Connect with us

Genel

Bohemian Rhapsody (2018): Alkışlarla Yaşıyorum

Yayın tarihi:

-

 

“Müziklerinden daha sıra dışı bir şey varsa o da onun hikayesi” gibi iddialı bir sloganla görücüye çıktı, Freddie Mercury’nin şaheser şarkısı ile aynı adı taşıyan Bohemian Rhapsody. İddialı olmak popüler sinemanın kanında var maalesef. Beklentiyi doruklara çıkarmayı seviyor günümüz yapımcıları. Fakat Freddie Mercury gibi bir efsaneyi zaten büyük bir kitle heyecanla beklerken bunu üst seviyeye çıkarmak anlamsız. Sanırım biyografik filmlerin ortak sorunu bu.

Biyografi filmlerinin art arda vizyona girdiği bu günler tam bir nostalji kuşağı oldu. Neil Armstrong’u aya seyahatini konu alan First Man, Müslüm Gürses’in hayatını anlatan Müslüm ve Freddie Mercury ile Queen efsanesinin yükselişi eksenindeki Bohemian Rhapsody. First Man’i henüz izleyemedim fakat Müslüm ile Bohemian Rhapsody birbirine tıpatıp benzeyen iki film olmuş diyebilirim. Hatta Freddie Mercury için batının Müslüm’ü bile denilebilir. Öncelikle zor şartlarda büyüme, ayakta kalma, müziğe başlama hikayeleri benzer şekilde anlatılmış. Hatta filmin son sahnesi dahi aynı şekilde konserde bitiyor. Müslüm gibi Freddie’nin de babasıyla olan sorunları göz önünde. Tabii ki bunlar evrensel olabilecek meseleler ama yine kronolojik anlatım ile birçok şeyi tek filme sığdırma meselesi hikayeyi konsantre bir hale getirmiş. Zaman atlamaları izleyiciyi bir süre sonra yoruyor. Filmin yapım süreci de bir nebze benzerlik taşıyormuş. Müslüm filminde Ketche’nin ardından filmi Can Ulukay’ın devralması gibi Bohemian Rhapsody de benzer bir süreçten geçmiş. Filmin %70 gibi büyük bir kısmını Dexter Fletcher çektikten sonra skandal bir olayla film Bryan Singer’a devredilmiş. Benzerlikler bir yana bu filmin en büyük artısı Müslüm kadar geniş bir zaman dilimini anlatmaması.

Film görkemli bir hayatta konsere giden Freddie Mercury ile başlıyor. Daha sonra geçmişe gidip bugünlere nasıl gelindiğini izlemeye başlıyoruz. Uzun saçları ve tabii ki ikonik bıyığı henüz terlememiş Freddie Mercury’i, yani o zamanlar Farrokh Bulsara adında olan genci görüyoruz. Bu genç her şeyden uzakta bir havaalanında valiz görevlisi olarak çalışıyor. Akşamları kötü bir barda çıkan grubu izlemeye gidiyor. Elbette çoğu sanatçı gibi ailesiyle sorunları var.

Bir gece grubu dinledikten sonra onlarla görüşmek için yanlarına gittiğinde solistin gruptan ayrıldığını öğreniyor. Onlara katılmak istediğinde önce reddediliyor fakat sesiyle onları etkiliyor. Efsane birliktelik üçüncü sınıf bir barın arka kapısında, külüstür bir karavanın bagajında başlıyor. Daha sonra birbirlerinden asla kopmayacakları bir birlikteliğe başlıyorlar. Benim bildiğim kadarıyla kopmayacakları…

Freddie Mercury’nin hayatına ve Queen grubunun serüvenine çok fazla hakim değilim fakat aralarının asla açılmadığını duymuştum. Bu filmde öyle değil. Freddie Mercury zirve basamaklarını tırmanırken çok yoruluyor ve filmin kötü adamı Paul yüzünden gruptan kopuyor. Birkaç yıl Berlin’e gidip kendi kariyerine yöneliyor. Fakat Freddie Mercury Queen’siz, Queen Freddie Mercury’siz olmadığı için tekrar bir araya geliyorlar. Gerçekte ise Freddie Almanya’ya gittiğinde tüm grup onunla beraber gitmiş. O dönemde, filmde göründüğü gibi sadece Freddie değil, Queen’in tüm üyeleri kendi başlarına çalışma isteğinde olduğu için grup çalışmalarına bir süre ara vermişler. Freddie ile aynı dönemde Roger ve Brian da solo çalışmalar yapmış, grup ise hiçbir zaman dağılmamış. Bu dönem filmde farklı bir şekilde anlatılsa da bir film için oldukça başarılı bir dramatik enstantane olmuş. Zaten bir şeyi olduğu gibi anlatmaktansa uyarlanmasının en sağlıklı yöntem olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında da gerçekle birebir aktarılmayan olaylar var filmde. Tanışmaları, AIDS olduğunu öğrenmesi, Jim Hutton’la tanışmaları gibi birçok olay daha dramatik şekilde aktarılmış. Bu durum Queen fanatiklerinin canını sıksa da söz konusu değişiklikler, senaryoya filme başından beri dahil olan, grup üyeleri Brian May ile Roger Taylor’ın onayından geçmiş. Birebir olmaktansa daha kurmaca bir filmi tercih etmişler. Bu ne kadar güçlü olmuş tartışma konusu. Gerçeği senaryoyu dinamik kılmak için yoğurmaları güzel bir yaklaşım bence. Çünkü filmde Freddie Mercury’in AIDS olduğunu Live Aid konseri öncesinde öğrenmesi gerçekten konseri aşırı anlamlı kılmış. Live Aid 1985’teyken Freddie Mercury gerçekte 1987 yılında AIDS’e yakalandığını öğrenmiş. Bunların dramatik yapıda yer değiştirmesi başarılı olabilir fakat filmde değinmedikleri konular üzücü. Freddie Mercury’in hayatımın aşkı dediği Jim Hutton filme çok geç dahil oluyor ve We Are The Champions gibi dünyanın en çok bilinen şarkısının yapım süreci anlatılmıyor. Üstelik Queen ismini Freddie Mercury vermemesine rağmen o vermiş gibi gösteriliyor. İsmini vermese de grafik tasarımcı olan Freddie Mercury’nin Queen logosunu nasıl tasarlama süreci filmde yer almıyor. Filmi değinmediği konularda oldukça başarısız buldum.

Film oyunculuk açısından bir seyir zevki sunmuyor. Rami Malek dışında hiçbir oyuncu göz önünde değil. O yüzden oyunculuk performansı filmi çok etkilememiş. Fakat şunu söyleyebilirim grup üyeleri gerçek hallerine oldukça benzemiş. Özellikle Gwylim Lee, Brian May’in tıpatıp aynısı olmuş. Rami Malek’e gelince elinden gelenin fazlasını yapmış. Freddie Mercury’nin feminen yanını daha fazla öne çıkarmış. Fiziğiyle ön planda olan Freddie Mercury’nin aksine Rami Malek oldukça zayıf kalmış. Aslında bu rol için ilk başta Sacha Baron Cohen düşünülmüş. Hatta çekimlere de başlanmış ama yapımın başından itibaren sürece dahil olan grup üyeleri Brian May ile Roger Taylor Freddie’yi oynayacak kişinin onun iyi temsil etmesi gerektiğini düşünmüş. Sacha Baron ile yollar ayrılınca değerlendirilen isimler arasından Rami Malek ile yola devam edilmiş.

Senaristinin “Bu iş artık olmaz” dediği, 10 yıl gibi sancılı bir sürecin ardından film seyircisiyle buluştu. Film diliyle sinemaseverleri pek yakalamayacağını düşündüğüm yapım, gerçekleri kurgusal anlatmasıyla Queen fanları tarafından da sahiplenilmeyecek gibi duruyor. Fakat bir dönemin efsane isminin sinemanın hikayesinin sinemanın zamanına mühürlenmesi iyi bir saygı duruşu olmuş. Filmin sonunda Live Aid konserinin birebir aynısı olması, piyano üstündeki bardakların dizilimine kadar benzetilmesi o eşsiz atmosferi adeta yeniden yaşatmış. AIDS’e yakalanınca öleceğini bilmesine rağmen hala hayata tutunan Freddie Mercury’i hayata bağlayan yegâne şey alkışlar olmuş.

Zeki Müren’in de dediği gibi: Alkışlarla yaşıyorum…

Ozan Sertdemir

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending