Connect with us

Vizyon

Cem Yılmaz Sineması gerçekten başarısızlığa uğradı mı?

Yayın tarihi:

-

Geçtiğimiz günlerde Cem Yılmaz’ın Karakomik Filmler serisinin iki filmi seyircisi karşısına geçti. Bugüne dek Yılmaz’ın sinema serüvenini eksiksiz takip etmiş bir sinema yazarı olarak hiç vakit kaybetmeden salondaki yerimi aldım. 2 Arada ve Kaçamak adlı filmlerin art arda sinema salonunda gösterilişi, şimdiye dek ülke sinemalarında benim görebildiğim önemli bir yenilik. Filmlerle ilgili yazı yazmayı neden bugüne bıraktığıma gelince; öncelikle seyircinin sinema kültürünü tiyatrodaki ‘tek kişilik gösteri’ kültürü ile karıştırmasından dolayı, salonlarda avazı çıktığı kadar kahkaha atmaya gelmesi ve sonucunda anlamsız bir kampanya ile Cem Yılmaz Sineması’na saldırması yazının kaderini değiştirdi. Önceki yazdığım eleştiriyi değiştirip, biraz sinema seyirci profilini irdeleyerek konuya eğilmem gerektiğini, Cem Yılmaz’ ın yazıp yönettiği iki filmin çok büyük başarı elde etmesi gerekirken neden anlamsız bir saldırıya maruz kaldığını detaylarıyla anlatayım.

Aslında sinema seyircisinin Cem Yılmaz tepkisini anlamak hiçte zor değil. Özellikle kapital tüketim kültürünün insanları anlık tüketim algısına yönlendirmesinden dolayı, sanatçının ismini duyan seyirciler, yine kahkahaya boğulacakları, ama salondan ayrıldıktan sonra neye güldüğünü hatırlamayacakları film serisi aradılar. Burada bir eleştirmen olarak Cem Yılmaz’a kızmıyor değilim. Hokkabaz filminden bu yana sürekli bu filmin Cem Yılmaz Sineması’nın en önemli baş yapıtı olduğunu, bu filmin kalitesinde, tadında yeni bir filmin olmamasını sıklıkla yazmıştım. İnsanların Amerikan kültürüne entegreli komedi algısı öylesine belirgin ki, siz Adam Sandler’ ın filmlerinde olduğu gibi, devamlı belden aşağı ufak esprilerle anı kurtarmak zorunda kalıyorsunuz. Türkiye’de Recep İvedik adlı karakterle başlayan bu devinim süreci, salonlarda küfrün bol, konunun az, karakterin neredeyse hiç olmadığı filmler i bizlerin gözüne soktu. Hokkabaz’ ın bir efsane gibi geçmişin tozlu raflarında duruyor oluşu içten içe canımı sıkan bir unsur. Sanatçı kendi filminin değerini belki de hiç görmediği için, bugün ortaya koyduğu 2 Arada filmini anlayacak seyirciyi salonlarda bulamadı.

Walter Benjamin, sinemada oyuncunun nesne ile olan ilişkisi ve nesne üzerine kurulu oyunu, genel olarak yaşamın materyalist betimlemesini oluşturabilir, sinema bu yönüyle devrimci bir nitelik taşıyabilir, der. İşte 2 Arada filminde kendi sinemasının devrimci misyonunu ortaya koyan Yılmaz, geçmişte Hokkabaz düzeyinde bir ikinci filme imza atmamasından dolayı, seyirci yığınlarının düşüncesiz saldırısına uğradı. Çok uzun zaman sonra ilk kez Cem Yılmaz’ ın senaryosu ciddi anlamda toplumsal bir konuya değindi. Gemide geçen öykünün insanla nesne arasında kurduğu bağ öylesine güçlü ki, siz geminin başka şirket tarafından satılmasından dolayı işsiz kalma korkusuna kapılan insanların duygularını derinden hissediyorsunuz. Ayzek adlı karakterin duvarına astığı Isaac Washington karakterini şu dönemin kuşağından kim tanıyor? Aşk Gemisi adlı dizinin unutulmaz oyuncusu ile kendisini birleştiren, olmayan ön dişleri ile hayata tutunmaya çalışan bir gemi personelinin psikolojik patlamalarını bu seyirci profilinin anlamasını bekleyemem. Cem Yılmaz’ ın senaryo ve oyuncular açısından muhteşem olan filmi, özellikle son sahnedeki duygusal yoğunluk ile insanı derinden etkiliyor. Ayrıca filmin içindeki iki farklı olay örgüsü epeyce düşündürücü. Anlamsız biçemde perdeye bakarak avazı çıktığı kadar kahkaha atmak isteyen insanlar için şu anlattıklarım sadece donuk bir andan ibaret. Ayrıca filmde Ozan Güven’ in olağanüstü oyunculuğu gözlerden kaçmıyor.

İkinci film Kaçamak ise ilk filmin içinde çok ama çok kısa kendisine yer bularak ilerlemiş. Burada bir grup insanın eşlerine yalan söyleyerek çıktıkları çapkınlık seyahati anlatılmış. Konu basit, fakat gittiği yön epeyce etkileyici. İnsanları ‘natürel yaşam bölgesinde tatil yapma’ sloganıyla kandırmış Alpay adlı otel sahibinin çapkınlık peşindeki insanlarla kurduğu istemsiz bağ konuda belirginleşiyor. Tabi burada uzaylı figürünü atlamamalıyız. Arrival (Geliş) (2016) filmiyle yapılan ince alay, hatta yine seyircinin anlayamadığı, uzaylılar tarafından kaçırılan Travis Walton filmine yapılan gönderme on numara bir tercih olmuş. Fakat filmde Can Yılmaz ile Necip Memili isimlerinin oynatılması yanlış bir tercih. Neco ile Aytaç karakteri olay ilerledikçe o kadar pasif kalıyor ki, esprinin patlaması gerektiği yerlerde insan perdeye boş boş bakıyor. Özellikle Necip Memili Neco rolünde kendisine biçilen misyonu hiç ama hiç anlayamamış. Keşke bu rolde Ozan Güven olsaydı, diyor insan. Ama genel konseptte başarılı bir seri beyazperdedeki yerini alıyor.

Şimdi gelelim uzun lafın kısasına; Cem Yılmaz Sineması on üç sene önce kaybettiği toplumsal belleğini yeniden sinemaya taşırken, zekice kurgulanmış meselesini maalesef günümüz seyirci profiline aktaramadı. Anlamsız saldırılar karşısında sanatçı bu şahane dönüşünden taviz verir mi bilmiyorum, ama eleştirmen olarak bildiğim bir gerçek var; ortada iki harika film mevcut, kim ne derse desin, iki harika film sinema salonlarında yeni bir başlangıcı müjdeliyor!

yasam.kaya@gmail.com

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending