını düşünmesi problemli bir durum. Bu olay çoğu insanı neden rahatsız etmiyor? Çünkü sinematik aktarım hocayı öylesine bilge, doğru, dürüst bir insan olarak gösteriyor/destekliyor ki bir bakıma muhafazakar erkek aklını da doğrulamış oluyor. İnsanlık tarihine baktığımızda özellikle devlet kavramının gelişimine ön ayak olan erkek – tanrı; güç – iktidar birlikteliği vardır. Eski zamanlarda bir kral/padişah ülkesini yönetmek için nasıl mutlak bir güce sahipse, benzer akıldan gelen erkeklik kavramı da ailenin güç simgesini oluşturan bir etken. Devlet aklı erkek zihniyetinin ürünüdür. Gücün ve iktidarın yegane temsili erkekte toplanmıştır. Zaten muhafazakarlığın yapbozunu da kadının özgürlüğünden bihaber feodal erkek aklı tamamlar. Ali Sadi Hoca, herhangi bir kadın hakkında bilmeden etmeden konuşmayı kendinde meşru görüyor. Çünkü toplum tüm gücüyle bu aklı destekliyor… Bir filmde/dizide kamera hareketinin, açıların, kadrajların bir anlamı vardır. Aktarılan bu açılar sayesinde karakterlerinden diyaloglara, o karakterlere nasıl bir açıyla, kadrajla bakacağımızı bizatihi yönetmen belirler. Yani karakter istediği kadar doğru olduğunu düşündüğü söylemlerde bulunsun, yönetmen onun aslında saçmaladığını vurgulamak isterse ona göre bir açı ya da kamera hareketi belirler ve öyle çeker. Karakter ile seyirci arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini yönetmen belirler. Hikayede en canı yanan, toplum tarafından en hırpalanan karakter Ruhiye. Ama her şeyin en iyisini bilen Ali Sadi Hoca tarafınca sahte şeylere inanmış biri gibi tanıtılıyor.

Ali Sadi Hoca, kafasına estiği zamanlarda karavanıyla yolculuklara çıkan, yolculuklarında kamp kuran, yeniliklere açık, modern, anlayışlı, evrensel bir insan konumunda işleniyor. Sanki Amerikan filmlerinden fırlamış da Türkiye’de geçinmek için imamlık yapmak zorunda kalmış biri gibi davranıyor. Türkiye gerçekliğinde muhafazakar bir imamdan beklenmeyecek her ilerici davranış Ali Sadi hocada mevcut. Eşinin beklenmedik ani ölümüne sebep olan yolculuk öncesi genç kızını evde tek başına bırakıyor. (iki haftadan önce dönmeyecekleri belirtilir). Cami hocasını geçtim, muhafazakar bir baba bile memlekete giderken genç kızını İstanbul gibi bir yerde tek başına bırakmaz. Memlekete mi gidilecek, uygun zaman geldiğinde tüm aile fertleriyle gidilir. Hayrunnisa başını açıyor muhafazakar Ali Sadi Hoca bu durumu anlayışla karşılıyor… Türkiye gerçekliğinde küçük yerlerde özellikle baba bir imamsa/cami hocasıysa durumlar çoğu zaman daha katı bir şekilde yaşanır. Camiye gelen mahalleliye örnek muhafazakar bir aile yaşantısını vermek zorunda hisseder kendini cami hocası… Çünkü saygınlığının, itibarının zedelenmesini istemez. Elalem ne der düşüncesi tüm ailenin birincil kaygısı olur. Bu durum zaten muhafazakar aile yapılarında kültürmüş gibi işlenen bir yaşam biçimidir. Peri’nin işine sanki daha yeni başlamış toy bir doktor gibi “beceremiyorum” kaçışı, tesettürlü hastalara bakış açısı vs. sanki onları ilk defa bu devlet hastanesinde görüyormuşçasına yaşadığı şaşkınlık o kadar yapmacık ki. Yine Türkiye gerçekliğinde okuduğu bölümde uzmanlığa, doktorluğa yükselmiş birinin daha önce çalıştığı hastanelerde, anadolu-doğu görevinde vs. defalarca ve defalarca tesettürlü kadın görmüş olması ve işine devam ediyorsa da bu durumu çoktan aşmış olması gerektiğini vurgulamak isterim. Yasin’i bir gece barda güvenlik olarak görüyoruz. Sonra günler haftalar geçiyor, bir daha çalıştığını görmüyoruz. Yasin bir işçi ama kafasına estimi “hadi köye gidelim” diyen biri. İstanbul’da zor bela geçinen hangi işçi patronundan izin almadan kafasına estiği gibi memleketine gitmek için yolculuğa çıkabiliyor? Hangi islamcı, muhafazakar bir mahalle delikanlısı allahtan, peygamberden, duadan, namazdan söz etmeden önce Jung konuşuyor? Bunlar gibi Türkiye gerçekliğiyle uyuşmayan yaşantılar mevcut. Evet, kurmaca bir hikayede salt gerçek karakterler aramamıza gerek yok. Benim rahatsız olduğum durum karakterlerin neden gerçekçi olmadığı değil. Belli ki bir yönetmen tercihi doğrultusunda ilerleyen bir kod değiştirme, ezber bozan bir yapıbozumcu tavır var. Rahatsız olduğum nokta; hikayenin dert ettiği toplumsal meselelerimizi bir başkadır benim memleketim çatısı altında toplayıp, değindiği her konunun salt gerçekçi olması. Burayı biraz daha açayım… Evet bu ülkede bir Kürt sorunu var, dizide az da olsa değiniliyor. Bu ülkede başı kapalı kadın – başı açık kadın çatışması var. Bu ülkede eşcinsellere karşı bir nefret var, bu ülkede insanları ötekileştiren, ırkçılık yapan bir çoğunluk var. Evet seküler ve dindar çatışması var… Yani dizide Türkiye’nin bütün sıkıntılarına, problemlerine gerçekçi bir yaklaşımla yer veriliyorken, bunun temsilini sunan tiplemeler (Meryem hariç karakter olamadıklarını düşündüğüm için “tip” diyorum çünkü karakter olacak bir derinlikleri yok) ülke gerçekliğinden uzak davranışlarda bulunuyorlar. Burada uyumsuz bir hâl var bence. Tiplemeler üzerinden bir kod değiştirme, ezber bozma müdahelesi net olarak anlaşılıyor. İtiraz ettiğim nokta, kurmaca bir hikayenin salt gerçekçi karakterler sunması elbette zorunlu değil fakat hikayenin dert edindiği meselelerde açık bir şekilde gerçekçi durumlar, problemler ele alınıyorsa bu olayları bize aktarmak için yazılan karakterlerin de en az ele alınan konular kadar gerçekçi bir yaşama uyum sağlaması gerekiyor. Yoksa her şey havada kalır. Amaca ulaşılmaz. Toplumu oluşturan bireyler çoğu zaman olmadıkları gibi yansıtılırsa bu durumun ucu illa ki topluma da yansır. Gerçekçi olmayan bir temsili karakter, gerçekçi olmayan iki temsili karakter, üç temsili karakter… derken gerçekçi olmayan bir toplum meydana gelir. Yani hikaye Türkiye gerçekliğini masaya yatırmıyor olsaydı işte o zaman gerçekçi bulmadığım tiplemelerle hiçbir sorun yaşamazdım. Yönetmenin kendi dünyası der geçerdim. Durum öyle değil.

Ruhiye, 20 senedir kafasından atamadığı tecavüz travmasını artık bitirme umuduyla köyüne gidiyor. Tecavüzcüsüyle karşılaşıyor ve kocasının zamanında tecavüzcüyü öldürmekten beter ettiğini öğreniyor. Sonra birden düzeldiğini, sağlığına kavuştuğunu gözlemliyoruz. Buna sebep olan unsur ise kocasının, yani erkeğin gücüne duyduğu minnette yatıyor. Bu meseleyi daha detaylı irdelemek isteyenler için 5harfliler.com sitesinden Haziran Düzkan’ın Bir Başkadır: Sakın Kader Deme başlıklı yazısını öneririm. En azından olaylara benzer açılardan baktığım birilerini görmek mutlu ediyor. Sinematik aktarım bu sahnede de bu durumu, yani erkeğin gücünü yine meşru kılıyor. Yeşilçamvâri mutlu sona hazırlık yapıyor… Majör depresyon yaşayan, daha önce defalarca intihara kalkışan Ruhiye bir anda kendisine geliyor. Böylesine ciddi bir travmanın eşiğindeki bir insan nasıl bu kadar hızlı toparlanabiliyor, anlamakta güçlük çektiğim bir başka olay.

Meryem karakteri hariç hemen hemen tüm tiplemelerin birer karikatür gibi boşlukları doldurmaya çalıştığı, zamandan çaldığı Bir Başkadır’da bütünlüklü bir hikaye olmadığı için çoğu sahne birbirinden kopuk ilerliyor. Gülbin ile Gülan’ın saç baş kavgası, iyice kutuplaşan ve artık kardeş kavgalarına iyice alıştığımız yeni Türkiye’nin siyasi iklimini yakalayabiliyor. Ben artık acılı aile temsilinin Kürtlere oynatılmasından bıktım usandım. Bu kör göze parmak ajitasyon ne zaman bitecek diye bekliyorum… Dizinin temasında “bizi birbirimize düşürüyorlar”, -aslında bir başkadır bizim memleketimiz- güzellemesi var. Hayır, bizi birbirimize düşürmelerinden çok bu ırkçılığa, ötekileştirilmeye kol kanat geren bir toplum ve o toplumdan nemalanan bir iktidar ve çevresi varken bizi birbirimize düşüyorlar algısı maalesef somut bir yere bağlanmıyor. İnsanlar birbirlerine bayılmak zorunda değil. Aynı görüşte, dünyayı aynı mutlulukta ya da aynı karamsarlıkta görmelerine gerek yok. İnsan hakları doğrultusunda, din, dil, ırk gözetmeksizin anayasada herkesin hür ve eşit bir şekilde yaşamına, düşüncelerine saygı duyulması kâfi. Kürtlerin ana dil hakkını çok gören çoğunluk ve bu çoğunluğun siyasete yansıması dizideki gibi toz pembe dertlerden çok daha sıkıntılı. Dizi ne yapıyor, iktidarı oluşturan çoğunluğun ekmeğine yağ sürüyor. Bizi birbirimize düşürdüler evet ama bunda toplumun da en az siyaset kadar hatası olduğunu es geçemeyiz. Bizi birbirimize düşürüyorlar evet ama bu toplumun, bu çoğunluğun hiç mi suçu günahı yok?

Finale yaklaştığımızda evlenmemiş kadın doktorlar çevreleri tarafınca bir baltaya sap olamadın eleştirileri alırken, toplum tarafınca normal karşılanmayan bu bekarlık hâlinin kurtarıcısı çoğunluğun temsili Meryem oluyor. Evliliğin simgesi yüzükle kurduğu bağ her şeyi açıklıyor… Peri, varlıklı bir ailenin yurtdışında okumuş evladı, Türkiye gerçekliğine alışamayan, kendi tabirince ülkeye akvaryumdan bakan seküler kesimin temsili doğrultusunda yazılmış bir tipleme. Sinematik aktarım, her fırsatta onun yalnızlığına parmak basıyor. Peri’nin lüks bir hayat standartları var ama mutlu değil. Yalnız olduğu için mutlu değil algısı yaratılıyor. Meryem’in hayat enerjisine imreniyor. Hikaye Peri’yi antipatik bir karaktere evirdikçe, evliliği bir kadınlık görevi olarak gören Meryem’in yanında ezilip bükülmesine sebep oluyor. İşin ilginç tarafı şu ki, normal şartlarda yeterince politik olmayan işleri eleştiren, burun kıvıran politik bilinç, kabullenilmiş yeni Türkiye’nin genele yayılan apolitik aktarımına alkış tutabiliyor. Burada bir çelişki ve bana göre büyük bir açık var.

guneybirtek@gmail.com

Okumaya Devam Edin

İnceleme

Düşlerin Aynası – Zerkalo Üzerine

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Ağır İlerleyen Kopuk Anılar Zinciri

Tarkovski’nin Zerkalo – Ayna filmini seyrederken biçim ve hikayeyi ele alış tekniği açısından ortada duran olayı anlamakta zorluk çekeceğiniz kesin. Öykü anlatımlarına alışık olan bizler, ruh durumumuzu yaşamın anlatısına göre şekillendirip karşımızda cereyan eden olayları yorumlamaya çalışıyoruz. Hayatın derinliklerini sanatsal imgelerle anlamak ve bunu tam olarak yaşamımızın içinde anlaşılabilir hale getirmek şüphesiz çok zor bir iştir. Rus ve dünya sinemasının etkili yönetmenlerinden Andrei Tarkovski, başyapıtı Ayna filminde insanı psikolojik derinlikli olarak ele alıp, hayatımızın imgelerle oluşan çağrışımlarını masaya yatırıyor.

Baba tarafından terk edilen bir çocuk, kocasız kalmış bir kadın ve Bach melodileri eşliğinde Tarkovski’nin yakaladığı kusursuz resimlerle ölüm döşeğindeki bir adamın bilinç akışı tekniğinde anlatılan hikâyedir ‘Ayna’. Andrei Tarkovski konudaki dizeleri şiirsel bir biçimde bizlere sunuyor. Bu film bir çocuğun düşlerini, sözde yaşanmış çocukluğunu; bekleyiş içindeki insanın düşlerini, özlemini, anılarını, nefretlerini anlatır bizlere. Asıl olan insanın hırpalanmış, örselenmiş belleğine ulaşabilmektir. Bilişsel bir terapinin patlayan duygu yoğunluğudur Zerkalo!

Margaritha Terekhova’nın ormana baktığı sahneden kekeme çocuğun konuşma terapisine; gelmekten olanı bekleyen çocukların bakışlarından, yavaş yavaş yanımıza yaklaşan adamın belirsizliğine kadar Zerkola’da zamanın duygusal yansıması var. Televizyon sahnesinde anlaşılmaz biçimde duran ekran, az sonra yüzümüze bir tokat gibi ineceğini hayal ettiğimiz savaş görüntülerinin öncesidir. II. Dünya Savaşı’ndan babalarının dönmesini bekleyen çocukların bakışları filmde zaman/mekan/boyut algısını geri plana iterken, zaman içinde yolculuk yaparak kavram silsilesini izlemek büyüleyici! Bu teknik insanın kendi hayatını yorumlaması açısından hiçte kolay değil. Mesela bir kahve fincanının bıraktığı izin kaybolana dek filmde yer alması, yaşamın sıradanlaştığı anlarda insanın beyninin dalmasına işaret ediyor.

Hayaller ya da gerçekler nedir? Sorguladığımız anda geçmişe yolculuk yapmak aciz kaldığımız bir duruma mı işaret? Geçmiş çaresizlik midir? Tarkovski bu sorguların içinde bizleri sürüklerken, babasının okuduğu şiirlerle insanın anlaması zor bilinçaltı hislerine uzanmayı başarmış.

Örselenmiş Bellek!

1940’lı yıllarda ortaya çıkan Şiirsel Gerçekçilik akımının en iyi filmlerinden birisidir bu yapım. Tarkovski en kişisel filmini sunuyor seyirciye. Kendi hayatından parçalarını birleştirip psikolojik derinlik içinde insanların geçmişlerine yolculuk yapmalarını sağlıyor. Filmin en zorlayan yönü, belli bir kurgusunun olmaması. Dağınık ilerleyen filmde ani geçişleri alışık olduğumuz kurgu türleri birbirine bağlamıyor, baş karakterin duyguları ile geçişler arasında köprü kuruyoruz. Bir belgesel gibi ilerleyen film, psikolojik olarak hissettirdikleriyle insanı benzersiz bir deneyime sürükleyebiliyor; 2. Dünya Savaşı, boşanmış aile, yanan ev, anne ilişkisi, çocuklar…

“Her çocuk kendi kaderini yaşar” cümlesi, aslında babasız büyüyen çocuklar için değiştirilmeli; “Her çocuk kendi babasının kaderini yaşar!” Filmdeki karakter çocuğuna kendi çocukluğunu yaşatıyor, bu yüzden kendini çocuğunun silüetinde görüyor. Çocuğuna (Ignat) “benimle kalır mısın?” diye sorduğunda, Ignat “hayır…” diyor; ancak bu bir yıkıma sebep olmuyor; çünkü, onu da annesi büyütmüş. Annelerin büyüttüğü, ama babalarının kaderini yaşayan insanların yıkımları halen dünyaya kök salmaya devam ediyor!

Zamanı, anı, geçmişi, şimdiyi, geleceği… Örselenmiş belleğinizde ne yer edinmişse Zerkalo filminde kendinize ayna tutuyor olacaksınız. Bu başyapıt bin sene sonra bile kişilerde aynı/ayna etkiyi sağlayacaktır!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

İnceleme

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi: Aşkın Estetiğinde Ateşin İzi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Sinema eleştirmenleri tarafınca 2019’un en iyileri arasında kabul edilen Portrait de la jeune fille en feu (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi), hikâyesi ve görselliğiyle seyir zevki yüksek bir kadın filmi olarak vizyona girmişti. Filmin senaryosu ve yönetmenliğinde imzası bulunan kadın yönetmen Céline Sciamma, 18. yüzyılın Avrupa’sında geçen bu filminde; aşka, tutkuya hipnotize edici estetik bir bakış getiriyor. Geçtiğimiz dönem Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü alan film, yıl boyunca etkisini sürdürmüş, seyircide derin bir etki bırakmıştı.

Resim öğretmenliği yapan ressam Marianne (Noémie Merlant), evlilik çağına gelmiş genç bir kızın (Héloïse) portresini yapmak üzere olay örgüsüne tanık olacağımız adaya davet edilir. Héloïse’nin annesi (Kontes) onu Milano’da yaşayan ve daha önce hiç tanışmadığı bir asilzadeyle evlendirmek ister. Bunun üzerine kızının resmini asilzadeye göndermek için ressam Marianne’den kızının portresini çizmesini ister. Hikayenin geçtiği eve gelen Marianne, Héloïse’nin resmini çizmek için işe koyulur fakat bu portre onun için hiç kolay olmayacaktır çünkü Héloïse, o asilzadeyle evlenmemek için resminin çizilmesini istemez. Bu sebeple kızın annesi, Marianne’dan onu dikkatli bir şekilde incelemesini ve gizlice portresini çizmesini rica eder. Kontes, Marianne’ye tatmin edici portreyi tamamlaması için 5 gün verir ve onları yalnız bırakır. Bu durumda Marianne, Héloïse’in yüzünü aklına kazımak için onunla geçirdiği her anı gözlerinden aklına kadar detaylandırır. Bir zaman sonra birbirleriyle iyi anlaşan iki arkadaş görürüz. Héloïse’un güzelliği, ressam Marianne’in gözünde kışkırtıcı bir tutkuya dönüşecektir. Böylelikle filmin seyirliği kadının bakışındaki inceliği, zerafeti ve tutkuyu göstermeye çalışır. Kontes olmadan geçen 5 gün içinde bu iki kadın birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı elde eder ve içten içe gelişen tutkuları gün yüzüne çıkar. İncelikle işlenmiş filmde, Marianne’nin gerçekleri bir çırpıda anlatması ikilinin samimiyetini daha da yükseltir. Zaman geçtikçe içlerinde biriktirdiği tutkuyu dışavururlar ve ateş onları sarar. Evin hizmetçisi Sophie (Luàna Bajrami), gizlediği hamileliği gün yüzüne çıkarır, hazır Kontes evde yokken olup biten her şeyi Marianne ve Héloïse’ye anlatarak çocuğu aldırmak için onlardan yardım ister. Sophie, istenmeyen hamileliğinden kurtulmak için kendi kültürlerini uygulayan bir grup yerli kadından bahseder ve onların yanına giderler. Kadınlar ateşin etrafında eğlenceli bir şekilde şarkılar söylerler. Ortamın mistik gücü filmin mizanseniyle birleşince birden Héloise’in eteğinin alev aldığını görürüz. Filmin adının geldiği bu sahnenin büyüleyiciliği hipnotize edici bir etki sağlar. Filmin en güzel sahnelerinin başını çeker.

Karakterlerin isimleri üzerinden gidelim biraz. Feminist çizgisiyle tanınan yönetmenin karakterlerine verdiği isimler Héloïse ve Marianne’nin önemi ve anlamı üzerinde konuşmakta fayda var. Ortaçağ’da geçen destansı aşklardan Abélard ile Héloïse’nin hikayesini hatırladığımızda Héloïse’nin ayrıksı kişiliği ve dönemin kadınlarında pek rastlanmayan bir kültüre, toplumsal bilince ve duyarlılığa sahip olması filmin kadın sineması özünde önemli detaylar arasında. Abélard ile Héloïse’in 12. yüzyılın Fransa’sında yaşadıkları aşk, nesilden nesile büyük yankı uyandırmıştır. Aşıkların zorunlu ayrılıklarına rağmen kapandıkları manastırlardan birbirlerine mektuplar yazmaları aşklarını hep güçlü kılmıştır. Latince yazılmış bu mektuplar, 16. yüzyılla birlikte birçok dile çevrilip yayımlanmıştır. Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi büyük bir aşkın iki kavuşamayanı olarak bilinirler. Filmdeki ressam karakterinin ismi Marianne’ye gelince, Fransız devriminin sembollerinden “La Liberté guidant le peuple” eserinde taktığı şapkayla dikkat çeken kadının adıdır Marianne. Fransız ressam Eugène Delacroix tarafından resmedilen bu özgürlük zaferi aynı zamanda kadının toplumsal hareketteki yerini de işaret eder. Feminist bilinciyle tanıdığımız yönetmen, karakterlerinin isimlerini bir nevi kadının özgürlüğünden, mücadelesinden alıyor demek yanlış olmaz sanırım. Céline Sciamma, kadının tomurcuklanan romantizmini keşfetmeye çalışırken, incelikle hazırlanmış hemen hemen her sahneyi/planı Marianne ve Héloïse’nin birbirine bakan gözleri üzerinden sunuyor. Kadın bakışının zenginliği, filmin her santimine yayılırken ortaya yoğun bir tutkunun resmedildiği alev almış bir kadın filmi çıkıyor. Tutku dolu anlarında bile ödünç aldıkları zamanın biteceğinden haberdar olan Marianne ve Héloïse için zaman tuvalde resmedildiği gibi durmuyordur.

Céline Sciamma bir röportajında şöyle diyor: “Ben erkek bakışlarının ürünüyüm – hepimiz öyleyiz. Hayatımı, benden nefret eden, örneğin Superman ile özdeşleşen filmlere harcadım. Kadın bakışları melezdir – bu iki dünyayı da bilmek gerçekten önemli. Ben bir lezbiyenim ve erkek egemen bir ortamda nasıl yaşayacağımı biliyorum. Ama asıl soru şu, onlar biliyor mu? Filmde tabii ki imkansız bir aşk hikayesi ama burada engellerden bahsetmiyoruz. Çatışma yok. Birlikte kaçmayı düşünmüyorlar…” Filmin büyüleyici yönetmen dokunuşu, ince ince işlenmiş sanatı, sadeliği ve sakin anlatım biçimi filmi güzel kılan önemli meziyetler arasında. Filmdeki görselliğin o müthiş uyumu, ışığı, Marianne’nin fırça darbelerini anımsatıyor. Sarısından, mavisine, yeşiline kadar pastel renklerle bezenmiş görselliği izlerken bir masalın içinde buluruz kendimizi. Görüntü yönetmeni Claire Mathon, her çekimi kendi içinde bir portre gibi çerçeveliyor. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi, şimdiden 21. yüzyılın en iyi filmlerinden biri olarak anılmaya başladı. Erkek egemen sinema sektöründe kadın sinemasının gelişimi için önemli bir film olma özelliği taşıyor…

Röportaj kaynak: https://cineuropa.org/en/interview/373232/ + https://bianet.org/biamag/sanat/216842-olmek-degil-kosmak-isteyen-kadinlar

*Bu yazı ilk olarak Şahsiyet dergisinde yayınlanmıştır.

 

Okumaya Devam Edin

Dünya Sineması

Boyalı Kuş: Çıldırışın Anaforunda

Yayın tarihi:

-

Yazar:

‘’Gözümde kötü ruhların işlerini nasıl yürüttüklerini canlandırmaya çalıştım. Tıpkı sürülmüş tarlalar gibiydi insan aklı ve ruhu, iblisler kötülük tohumlarını dur durak bilmeden işte bu hazır bekleyen tarlalara ekiyorlardı. Şayet bu tohumlar filizlenirse, onlar da gerekli bütün yardımı sunuyordu o insana, tabii ki bu yardımın bencilce amaçlarla kullanılarak diğerlerine zarar vermesi şartıyla. Şeytanla anlaşma imzaladığı andan başlayarak o kişi etrafına daha fazla mutsuzluk, kötülük, dert, bela ve ıstırap saçmak zorundaydı…’’

Jerzy Kosinski / Boyalı Kuş / s.160

Jerzy Kosinski ve ‘’Boyalı Kuş’’un Laneti

II.Dünya Savaşı’nın başlarında Nazilerin Polonya’yı işgal edeceği haberleri gelmeye başlayınca Jerzy’in Nazi karşıtı babası kendi Yahudi kimliklerini gizlemek için soyadlarını değiştirir ve Hristiyan olur. Böylelikle savaş boyunca ailesiyle hayatta kalma şansının arttıcağna inanır fakat Nazilerin gittikleri her yerde yaptıkları katliamlar onları Jerzy’nin hayatı için büyük endişelere ve korkulara sevk eder. Bunun üzerine savaş boyunca güvende kalması için Jerzy’i kitapta da belirtildiği gibi Orta Avrupa’nın büyük bir şehrinin uzak bir köyüne gönderirler. Savaşın kargaşası sırasında ailesi Jerzy’i beraber gönderdikleri adamın da izini kaybeder. Adam, Jerzy’i henüz altı yaşındayken kendisine bakması için köydeki yaşlı bir kadına emanet eder fakat iki ay sonra yaşlı kadın ölür. Sandalyede öylece duran yaşlı kadının öldüğünü bile anlayamayacak kadar küçük olan Jerzy artık kimsesiz ve savunmasız bir şekilde medeniyetten çok uzak olan köylülerin ve savaşın barbarlığı içinde dehşetengiz olaylara tanık olur, gittiği her yerde dışlanır ve akıl almayacak türlü işkencelere maruz kalır. Jerzy Kosinski’nin bu yaşadığı ve tanık olduğu savaş yıllarını kaleme almasıyla da ‘’Boyalı Kuş’’ ortaya çıkar. ‘’Boyalı Kuş’’ yayınlandığı andan itibaren Jerz Kosinski âdeta tüm şimşekleri kendi üzerine çeker. Ülkesi Polonya tarafından ülkesini aşağıladığı ve komünizmi kötülemek için CIA tarafından desteklendiği iddia edilerek vatan haini ilan edilir. Amerika’da yaşayan Kosinski her gün ölüm tehditleri almaya başlar, sokakta onu gören Polonyalılarca hakarete maruz kalır hatta evine kadar onu öldürmek için gelen iki kişiye de kitabın kendisine çok benzeyen kuzeni tarafından yazıldığını söyleyerek onları sakinleştirir sonrasında silahını çekerek onları evden dışarı atar. Bu olaydan sonra Polonya’da yaşayan, kanserin pençesindeki annesinin evi defalarca taşlanır. Annesi de ölümle burun buruna gelir. Bu saldırılar bir yandan devam ederken bu sefer de Amerika’daki bazı araştırmacıların ve edebiyatçıların bir kısmı Boyalı Kuş’un aslında çalıntı bir eser olduğunu iddia ederken bir kısmı da Kosinski’ninyalancı olduğunu, savaş boyunca ailesinden asla ayrılmadığını ve yazdıklarının tamamen hastalıklı bir aklın fantezileri, hayal ürünü olduğunu dile getirirler. Kosinski’ye ve Boyalı Kuş’a yapılan yoğun saldırlar artık gerçekten de Kosinski’yi kitabındaki çocuk gibi âdeta boyalı kuşa dönüştürmüştür. Kendi ülkesinde istenmeyen kişi ilan edilmiştir. Kosinski’nin ülkesi tarafından gördüğü muamele, eserinin çalıntı olduğuyla ve Boyalı Kuş ‘ta anlatılanların aslında hiç yaşanmadığıyla ilgili yapılan uzun karalama çalışmaları, büyük bir zenginliğe ve dünya çapında bir üne kavuşmasına rağmen Kosinski’nin huzurunu kaçırmış ve Jerz Kosinski 3 Mayıs 1991 tarihinde 57 yaşındayken banyoda kafasına bir poşet geçirip intihar ederek yaşamını son vermiştir. Kosinski, Boyalı Kuş’un basımının 10. yılına ithafen yazdığı son söz bölümünde “Eğer olabilecekleri daha önceden görseydim, Boyalı Kuş’u asla yazmazdım.” diyerek ruh hâlini de kısaca özetlemiştir. Boyalı Kuş yazıldığı dönemde yapılan olumsuz eleştirilere rağmen kitabın bir şaheser olduğunu, Kosinski’nin bir edebiyat dehası olduğunu dile getirenler de olmuştur. Boyalı Kuş’u övenler arasında sinema duayeni Luis Buñuel de vardır. Luis Buñuel, ‘’Hiçbir kitabın üzerimde bu kadar güçlü bir etki bıraktığını düşünmüyorum. Gerçekçilikten daha fazlası.Kâbus ve korkular dünyasına bir yolculuk.’’ sözleriyle Kosinski’ye olan hayranlığını dile getirmiştir. Kosinski, ‘’Boyalı Kuş’’un beyaz perdeye aktarılmasına sıcak bakmadığını fakat bu konuda Luis Buñuel’in ve Fellini’nin kitabı sinemaya uyarlamasına sıcak baktığı da söylenir. Boyalı Kuş’un yayınlanmasının üzerinden 55 yıl geçtikten sonra kitap nihayet Çek yönetmen Václav Marhoul’un yoğun çabaları sonucu sinemaya uyarlandı. Yoğun çabaları diyorum çünkü kitabın telif haklarını almak, zorlu doğa koşulları ve üç yılda on yedi kez yazılıp değiştirilen senaryo çalışmaları gibi birçok sorundan dolayı filmin tamamlanması 11 yıl sürmüş. Dünya prömiyerini 2019 Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve 2019 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde Özel Sunumlar bölümünde gösterime giren ‘’Boyalı Kuş‘’ filmi Çek Lions’da En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ve “Olağanüstü Görsel-İşitsel Başarı” dahil yedi ödül kazandı. Filmin ayrıca 76. Venedik Film Festivali – UNICEF ödülünü kazandığını, başka festivallerden de çeşitli ödüller kazandığını belirtelim.

‘’Çocuklar ırk ve din bilmezler, insan ayrımı yapmazlar, ölçütleri sevgidir. Nefreti
büyüklerden öğrenirler.‘’(Florence Nightingale)

‘’Boyalı Kuş‘’ kitabını okuduktan sonra aslında Václav Marhoul'un bu kitabı sinemaya uyarlayarak çok büyük bir risk aldığını ve bu riski de herkesin kolay kolay alamayacağını rahatlıkla söyleyebilirim çünkü ‘’Boyalı Kuş’’ romanında yaşam öyküsü anlatılan çocuğun tanık olduğu olaylar ve çocuğun başından geçenler yeryüzünün en iğrenç, insanlığın özellikle de savaş yıllarında ne kadar alçalabileceğini, barbarlaşabileceğini gösteren en aşağılık ve dehşetengiz eylemlerdir. Zoofili, pedofili, ensest ve insanın insana, insanın hayvana uyguladığı daha nice barbarlıkla dolu şiddet ve istismar eylemleri gibi konuları barındıran ve okurken bile sizde defalarca tiksinti duygusu uyandıran bir kitabı sinemaya uyarlamak âdeta tehlikeli sularda yüzmekle eşdeğerdir fakat Václav Marhoul’un, sanat ve teknik ekibinin on bir yıllık kılı kırk yararcasına yaptığı titiz çalışmayla ‘’Boyalı Kuş’’u ana hatlarıyla büyük ölçüde sinematik evrene uyarlamayı başardığı söylenebilir. Film ana karakterimiz olan çocuğun (Petr Kotlár ) savaş boyunca yaşadığı ve tanık olduğu olayları epizodik bir yapıyla ve siyah beyaz renk paletiyle anlatırken filmdeki her bölümün ismi kötülüklerle yoğrulmuş bir coğrafyada çocuğun kendisine güvenli bir sığınak ararkenki yolculuğu sırasında karşılaştığı kişilerden oluşur. 169 dakikalık uzun süresine rağmen filmde toplam dokuz dakikalık bir diyaloğun olması ve müziğin nerdeyse hiç kullanılmaması yönetmenin filmi minimalist bir şekilde kurgulamayı tercih ederek savaşın manzarasını ve savaşın ortasındaki küçük bir çocuğun savruluşlarını, yaşadığı fiziksel ve ruhsal değişimleri otantik bir dünya yaratmaya çalışarak anlattığını görürüz. Film uzun olmasına ve ilk sekansından itibaren çocuğun yolculuğu sırasında hep tekrar eden şiddet ve cinsel istismar eylemleri bizde bir tiksinti duygusu yaratsa da bize sıkıntı ve bıkkınlık hali vermez. Bunda filmin sinematografisinin çok büyük payı olduğunu söyleyebiliriz. Filmin her karesinde kadraja alınan her şeyin titizlikle çekilerek, her bir sekansın bir resim tablosuna dönüşmesinde görüntü yönetmeni Vladimír Smutný’un usta dokunuşlarını görürüz, hissederiz. Filmdeki muhteşem sinematografi sayesinde çocuğun ötekileştirme yüzünden yaşadığı yabancılaşma ve ıssızlık duygusu doğayla kusursuz bir bütünlük içinde anlatılır. Filmin geçtiği coğrafyada karşımıza çıkarılan özellikle de sonbahar ve kış mevsimi; ağır doğa şartları çoğunlukla yavaş ve statik çekimler eşliğinde kasvetli bir şekilde çocuğun yolculuğunu ayrıca eziyete dönüştüren bir karakter gibi sunulur. Filmin her sekansında insanlar ve doğa zamanın içinde bir bütün olarak dondurulmuş, yakalanmış anlardan oluşan birer tablo veya kartpostal gibi sunulur. Bu muazzam şiirsel sinematografi bizi esir alır ve sanatsal anlamda bizde haz ve hayranlık uyandıran manzaralar çocuğun uğradığı her bir cehennem durağında yaşadığı, tanık olduğu vahşetin sertliğine  rağmen bizi de çocukla beraber sürüklemeye devam eder.

Filmin sinematografisi demişken filmin çekilen sekanslarından oluşan fotoğrafların kitaplaştırılarak Çekya’da basıldığını belirtmek isterim. Václav Marhoul, İtalyan Yeni Gerçekçi yönetmen Vittorio De Sica’nın filmlerinden ilham aldığını belirtir. ‘’Boyalı Kuş’’ta da bu ilhamın izlerini çocuğun öyküsünü hayata ayna tutarak anlatmaya çalışmasında görüyoruz. Ayrıca Marhoul’un ‘’Boyalı Kuşu’’nun Beyaz Rusya, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya sinemasından František Vláčil (Marketa Lazarova), Tarkovski(İvan’ın Çocukluğu, Andrei Rublev), Bela Tarr ( Satantango), Paweł Pawlikowski(Ida), Elem Klimov (Gel ve Gör) gibi usta yönetmenlerin hem sinematografik, hem tematik açıdan benzerlikler taşıdığını görürüz. Belirttiğim filmlerden ‘’Gel ve Gör’’ filminin dışındakilerin hepsi siyah beyaz çekilen filmlerdir. Hepsinde keskin ve sert fırtınalar eşliğinde sonbahar ve kış manzaraları; sağında veya solunda sadece bir iki ağacın bulunduğu uzun ve sisli yollar; insanın yabancılaşmasını, ıssızlığını yansıtacak şekilde kullanılmıştır. Bu siyah beyaz filmlerde de mekan olarak genellikle taşra seçilmiştir. Yer bazen bir kasaba bazen de bir köydür. Ayrıca belirttiğim filmlerin tamamı taşradaki insan ilişkilerini birçok karakter üzerinden mercek altına alan filmlerdir. Boyalı Kuş’u izlerken Vláčil’in ‘’Marketa Lazarova’’sındaki çetin bir doğada insanların hayatta kalmak için birbirleriyle giriştikleri iktidar mücadeleleri, Tarr’ın ‘’Satantangosun’’da ölü kedisini kucağında uzun bir yol boyunca taşıyan çocuk; Tarkovski’nin ‘’İva’nın Çocukluğu’’ filminde ana karakter olan çocuğun Rus askerlerle kuruduğu dostluk ve ‘’Andrei Rublev’’de Kazakların bir köyü barbarca yağmaladığı sekans; Pawlikowski’nin ‘’Ida’’sının yaşadığı ruhsal çalkantılara eşlik eden kış manzaraları ve özellikle de Elem Klimov’un ‘’Gel ve Gör’’ündeki ana karakter olan çocuğun savaşta gördükleri karşısında kırışıklıklarla dolan yüzü zihnimde canlandı. Bu filmler arasında ‘’Gel ve Gör’’ün diğer filmlere göre tematik açıdan ve kurgu açısından ‘’Boyalı Kuş’’la en fazla benzerlik taşıyan film olduğunu çok net görebiliyoruz.

Saydığım bu filmlerden yola çıkarak da Václav Marhoul’un ‘’Boyalı Kuş’’la Orta Avrupa sinemasının geçmişinin zengin mirasından, birçok karakteristik özelliğinden faydalanarak gelecekte kendine has, yeni bir sinema dili oluşturmaya çalıştığı rahatlıkla söylenebilir. Filmin oyunculuklarına baktığımızda ise çocuk oyuncu Petr Kotlár’ın hiçbir oyunculuk deneyimi olmamasına karşın iyi bir performans ortaya koyduğunu görüyoruz. Film boyunca çocuğa bir çocuk psikiyatristi doktorunun da eşlik ettiğini de belirteyim. Filmin figüranlarından ana karakterlerine kadar herkesin gerçekçi oyunculuğu sayesinde filmin geçtiği dönem, toplumun sosyolojik ve kültürel yapısına dair zihnimizde çok belirgin bir tasvir oluşuyor. Filmin bölümlerinin, isimleri üzerine kurulduğu karakterleri canlandıran Stellan Skarsgård, Barry Pepper, Harvey Keitel, Udo Kier, Julian Sands, Lech Dyblik, Jitka Cvancarova, Aleksey Kravchenko, Julia Valentova, Nina Sunevic ve Ala Sakalova; karakterlerini içselleştirerek yaşarcasına canlandırdıkları için filmin çıtasının yükselmesinde önemli bir yer sahiptirler diyebiliriz. Gel ve Gör(1985) filminin çocuk kahramanı Florya’yı canlandıran Aleksey Kravchenko’yu otuz beş yıl sonra ‘’Boyalı Kuş’’ta Rus komutan Gavrila olarak görmek filmin en güzel sürpriziydi ve bu sürpriz benim bir kez daha sinemanın şaheserlerinden biri olan ‘’Gel ve Gör ‘’filminin dokunaklı dünyasına nostaljik bir yolculuğa çıkmama da vesile oldu. Saydığım oyuncuların hepsi oyunculuklarıyla bende hayranlık  uyandırsa da özellikle Udo Kier’in canlandırdığı Değirmenci Miller karakteriyle hem fiziksel hem ruhsal anlamda bütünleşerek filmin en rahatsız edici bölümlerinden birini rahatlıkla kotardığı için daha çok öne çıktığını söyleyebilirim. Udo Kier böylelikle Bacurau‘daki performansıyla bizde yarattığı hayal kırıklığını unutturarak yeniden ustalık zamanlarına dönmeyi başarıyor. Udo Kier’in yanı sıra Julia Valentova da ilk oyunculuk denemesi olmasına rağmen filmin kuşkusuz en rahatsız edici olaylarının anlatıldığı bölümde rol gereği de olsa oynamanın çok zor olduğu Labina karakterini çok üst düzey bir oyunculuk performansıyla ve gerçekçi bir şekilde canlandırarak sinemanın unutulmazları arasına gireceği rahatlıkla söylenebilir.

‘’Boyalı Kuş‘’ faşizmle beslenen ötekileştirmenin ve savaşın doğasını en vahşi hâliyle bir çocuğun gözünden, duygu sömürüsü yapmadan sinematik evrene ustaca aktarmayı başaran bir film, diyebiliriz. Boyalı Kuş, Marhoul’un da dediği gibi bir savaş filmi ya da bir Holokost filmi değil insanlığın aydınlık ve saf yüzü olan savunmasız çocukların ruhsal ve fiziksel anlamda sivil, asker fark etmeksizin yetişkinler tarafından hunharca katledilişinin çarpıcı hikâyesidir aslında ve bu hikâyeyi görselleştirmenin de kimilerince rahatsız edici olması kaçınılmazdır. ‘’Boyalı Kuş’’un Venedik gösteriminde birçok kişi filmin ilk yarısında salonu terk etmiş. Bu filmi, o salonu terk edenler gibi insanın psikolojisini bozacak kadar sert, rahatsız edici ve yer yer provokatif bulanların sayısı da azımsanmayacak derecededir muhtemelen. Evet, özellikle de Labina karakteriyle çocuğun arasında geçenler ve Labina’nın diğer cinsel sapkınlıkları konunun hassasiyeti gereği tıpkı Garbos’la çocuğun arasında geçenlerin teşhir edilmeden izleyicinin tahayyülüne bırakılarak anlatılsaydı daha doğru olabilirdi fakat yönetmenin açık veya kapalı anlatım tercihlerinden hatta bu olayların beyaz perdeye uyarlanmasından bile rahatsız olunması ‘’Boyalı Kuş’’un estetik güzelliğine ve bu güzellikle yükselen, hayatın kaynağından beslenen sanatsal değerine bir şey kaybettirmez çünkü ‘’Boyalı Kuş’’ta anlatılanlar savaşın saf gerçekliği ve cinsel dürtülerinin, batıl inançlarının, faşizmin kölesi olmuşların bilinçaltının zifiri karanlığından ve öldürücü zehrinden başka bir şey değildir. Boyalı Kuş’un öyle veya böyle hasır altı edilmeye çalışılması insanın kötücül doğasının özellikle de savaş zamanlarında her şeyi dehşetengiz bir yıkıma uğrattığı gerçeğini değiştirmiyor, ortadan kaldırmıyor. Film rahatsız edici olsa da aslında beslendiği ve gücünü aldığı şey de tam olarak bu gerçekliktir. Filmde anlatılar II.Dünya Savaşı sırasında geçmesine rağmen anlatılanları hiç düşünmeden güncelleyebiliriz. Bugün Amerika’da siyahilere uygulanan ırkçılığı düşünelim. Biraz daha geriye gidip Suriye’deki savaşla ortaya çıkan barbarlığı hatırlayalım. Kör bıçaklarla kafa kesmeyi, insanların kalbini çıkarıp yemeyi, insanları zincirleyip diri diri yakmayı ve çocukları birer ölüm makinesine dönüştürmeyi vahşi bir propaganda aracına çevirenleri hatırlayın. Irak’ta kaçırılan Ezidi kız çocuklarını ve anneleri pazarlarda satıp aralarında onların tecavüzlerine, tarifsiz işkencelerine direnenlerin de kafeslerde diri diri yakılmalarına seyirci kalanları hatırlayın. Hemen hemen her gün tüm coğrafyalardan önümüze düşen çocuk ve hayvan istismarı; tecavüz, işkence, şiddet haberlerini düşündüğümüzde bile Jerzy Kosinsk’inin ‘’Boyalı Kuş’’ta anlattıklarının (kimilerine göre yalan olsa da) gerçek hayatla ne kadar güçlü benzerlikler taşıdığını, örtüştüğünü görürüsünüz. Belki de Marhoul da tepkilerden çekindiği için kitabın birçok yerini değiştirerek ya da es geçerek sinemaya uyarlama gereği duymuştur. Marhol’un beyaz perdeye aktardıklarını Kosinski’nin romanıyla kıyasladığınızda filmin sadece buz dağının görünen kısmı olduğunu görürsünüz. Kitaptaki vahşet ve cinsel sapkınlıklar o kadar çok ve ayrıntılıdır ki anlatılanlar çoğu zaman kitabı kapatma isteği uyandırır sizde fakat sizi şaşırtmaz çünkü Boyalı Kuş’u ölümsüzleştiren yegane şey, insanın ruhunda kök salan kötülüğün özellikle de savaş ve batıl inançlarla, faşizmle birleştiğinde nasıl bir canavara dönüştüğünü ustaca tasvir edebilmesidir. Bugüne kadar faşizmle ilgili izlerken bile tahammül edilmesi çok zor filmler yapıldı. Bu filmlerin içinde belki de en rahatsız edici olanı Pasoli’nin Salo ya da Sodom’un 120 Günü(1975) filmidir. Pasoli’ni, faşist iktidarlar tarafından insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığını çok çarpıcı bir biçimde anlatmıştır. Ezcümle insanlık tarihinde derin yaralar açmış faşizm ve ötekileştirme var oldukça kapitalizmin hegemonyasına boyun eğmeyen gerçek sinemanın da burjuvazinin konforunu bozarak ezilenlerin yanında durması kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden de ‘’Boyalı Kuş’’un ayrıca değerli olduğunu düşünüyorum. Özcesi Marhoul'un kendini aşarak fark yaratmayı başardığı ‘’Boyalı Kuş’’ filmi kameranın âdeta usta bir ressamın fırçası gibi kullanıldığı sinematografisi başta olmak üzere kurgusuyla, oyucuların karakterlerini içselleştirmesiyle, gerçekçi dönem tasvirleriyle (iç ve dış mekanlar, kostüm, silahlar, savaşın mizanseni…) bir çocuğun kurtulmak için defalarca çırpındığı *çıldırının anaforunda yaşadıklarından yola çıkarak masumiyetin aldığı derin yaraları etkileyici bir şekilde anlatmayı başaran bir film. Marhoul ve ekibi filmin ilk sekansında gelinciğini diğer çocukların saldırısından korumak için nefes nefese koşan, saldırganlara canı pahasına direnen tabiri caizse bir karıncayı bile incitmeyen bir çocuğun filmin ikinci yarısında bir keçinin başını kesecek kadar canavarlaşmasının ya da bir katile dönüşmesinin sebeplerini derinlikli psikolojik tahliller yaparak sunmayı başarıyor. ‘’Boyalı Kuş’’ insanın bilinçaltının derinliklerinde yatan vahşetin uyanmasıyla ortaya çıkan tüm çirkinlikleri güzelliğin estetiğinde lirik bir şekilde beyaz perdeye aktarırken sinemaya da unutulmaz kareler armağan ediyor.

Václav Marhoul, filminin kayıtsız kalmama ihtiyacını uyandırması gerektiğini, çocukların hâlâ çatışmalarda öldüğünü ve bu yüzden de kitabın mesajına aşık olduğunu belirtiyor. Dünya hâlâ büyük bir kan gölü ve bu kan gölünde en çok boğulanlar da çocuklar maalesef. Bu yüzden sadece çocuklarla ilgili bir farkındalık yaratmak için bile nice ‘’Boyalı Kuş’’un beyaz perdeden tüm dünyaya özgürce uçması gerekiyor. Belki bu sayede, çoktandır unutulmuş olan utanç duygusu yeniden hatırlanır ve Ingmar Bergman’ın da dediği gibi belki de işte o zaman dünyayı bir tek, utanç kurtarır…

* Giovanni Papini’nin ünlü eserinin isimi

Mahmut Yavuz

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending