Connect with us

Vizyon

Christopher Robin (2018): Yıllar Geçse de Dostlarından Kopamayanlara

Yayın tarihi:

-

Tek tutkusu gün boyunca bal tüketip oyun oynamaktan ibaret olan pofuduk bir ayı ve etrafındaki dostlarının yaşadıkları maceraların konu alındığı Winnie the Pooh, yayınlandığı dönemlerde çocuk olan birçok seyircinin hayal gücüne inanılmaz bir zenginlik katmıştık. Bu çocuklardan biri de Christopher Robin’di ve bahsettiğimiz ayının en yakın arkadaşıydı.

Bu hafta vizyona giren Christopher Robin, uzun zamandır sadece Ayı Winnie ekseninde dönen sakin hikayeleri bir kenara bırakıp hayal gücü ve özgür kalma güdüsüyle hareket eden bir çocuğun yatılı okula gitmesiyle beraber değişen hayatını konu alıyor. Christopher Robin’e hayat verense Big Fish’ten ödünç aldığı çocuksu personasıyla Ewan McGregor…

Çocukken 100 Hektar Ormanı’nda Winnie, Tigger, Eeyore, Piglet, Roo ve diğer arkadaşlarıyla gününü gün eden Christopher Robin için, ailesinin zoruyla gideceği yatılı okul günleri onun hayatında yeni bir sayfa açacaktır. Ardından gelen savaş yılları ve bir bavul şirketinde mali danışman olarak yükselebilmek için kaldığı uzun mesailer, kendisini gerçek bir yetişkin haline getirmiştir artık. Oyun oynamak, hayal kurmak ve ormandaki eski dostları geride kalmıştır onun için. Güzel eşi Evelyn ve küçük kızı Madeline’den, sırf onlara daha kaliteli bir gelecek yaşatmak adına ailesiyle vakit geçirmeyi bile ikinci planda bırakmıştır.

Derken bir gün Ayı Winnie, ormandaki dostlarının kaybolduğunu düşünerek soluğu Londra’da alır. Christopher Robin ile olan kısa rastlaşmaları, bir vesileyle diğer dostların da bu şehre ayak basmasını sağlar ve curcuna başlar!

Özellikle bu tür çizgi evrenden sinema perdesine sıçramış live-action (gerçek oyuncuların yer aldığı animasyon) filmlerde ekseriyetle, gerçek dünyaya ayak uydurmaya çalışırlarken, kahramanların başlarına türlü komik hadiseler gelir ve buradan grotesk (zıtlıklar) ya da slapstick (kaba komedi) bir mizah çıkartılmaya çalışılır. Neyse ki Christopher Robin, böyle bir klişeden olabildiğince asgari bir şekilde besleniyor. Film daha çok, Winnie the Pooh’un dizi ve filmlerinde olduğu gibi, Ayı Winnie’nin kıt akıllı mizacı ama kocaman kalbi aracılığıyla seyirciye naif ve mutlu bir dünyanın felsefesini aktarmayı tercih ediyor. Zira değişen dünya koşulları, yaşam standartları ve teknolojiyle beraber kuşkusuz kimsenin aynı kalmadığı bir ortamda bunun ihtiyacını hissediyoruz hepimiz. Uzun yıllar beraber vakit geçirdiği beraber gülüp ağladığı ve beraberken mutlu olabilen insanlar bir anda bağlarını koparabiliyor. Ya da birbirlerinden giderek soğumaya başlıyorlar. Christopher Robin bu değişimin hüznünü taşıyor biraz da. 

Gelgelelim, böylesine yoğun bir duygusallığa sahip olsa da, filmin senaryo açısından bazı yönlerden aksadığını yadsıyamayız. Eğer Winnie the Pooh dünyasına önceden bir aşinalığınız yoksa Christopher Robin ve Winnie dışındaki hiçbir karakteri yeterince tanıyamıyorsunuz mesela. Ne Robin’in ailesi ne de ormanın sakinleri… Belki Eeyore, pesimist tavrından dolayı farkında olmadan sarf ettiği esprili sarkastik cümleleriyle, karakterini yansıtıyor ama ona ayrılan süre de maalesef çok kısıtlı. Öte yandan Christopher Robin’in yatılı okula gitmesiyle başlayıp yetişkin olmasına doğru giden süreç hızlı bir kurguyla geçiştiriliyor. Keza eşi Evelyn ile olan tanışmaları da… Haliyle filmin hikaye karnını da zedeliyor bu durum. Çünkü öykü yeterince derinleşemediği gibi  yenilikten ve ilgi çekicilikten de oldukça uzak kalıyor maalesef. Halbuki hala üzerine yazılıp çizilen tartışmalar doğrultusunda, Christopher Robin’in şizofreni hastası olduğü ve 100 Hektarlık Orman ile beraber, içerisinde barındırdığı tüm dostlarını kendi kafasında kurduğu kabul ediliyor. Hal böyleyken hayal ve gerçek arasındaki ayrımı artık algılayamadığı düşünülen bir çocuğun, o yatılı okul ya da savaşta geçirdiği travmaların 1-2 sahneyle de olsa gösterilmesini bekliyoruz. Sonrasındaki süreçte iş ve aile hayatında hala bu sanrılarının devam ederek, çevresi tarafından dışlanması ya da… Tabi bu denli psikolojik ve karanlık bir metin, hedef kitlesi yani çocuk seyirciler için ağır kaçabilir. Fakat senaryo bu çıkış noktasından ilerlese ortaya çok daha ilginç ve farklı bir film çıkabilirdi. Nitekim ”Kariyer mi yoksa kendine ve sevdiklerine vakit ayırmak mı” gibi klişe bir tercihi Christopher Robin’e yaptırtmak yerine onu ”Dostlarım gerçek mi yoksa ben mi yalnızım” gibi zihinsel ve karmaşık bir yolculuğa çıkarttırsa, Christopher Robin daha nitelikli bir filme dönüşürmüş. All I See You, Stranger than Fiction tarzı filmlere imza atan Marc Forster’dan daha iyisini beklemek hakkımız sonuçta.

Alıştığımız 2D çizgileri yerine Winnie ve diğer hayvan arkadaşlarını ilk defa 3D ve ”peluş” bir şekilde gördüğümüz Christopher Robin’de karakterler, konuşan peluş oyuncak imajı yaratmasınlar diye filmin görüntü yönetmeni Matthias Königswieser, onları geleneksel portatif kameralarla çekmeyi tercih etmiş. Bununla da kalmayarak Winnie’in karnı, Tigger’ın mimikleri ve Eeyore’un eğilmesi gibi karakterlerin alamet-i farikalarını oluşturan detaylara özellikle dikkat ettiklerini hatırlatalım.

Christopher Robin, girdiği her salonda dublajlı versiyonuyla oynayacağı için ister istemez rahmetli Bülent Kayabaş’ı duymak istiyor o kulaklar. Fakat yeni versiyonunda Winnie ve Tigger’a sesiyle can veren Adilcan Demirel’in de çok yumuşak bir yorum kattığını söylemek lazım. Nitekim Winnie’yi uzun yıllardır seslendiren Jim Cummings ile eşleşme konusunda Adilcan Demirel iyi bir seçim. Tigger konusunda da fena değil ama Kayabaş’ın benzersiz yorumunun üstüne çıkamıyor tabi. 100 Hektar Ormanı’nda Heffalump ya da Woozele’lardan korkmuyorsanız bu haftasonu için Christopher Robin ve dostları sizleri bekliyor.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending