Connect with us

38. İstanbul Film Festivali

Bolsae House Of Hummingbird – Sinek Kuşu (2018)

Yayın tarihi:

-

14 yaşında izole edilmiş yalnız bir kızın hayatı çıkar karşımıza. Yer Güney Kore, Seul’dur. Yönetmen Kim Bora’nın ilk uzun filmi olan Bolsae House Of Hummingbird (Sinek Kuşu (!)), 90’lı yılların ortalarında Seul’de kendi içine kaçan sessiz, geleceğe tutunmaya çalışan 14 yaşındaki bir kızın drama ağırlıklı hayatını kendisine konu edinir. 38. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Ödülü’nü alan yapım, özellikle Berlin’de aldığı ödülle kendisini sinema alanında kanıtlamış çarpıcı bir esere dönüştürdü. Yönetmen tarafından hassas, keskin bir şekilde gözlenen ve anlattığı coğrafya açısından son derece dürüst olan film, genişletilmiş bir festival çalışması için tasarlandı ve Güney Kore’ye özgü kültürel yapısıyla uluslararası alanda adından farklı konseptte söz ettirmeyi başardı.

Filmin yönetmeni olan, aynı zamanda senaryosunu yazan yazan Kim, 2000’lerin ortasında kariyerine kısa film sahnesinde başladı. Yönetmenin bu ilk uzun filmi özellikle kızların, genç kadınların ve ailelerin Kore toplumundaki yerini gösterdiği için ayrıca önem teşkil ediyor. Eunhee’nin yalnızlığında zamanın içsel dürtüleri arasında kendi yönünü çizmeye çalışan bir insanın çırpınışları samimi bir görüntü çiziyor ve insan psikolojisinin derinliklerine doğru çok hızlı geçişler yapıyor. Belirsizlik teması üzerinden yürüyen ana hatlar üzerinden baktığımız zaman, Genç oyuncu Jihu Park şaşırtıcı derecede belirgin bir nüansa dönüşüyor. Kutsanmış oyunculuk katmanına sahip ruhsal algısı ile Eunhee karakterine büyülü şekilde hayat veriyor.

Filmi üç perdeden irdelemek lazım. Birinci perde, bizlere gösterilen aile; ikinci perde, genç kızın hayatı, sosyal dünyayı ve cinselliği keşfettiği yer; üçüncü perde ise önemli bir nokta olan 1994’te geçen (ülkenin inşaat patlamasının başladığı ve bunu takip eden zaman) betonlaşma ile muğlak zaman dilimlerinin yaşandığı alanlar. Eunhee’nin hayatında işlevsel olmayan ailesi kızın dünyasına kayıtsız kalır; dikkati dağılmış annesi ve babası (Lee Seungyeon ve Jeong Ingi), küfürü hayatının tam merkezi yapan kaba ağabey Daehoon (Son Sangyeon) ve evdeki tüm olaylara karşı geri çekilen kız kardeş Suhee’den (Bak Suyeon) filmdeki ana hatları oluşturur. Evde iletişimsizlik hat safhada iken kendisine farklı çıkışlar arayan genç Eunhee, karaoke kulüplerinde takılır ve arkadaşı Jisuk’le (Park Saeyun) ile alışveriş yapar, cinselliği çok meraklı bir şekilde deneyimler. Jiwan (Jeong Yunseo) ve daha sonra sınıfında utangaç bir kız olan Yuri (Seol Hyein) ile birlikte farklı serüvenin içine dalan Eunhee, arkadaşları tarafından bir dizi ihanete de maruz kalır. Yol boyunca bir yerlerde, yaşamının gerçekten yaşamaya değer olduğunu ve işlerin daha iyi olacağını öğreten Kim Youngji (Kim Saebyuk) ile bir bağ kurarak hayatının çıkış noktasını yakalamaya çalışır.

Eunhee’nin hayatındaki kargaşasıyla, çelişkileriyle Bolsae House Of Hummingbird (Sinek Kuşu (!)) filminde sıcak ve sakin bir ton var, ancak mutlu anlarının güneşli parıltısı, daha fazla sıra dışı bir görüntüye önümüze koyulmuş. Kore coğrafyasının derin karanlıklarında kaybolurken, bunu genç bir kızın yaşamdan beklentileriyle gerçekleştiriyoruz. Kıza yön veren insanların onda bıraktığı derin tahribat eşliğinde, özellikle dünya coğrafyasındaki ailelerin çarpık hayatlarına ulaşmamız filmi eşsiz kılan bir başka ayrıntı. Kamera çekimlerindeki ustalık, yönetmenin bazı sahneleri kusursuz biçimde gösterme isteği konunun akışını derinden algılamamızı sağlamış. Eunhee, özellikle Youngji’nin etrafında kendini savunmasız bırakmasına izin verdiğinde, kamera devreye giriyor ve şahane psikolojik çekimler yapıyor. Eunhee’nin düşüncelerini ve yüzünü kesintisiz bir şekilde çapraz şekilde hissederken akan olayın içinde kayboluyoruz. Umut vaat eden yönetmen Kim, Bolsae House Of Hummingbird (Sinek Kuşu (!)) filminde 90’lı yıllardan başlayarak Kore’ nin arka penceresinde gelişen olayları cesurca aktardığı için Avrupa Sineması’nda fazlaca dikkat çekti. Bu dikkat çekişin ardılında gelecek filmleri heyecanla bekliyoruz.

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

38. İstanbul Film Festivali

38. İstanbul Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 38. İstanbul Film Festivali’nin ödülleri, 16 Nisan Salı akşamı Rahmi M. Koç Müzesi’nde gerçekleştirilen törenle sahiplerini buldu. Festivalde ulusal ve uluslararası yarışmalarda toplam 52 film yarıştı.

38. İstanbul Film Festivali Ödül Töreni 16 Nisan Salı gecesi Rahmi M. Koç Müzesi’nde yapıldı. Yazar ve programcı Yekta Kopan’ın sunuculuğu üstlendiği gecede Uluslararası ve Ulusal Altın Lale ödüllerinin yanı sıra, Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Özgün Müzik ödülleri takdim edildi. Ödül töreninde ayrıca Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması ödülleri, Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü, Sinemada İnsan Hakları Ödülü ve Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) Ödülleri’nin kazananları da açıklandı.

Uluslararası Yarışma

Altın Lale – Bolsae / House of Hummingbird / Sinekkuşu (Bora Kim)
Jüri Özel Ödülü – Talking About Trees / Ağaçlardan Bahsetmek (Suhaib Gasmelbari)

Sinemada İnsan Hakları Yarışması

En İyi Film – Diciembres / Decembers / Aralık’ta (Enrique Castro Ríos)
Mansiyon – #Female Pleasure / #Dişil Haz (Barbara Miller)

Ulusal Yarışma:

Altın Lale En İyi Film – Kız Kardeşler (Emin Alper)
Jüri Özel Ödülü – Onat Kutlar anısına – Yuva (Emre Yeksan)
Mansiyon – Aden (Barış Atay)
En İyi Yönetmen – Emin Alper (Kız Kardeşler)
En İyi Senaryo Ödülü – Serhat Karaaslan (Görülmüştür)
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü – Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel, Helin Kandemir (Kız Kardeşler)
En İyi Erkek Oyuncu Ödülü – Kutay Sandıkçı (Yuva)
En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü – Jakub Giza (Yuva)
En İyi Kurgu Ödülü – Ali Aga (Görülmüştür)
En İyi Özgün Müzik Ödülü – Giorgos & Nikos Papaioannou (Kız Kardeşler)

Ulusal Belgesel Yarışması:

En İyi Belgesel – Tanrı Göçmen Çocukları Sever Mi, Anne? / Türkiye (Rena Lusin Bitmez)
Mansiyon – Baştan Başa / Türkiye (Aylin Kuryel, Fırat Yücel)

Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü:

En İyi İlk Film – Nebula (Tarık Aktaş)

Ulusal Kısa Film Yarışması:

En İyi Kısa Film – Avarya (Gökalp Gönen)

FIPRESCI Ödülleri:

Uluslararası Yarışma’da – Talking About Trees / Ağaçlardan Bahsetmek (Suhaib Gasmelbari)
Ulusal Yarışma’da Kız Kardeşler (Emin Alper)

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda Gümüş (Deniz Telek)

 

#istfilmfest
facebook.com/istanbulfilmfestivali
twitter.com/ist_filmfest
instagram.com/istfilmfest
istfilmfest.tumblr.com
youtube.com/user/iksvistanbul

 

Okumaya Devam Edin

38. İstanbul Film Festivali

Edmond (2018): “38. İstanbul Film Festivali’nde Dünyaca Ünlü Tiyatronun Doğuşu”

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“Fransız tiyatrosunun prensi” lakaplı genç deha, dramaturg, oyuncu ve oyun yazarı Alexis Michalik, Molière ödüllerini kapan, aynı adlı gişe rekortmeni oyununun sinema uyarlaması ile 38. İstanbul Film Festivali’ nin açılışında bizlerle buluştu. Unutulmaz oyuncular Sarah Bernhardt ve Constant Coquelin’in ısrarıyla Edmond Rostand tarafından kaleme alınan ve yüz yıllardır adını tiyatroya altın harflerle yazdıran Cyrano de Bergerac’ın ortaya çıkış hikâyesini anlatan film, tiyatroda olduğu gibi hareketli, sürükleyici, şaşırtıcı oyunculuğu ve etkileyici yönetimiyle bizlere beyazperdede olağanüstü bir deneyim sunuyor. 1897’de, şaşaalı Belle Epoque döneminde Paris’te geçen konuda Thomas Solivérès, Olivier Gourmet, Tom Leeb, Lucie Boujenah, Mathilde Seigner, Clémentine Célarié ve Igor Gotesman görev almış. Yönetmen ve senarist Alexis Michalik bizleri tarihin tozlu sayfalarına, pırıl pırıl bir yolculuğa çıkarıyor.

Aralık 1897, Paris. Edmond Rostand (Thomas Solivérès) henüz otuz yaşında bile değil, iki çocuğu ile çok fazla endişeli. İki yıldır hiçbir şey yazmayan yazar, çaresizlik içinde, muhteşem Constant Coquelin (Olivier Gourmet) ‘a yeni yazdığı komedi ağırlıklı bir oyun sunuyor. Genç yazarın projedeki tek endişesi ise; henüz bu sunduğu konu bitmiş değil. Aktrislerin kaprislerini, Korsikalı üreticilerinin taleplerini, karısının kıskançlığını, en iyi arkadaşının aşk hikayelerini ve tüm cesaretinin coşkusuzluğunu göz ardı ederek Edmond, kimsenin kendisine inanmadığı bir dönemde bu eseri yazmaya başlar. Sadece ismini belirlediği Cyrano de Bergerac adlı oyun, yetenekli yazarın ismini tarihe kazıyacaktır, ama bu durumdan henüz kendisi habersizdir.

Edmond, sizi tarihinin en ünlü Fransız oyununun perde arkasına çeker. Filmin en büyük başarısı, dönemsel anlamda Paris’teki atmosferin son derece etkliyeci görsellikle bizlere sunulması. Bununla beraber tarihe yön veren bir sanat çalışması, Giovanni Fiore-Coltellacci görüntü yönetiminde eşsiz bir ziyafetle aktarılıyor seyirciye. Alexis Michalik’in çalışması Edmond Rostand’ın yazdığı Cyrano de Bergerac’la aynı gizliliği yaşıyor mu peki? Kesinlikle evet! Dönemsel anlamda Paris’ in sanatsal kaygılarını, bir tiyatro şaheserinin doğuşunda politik olarak yaşanılan çatışmaları net biçimde beyazperdede gösteren etkileyici filmle karşı karşıyayız. Thomas Solivérès’ ın ustaca yaklaştığı Edmond karakterinde insanı şaşırtan rol kesmeleri, filmin tiyatronun içine sıkışmış yapısını dışa dönük bir ruha dönüştürmüş. Oyuncuların insanı şaşırtan psikolojik karakter çözümlemelerini filmi izlerken rahatlıkla algılıyoruz.

Zafer nedir? Cesaret mi, azim mi? Edmond için bu sorunun cevabı kesinlikle ‘cesaret’! Edmond Rostand’ın henüz yazılmayan bir oyunun ana rolü olan Cyrano karakterini oynayacak olan Constant Coquelin karakterini Olivier Gourmet öylesine derinlikli oynuyor ki, filmin tam merkezinde duruyor ve bizleri de o merkezin içine doğru çekiyor. Alexis Michalik’in filmi, Cyrano de Bergerac galasına giden olayların koşullarını adım adım izler. Uzun metrajlı şaşırtıcı Edmond, bir eğlence değil, aynı zamanda eğitici bir çalışma. Seyirciler, Edmond Rostand’ ın yarattığı karakterlerin ünlü tiratları arasındaki yazışmaları fark ederek konu içinde ilerlediği için insanın kalbini etkileyen teatral cümleler, sinematografinin içinde beynimize saplanan ok gibi ruhumuzu delip geçiyor.

Efsanevi konu nihayetinde gerçek olaylardan ilham alsa bile, film gizli bir yeteneği ortaya çıkarmak için bir katalizörün gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Tüm engellere rağmen, içgüdüsel şüphesine yenik düşmeyen, üreticilerinin taleplerini ve aktrislerin kaprislerini hiçe sayan Edmond Rostand, yönetmen-senarist Alexis Michalik’ in hayal dünyasından sıçrayan Fransız şaheseri diyebiliriz! 38. İstanbul Film Festivali böylesine farklı açılış filmi ile hem izleyenlerini çokça şaşırttı hem de son dönemde büyük çıkış yapan tiyatro sanatına okkalı bir selam çaktı!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending