Connect with us

34. İstanbul Film Festivali

Eisenstein in Guanajuato (Eisenstein Meksika’da)

Yayın tarihi:

-

Filmlerini vizyonda seyretme şansını elde edemediğimiz (ve bu filmi de gösteriyor ki elde edemeyeceğimiz) 72 yaşındaki yönetmen Peter Greenaway, ilham kaynaklarından Sergei Eisenstein’ın Meksika’da geçirdiği günlerini masalsı bir dille anlattığı Eisenstein in Guanajuato‘da beyazperdedeki imzası haline gelmiş nüdizmin sınırlarından uzaklaşmıyor. Potemkin Zırhlısı, Ekim ve Grev gibi sinema tarihine mal olmuş şaheserlerin yönetmeni Eisenstein’ı sinemacı kimliğinden ziyade özünde inceleme fırsatını bulduğumuz film, hayranlık veren tekniği ve renkleriyle kendini uzun süre unutturmayacak gibi gözüküyor.

Greenaway’in Eisenstein in Guanajuato’da izlediği yol, açılış sekansında kendini gösteriyor. Rus yönetmen ve ekibinin Meksika yollarında arabalarıyla turladığı bölümde ekranı üçe bölüp her birine aynı çekimi, küçük zamansal farklılıklarla yerleştiren Greenaway, bir yandan da anlatıcı vasıtasıyla Eisenstein’ın Meksika seyahati öncesindeki kariyeri hakkında seyirciyi bilgilendiriyor. Rus ekip, kalacakları otele yanaştıklarında onları bir rehber ve Frida Kahlo (sanırım Greenaway burada sadece Kahlo’yu kullanmak istediği için kullanmış, ikilinin ilişkisi üzerine pek çok kaynak olsa da filmde daha sonra Kahlo’ya dair bir şey görmüyoruz) karşılıyor. Bu esnada, Greenaway’in tekniği üzerine bir kilit noktaya daha ilk kez şahitlik ediyoruz: Film boyunca ismi geçen her ünlü simanın portresi, kıyıda köşede bir yerde zank diye gözümüze sokuluyor. Elbette bunlar, Hollanda asıllı yönetmenin anlatım tekniğinin sempatik ve çekici bir parçasından ibaret. Kendisinin, seyirciyi şaşırtan yetenekleri bunlarla sınırlı da değil. Yeşil ekran teknolojisinden faydalandığı 360 derece çekim tekniği çoğu zaman görsel şölene dönüşüyor. Eisenstein’ın kaldığı otel odasının cam zemini altından yaptığı çekimlerle teşhirci bakış açımızı suratımıza vuruyor; otelin girişindeki restoranda geçen tartışma sahnesindeki sola kayan kesintisiz çekimi ile de sınırları zorluyor. Aralara serpiştirdiği bazı plan sekanslar (otel odasında kameranın yatak etrafında sayısız kez dönmesi), aşık olduğu Palemino’nun karısıyla Eisenstein’ın yaşadığı diyalogdaki çekim tekniği, Meksika’nın özel günlerinden olan Ölüler Günü’nü anlatmak için ölüler diyarına, yerin altındaki müzeye inildiği sekanslar özellikle göz zevkimizi birkaç tık fazladan doyurmamıza yardımcı oluyor.

Eisenstein_in_Guanajuato_sinematopya

Greenaway’in çekim teknikleri Eisenstein in Guanajuato’nun vurgulanması gereken ilk kısmı tabii. Bir de esas tartışmalı kısım var; o da Rus yönetmenin nasıl resmedildiği. Eisenstein’ın bekaretini Meksika’da kaybettiğinden bahseden bazı yazılar okudum. Aslında onu bir milli kahraman ilan eden Ruslar dahi bunun farkında; bildikleri halde tek kabullenemedikleri şey ise Eisenstein’ın bir eşcinsel olması. Greenaway de hazır nüdizmi filmlerinde sık sık kullanan bir yönetmenim, neden hayranı olduğum Sergei’in bekareti üzerine bir film yapmayayım diye düşünmüş olmalı diyeceksiniz. Sanmıyorum. Bana kalırsa Greenaway, çok cesurca bir hamle yapıyor, evet. Fakat tarihin tanıklık ettiği en muhteşem sinemacılardan birinin sinemasal kimliğini tamamen kenara iterek, onun daha masum hallerine odaklanarak yapıyor bu hamlesini. Ki esas cesurca olan da bu benim için. Zaten Eisenstein in Guanajuato’nun tartışmaya açık olduğundan bahsederken altını çizmek istediğim nokta burasıydı. Homofobikler bu filmi zaten rahatsız edici bulacaktır, onu bir kenara bırakalım. Fakat bir takım tuhaf sinemaseverler de Greenaway’i, Eisenstein’ın sinemacı kimliğini görmezden gelmekle suçlayacak. Dürüst olmak gerekirse bunun hastalıklı bir düşünce olduğu kanaatindeyim. Hele ki Greenaway’in vurgulamak istediği nokta kendini bu kadar belli ediyorken. Filmi seyredenler (ya da seyredecek olanlar) açıkça fark edecek ki Eisenstein, filmde anlatılan 10-12 aylık süreçte yüzlerce kilometre uzunluğunda film çektiğinden bahsediyor. Lakin Greenaway, bir kez olsun Rus yönetmeni kamera başında, söz konusu filmini çekerken göstermiyor. Aksine, onun özel hayatının dışına çıkmıyor. Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı gibi, Ekim gibi surata tokat etkisi yaratan filmler yapmış bir sinemacı olmasına rağmen, o Rus beyazı derisinin altında nasıl bir canlının saklandığı ile ilgileniyor. Daha otel odasına girer girmez soyunmaya başlayan, duşa girdiğinde eğilip aletine uslu durmasını söyleyen bir çılgın Eisenstein. Ama her şeyden önce duygusal. Sadece rehberi Palomino’ya sırılsıklam aşık olduğu için değil, Stalin ile yaşadıkları için, onun çantasından çıplak resimleri çalan kıza bakış açısı için, Rusya’da onun işlerini yapan sekreteriyle yaptığı telefon konuşmaları için, filmini finanse eden ahmaklara haykırışı için duygusal. Bahsi geçen filmleri yapmış birinin kıpır kıpır, yerinde duramayan biri olduğuna kim inanır ki? Greenaway’in amacı hiç kuşkusuz bu. İnsanların kendi kendilerine, bizatihi ahmaklıklarından yarattığı tabuları sindire sindire; o ahmakları da sinirlendire sinirlendire yıkmak. Ne yalan söyleyeyim, Eisenstein in Guanajuato’da resmedilen her şey ister doğru isterse yanlış olsun, bildiğim tek bir şey var: Kafalarda yer edinmiş bazı değişmezleri kendi yorumuyla ya da değil, yeniden şekillendiren sinemacı büyük sinemacıdır. Hele de işinin hakkını veriyorsa.

eisenstein in guanajuato sinematopya 1

Evet, bu film seks, aşk ve ölüm üzerine. Ve ne mutlu ki Greenaway, baş kahramanını hakkında vermesi gereken her şeyi hakkıyla veriyor. Fin oyuncu Elmer Bäck’in şapka çıkarılası, enerji dolu oyunculuğu da buna en hatırı sayılır katkıyı yapıyor. Eisenstein’ın Meksika seyahati öncesinde ve sonrasında filmlerindeki değişikliği düşününce, Greenaway’in nokta atışı yaptığını bir kez daha anlıyoruz. En nihayetinde Eisenstein in Guanajuato, önyargılardan uzaklaşarak ve zevk almaya bakarak seyredilmesi gereken bir yapıt.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

34. İstanbul Film Festivali

Yazılmamış Hikayeler, Çekilmemiş Filmler: Cafer Penahi’den Taksi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

O hikayeler yazıldı, o filmler çekildi.” diyor Cafer Penahi, yirmi sene boyunca film çekmesinin yasak olduğu anayurdunun başkenti Tahran’da direksiyon sallarken. Sebebi üzerine artık kafa yormaktan yorulduğumuz 2010 başlangıçlı bu yasaktan beri üçüncü filmi Penahi’nin. İlk ikisi olan Bu Bir Film Değil ve Perde, Penahi’nin evinde çektiği ve bana göre insanın kendini keşfetmesi üzerine yazılmış iki belgeseldi. Yönetmene Berlin’de Altın Ayı ve FIPRESCI ödüllerini kazandıran Taksi’de ise başrolde Tahran ve İran halkı, kültürü, devleti var.

Taksi’nin kapısı açılıp ilk müşteri bindiğinde, kültürel ve zihinsel çatışmalardan ilki de start alıyor. Penahi’nin dudaklarını pek kıpırdatmadığı bu çatışmalarda eğitimli ile cahil, erkek ile kadın, genç ile yaşlı, zengin ile fakir, ciddiyet ile tebessüm yer alıyor. Kiyarüstemi’nin 10’unda olduğu gibi her seferinde, o an belli olacak yeni istikamette kimlerin bize eşlik edeceğinin merakı içinde yaşıyoruz. Güvenlikleri sebebiyle isimleri açıklanmayan amatör oyuncular ve sıradan insanlar, İran toplumunun politik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, tinsel, hukuki ve eğitimsel yönlerine farkında olmaksızın eleştiri getirirken bir yandan da bu eleştirilerin birer parçası haline geliyorlar. Örneğin laf ile gemi yürüteceğini düşünen, eğitimsiz bir erkek ile öğretmen olduğunu en başından anladığımız bir kadının laf dalaşı içinde kendimizi bulmamız bir tesadüf değil. Penahi, senaryonun detaylarını kurgularken bazı değişmez normları da doğal seyrine bırakmış gibi. Erkek, her zamanki gibi fikrini savunmak konusundaki aczini, kadının toplumsal konumu üzerinden kapatmaya çalışıyor. Bunu açık açık dile getirmese bile, tavırlarından ve dilinden dökülen her sözcükten, tartıştığı kişinin kendi kültürüne göre ikinci sınıf bir vatandaş olduğuna inandığını hissediyoruz. Ölümü, bahsetmesi bile kolay bir konu olarak değerlendiren erkek, kendisini bir hırsız olarak nitelendirdiğinde dahi karşısındaki kadına karşı üstün olduğuna dair koruduğu inancın sinyalini veriyor. Halbuki durumun görünenin tam aksi yönde seyrettiğini anlamak için modern insan kalıbına girmeye gerek bile yok. Ne yazık ki -ülkemiz dahil- çok geniş coğrafyalarda, insanlar geleneksel kimlikleri üzerinden, gerçekçi toplumsal kimliklerini alt etme üzerine kurulmuş yasalar çerçevesinde yaşayabiliyor. Sıradan, alaycı bir tebessüm bile, aşağıda olanın haksızlığının altında yatan gerçeği açığa çıkarmaya yetiyor. Penahi’nin yaptığı ise bu acımasız, kabullenmekte her seferinde zorlandığımız uygunsuz gerçeği uzun sürmeyen bir diyalog yoluyla önümüze koymak.

taksi sinematopya 2

Taksi’nin müşterilerinden başından yaralanmış adam ve onun ajite karısı, geleneklerin arkasına sığınılan bu ülkede insan hayatının ne kadar ucuz, ne kadar ölümlü dünya felsefesi üzerine kurulu olduğunu gösterirken, ellerinde bir kavanozla çeşmeye balık bırakmaya giden iki yaşlı kadın da dış dünyaya gösterilen sistem ile halkın iç dünyası arasındaki korkunç uçurum hakkında tüyo veriyor. Aslında Taksi’de Penahi’ye arkadaşlık eden her müşteri, İran’ı küçük detaylarla basitçe özetlerken özellikle korsan DVD satıcısı, Penahi’nin ilkokul çağındaki kız yeğeni ve elinde bir demet gül ile müvekkilini ziyarete giden avukat kadın biraz daha ön plana çıkıyor. Üçünün de İran toplumu ve yapılanması konusunda aynı meseleye odaklanıyor: Yasaklar ve üstü kapatılan gerçekler. DVD satıcısı, her ne kadar bu belgesel tadındaki kurmaca eserin neşesi olarak zihinlere kazınmış olsa da, basit bir konu üzerinden yasak mevzusuna değiniyor. Penahi’nin kendisinin, kendi ülkesinde engellenmiş bir isim olması bir yana, dış dünyadaki sanata da kapalı bir kutu olan İran’da sanat icra etmenin ve sanata ulaşmanın el altından yürütüldüğü zaten bilinen bir gerçek. Hani bir kesimin, sanki suyun kaldırma kuvvetini keşfetmişçesine hiçbir zaman dilinden düşürmediği “yasaklanırsa illegal yoldan … artar” kuramı var ya, onu alkol, sigara, uyuşturucu gibi aslında toplumlar için afyonlaşmış malzemelerle değil de, çok temel bir olgu üzerinden inceliyor Penahi. Sanatın kendisi, bizim dünyamızda ulaşmak için çaba sarf edilen bir şey değilken İran’da bir ihtiyaç. Geleneksel yapısı ne olursa olsun, dünya mirasına sayısız eser kazandırmış köklü bir toplumun artık kalıtsallaşmış, primitif ihtiyaçlarından biri haline gelmiş bir bütün sanat. Devlet ise hem onun icra edilmesine hem de ona ulaşılmasına engel olmaya çalışıyor. Penahi, bu yasağı aracına bir kamera yerleştirerek delerken, sanatı seven ya da sanatçı olmaya çalışan kesim de el altından ulaşmaya çalışıyor ona. Düşününce, Woody Allen’ın ya da Nuri Bilge Ceylan’ın bir filmine uyuşturucu muamelesi yapılmasından bahsetmiyor muyuz aslında? Sahi, devlet gerçekten sanatın uyuşturucu olduğuna inanıyor olmasın? Peki sanatın, uyuşturucunun aksine afyon etkisi yaratmaktan ziyade devletin korkularına bir araç olması üzerine ne diyor Penahi?

İşte bu noktada, sanat ve yasak üzerine ön koltuğa bir başka müşteri oturuyor: Penahi’nin yeğeni. Küçük kız henüz ilkokul çağında. Elinde kamerasıyla, öğretmeninin verdiği kısa film çekme ödevi üzerine dayısına danışıyor. Penahi, ona nasıl bir film çekeceğini sorduğunda ise küçük kız, öğretmeninin film için koyduğu kısıtlamaları sıralamaya başlıyor: Erkek ile kadın yakın temas kurmayacak, olumlu karakter kravat takmayacak, olumlu karakter sakallı olacak ve daha pek çok şey. Burada öğretmen, devletin kendisini oynamıyor mu? Kendi koyduğu kurallar üzerinden, sanata şekil vererek toplum üzerinde afyon etkisi yaratmaya çalışmıyor mu? Küçük kızın park halindeki takside çektiği, çöp toplayıcı çocuğun ise başrolünde oynadığı kısa film ise sansürün eninde sonunda delineceğini de gösteriyor aslında bize. Nasıl ki Penahi, beş sene içinde üç yasaklı film çekmişse, çöp toplayan çocuk da küçük kızın yazdığı (ve aslında etik anlamda doğru şekillendirilmiş) senaryoya uymak yerine kendi bildiğini okuyor. Küçük kız, bir anda devletin emir kulu iken, film çekmek için kamerayı eline aldığında devletin kendisi oluyor. Fakat Penahi’nin bu yeni devlet tanımı için ütopik, ulaşılmak istenen bir devlet diyebiliriz. Küçük kız, sınırlandırmaları yaparken ahlaki ya da toplumsal doğrulardan değil, etik doğrulardan emir alıyor. Onun sanata ve insana dürüst yaklaşımı ise çöp toplayan çocuğun yanlışı ile bölünüyor.

taksi sinematopya 3

Her iki şekilde de, en nihayetinde tüm o hikayelerin yazıldığına ve tüm o filmlerin çekildiğine kendimizi inandırmak zorunda hissediyoruz. Penahi bunu söylerken, sanatı kısırlaştıran diyarındaki genç sinemacılara olduğu kadar dünyanın dört bir köşesinde nefes alan özgür ruhlara da bir mesaj veriyor: İcra etmek istediğin şey sanat ise, bir şeyler okuyarak ya da seyrederek bunu yapamazsın. Kendini dışarı at, sanat sana gelecektir. Penahi de kendini iyi ki dışarı atmış, iyi ki yasağın zincirlerini kırmış ve iyi ki yasaklı döneminin iki kapalı kutu eserinden sonra direksiyonun başına geçmiş. Ayrıca belirtmek gerekiyor ki bu yasak meselesinin samimiyeti, İran’ın (devletin kontrolündeki) Sinema Organizasyonu başkanı tarafından Penahi’nin Berlin başarısı tebrik edildiği için sorgulamaya açık. Nasıl ki bundan iki sene önce Suudi Arabistan’ın kadın yönetmen elinden çıkan ilk filmi (Wadjda/Vecide), kadınların yönetmenlik yapmasının yasak olmasına rağmen devlet eliyle desteklenmiş bir proje olarak Oscar aday adayı olduysa ve bunu zihnimize yerleştirmekte güçlük çektiysek, Penahi’nin yasağı üzerinden devletin iki yüzlü tavrını anlamlandırmaya çalışmak da aynı güçlüğü yaşatıyor. Bu tartışmaya açık politikalar bir kenarda dursun, Penahi’nin ve diğer yasaklı isimlerin film yapmaya devam etmeleri herkesin yararına. Belli ki onun hikayeleri daha yazılmadı ve onun daha çekilmemiş çok filmi var. Darren Aronosfky’nin dediği gibi Taksi, sinemaya bir aşk mektubu.

Okumaya Devam Edin

34. İstanbul Film Festivali

Yeni Nesil Madam Bovary: Gemma Bovery

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Gemma Bovery, son yıllarda izlediğim en iyi uyarlamalardan biri, belki de en iyisi. Her ne kadar senaryosu bakımından Pascal Bonitzer ve aynı zamanda filmin yönetmeni olan Anna Fontaine’nin adı bu noktada sıkça anılsa da övgülerin büyük kısmını Posy Simmonds hak ediyor. Flaubert’in Madam Bovary’sini alıp bambaşka bir pencereden, bambaşka bir zemin üzerinde tekrar yaratarak bir klasiği, hakkını da yemeden, adeta kendince onurlandırmış. Buna ek olarak Fransız komedi ve dramlarının usta isimlerinden Fabrice Luchini’yi de takdir ve tebrik etmek gerekli, zira aldığı ağır sorumluluğun altından başarıyla kalkıyor.

Filmde göz atacak olursak film edebiyata, özellikle de klasiklere düşkün bir adamın başına gelen tesadüf bir hikayeyi anlatıyor. Başkahraman olan fırıncı Martin Joubert (Fabrice Luchini), Normandiya’da küçük bir kasabada karısıyla birlikte işlettikleri ekmek fırınında sakin, monoton ve huzurlu hayat yaşamaktadır. Fakat karşılarındaki eve taşınan Charlie ve Gemma (Gemma Arterton) adlı Bovery çiftiyle birlikte hayatı bir anda tahmin ettiğinden daha hareketli hale gelecektir. Kendini Gemma’ya kaptıracak olan Martin, yaşadıkları, duydukları ve gördükleriyle kuracak, kurgulayacak fakat bir anlatıcı olmaktan çıkıp olaylara müdahale etmeye çalışacaktır.

GEMMA BOVERYRéalisé par Anne Fontaine

Hikaye Martin’in anıları ve Gemma’nın tuttuğu günlükteki bilgiler ışığında sürüyor. Martin karşısına çıkan bu şansı, aşığı olduğu eseri yaşama şansını geri çevirmeyerek Gemma’yla fazla yakınlaşıyor ve onu bir takıntı haline getiriyor. Adeta Flaubert’in kitabı nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışır, hatta kitabı yazar gibi olayları takip ediyor. Tanıklığının bittiği noktalarda günlüğe başvuruyor, olacakları kestiremediği veya kararsız kaldığı durumlarda ise elindeki rehbere, yani kitaba koşuyor. Nasıl Flaubert karakterlere ve olaylara sözcükleriyle, hayal gücü ve kurgudaki yeteneğiyle müdahale ediyorsa Martin de kendince, elinden geldiğince olaylara müdahale etmeye çalışıyor. Gemma’nın ve Emma’nın yaşadıkları olaylardaki durumlar, ilişkiler ve tepkiler arasındaki benzerlik ikinci bir planda kalarak yalnızca öykünün işleyişini, devamlılığını sağlıyor. Kitaptaki karakterlere ve olaylara benzer durumların yaşanması ise bir tesadüfler zinciri üzerinden Martin’i istese de istemese de bir Flaubert yapıyor.

Gemma Bovery, sürekli olarak kitapla bağlantılar kurarak hem olacaklara ilişkin ipuçları veriyor hem de karşılaştırma yapılmasına müsaade ediyor. Hayatları farklı fakat bir o kadar da benzer olan iki karakterin (Gemma ve Emma) kendilerini benzer durumlarda buluşu, tam olarak da Flaubert’in realist yanını yansıtıyor. Hangi koşullarda olursa olsun böylesi hayatların olabileceğini, böylesi hikayelerin aslında gerçeklikten pek de uzak olmadığını göstererek Posy, Madam Bovary’ye ve tabi ki de yazarına olan saygılarını, minnetini sunuyor. Fakat filmdeki anlatıma bakılacak olursa günlükteki hatıralar ve Martin’in tanıklıkları arasında hiçbir ayrımın olmaması kafaları birazcık bulandırıyor. Hikayenin bu ayrımla başlayıp sanki tek ağızdanmış gibi tek parça ilerlemesine karşın yine bu ayrımı vurgulayan bir sonla bitmesi akıllarda soru işareti bırakarak neyin gerçek neyin kurgu olduğuna, tanıklıkların abartı mı yoksa tamamen gerçek mi olduğuna ilişkin bir karmaşa yaratarak, realizme hafif bir darbe vurmuyor değil.

Yine de Gemma Bovery, son yıllarda izlemiş olduğum en iyi uyarlamalardan biri olma unvanını sonuna kadar hak ediyor. Güldüren sahneleri, eserle olan hem benzerlik hem de farklılık ilişkisiyle uyarlama türüne farklı bir yorum getiriyor.

Okumaya Devam Edin

34. İstanbul Film Festivali

Phoenix (Yüzündeki Sır)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Hayaletler Üçlemesi ve son olarak Barbara ile gönüllerimize taht kuran Alman sinemacı Christian Petzold’un son filmi Phoenix, İkinci Dünya Savaşı henüz bitmişken toplama kampından kurtulan Nelly isimli bir kadının eski yaşantısına geri dönme çabalarını 50’lerin film noir atmosferinde anlatıyor.

Filmin açılışında tüm yüzü sargı ile kapatılmış kadını gördüğümüzde, o bandajların altından ne çıkacağını merak ediyoruz. Aslında tüm film, hayranlık uyandıran finaline kadar o kadın üzerinden şekillenen bir merakın pençesinde geçiyor. Petzold’un uzatmalı oyuncusu Nina Hoss’un hayat verdiği bu gizemli kadının toplama kampında uzun süre geçirmiş bir Yahudi olduğunu öğrenmemizin ardından kafamızda oluşan ilk soru işaretini cevaplamak için çok gecikmiyor yönetmen: Peki şimdi nereye? Nelly isimli bu kadın, açıkça yeniden kendisi olmak istiyor. Acı dolu günlerinin öncesinde kollarından ayrılmak zorunda kaldığı eşi Johnny’nin sevgisine tekrar sahip olmak istiyor. Savaşın yakıp yıktığı duvarların arasından geçerken, aslında yok olan tek şeyin o tuğlalar olmadığını biz anlasak da Nelly, buna direnmekte biraz ısrarcı. Johnny’yi bulmasına buluyor elbette; fakat genç adamın Nelly’yi tanıdığını söylemek pek de mümkün değil. Hatta ölen karısına çok benzediğini söyleyerek, Nelly ile bir plan kuruyor.

phoenix sinematopya 2

Petzold, filmin ilk bölümünü böylelikle hikayenin temel taşlarını oluşturarak tamamlıyor. Baştan sona gece vaktinde geçen bu dakikalar (hatta öyle ki, ev ortamında ışıkları açmak bile yasak), Almanya’dan Hollywood’da göç eden film noir akımının tekrar kökenlerinde hayat bulduğu lezzetli görüntülere ve diyaloglara ev sahipliği yapıyor. İkinci bölümde yönetmen, iki baş karakterini bodrum diyebileceğimiz bir alana kilitliyor. Bu küçük alanda Nelly’nin, Johnny’nin olmasını istediği kadın haline gelmesinin adımlarını seyrediyoruz. Küçük detay ise tüm bu aşamaların, Frankenstein’ın yaratıldığı, sanatçıların en nadide eserlerini verdiği mekan gibi bodrumda gerçekleşmesi. Nelly, açık açık yaratılmak istiyor ama aynı zamanda fark ediyoruz ki, kendi hikayesini de devam ettirmek istiyor. Onun içine düştüğü bu ikilemi açıklayacak tek şey ise aşk. Nelly, çok sevdiği adama tekrar sahip olabilmek adına bir bakıma kendinden vazgeçiyor. Ve yine vazgeçtiğini anlamasına yardımcı olan arkadaşı sayesinde, kendi yolculuğunu unutmaması gerektiğini de anlıyor.

Phoenix’in üçüncü ve son bölümü diyeceğimiz, tüm bu şekillenmelerin nihai sona evrildiği dakikalar ise ilk iki kısmın aksine gündüz vaktinde, çoğunlukla da dış mekanda vuku buluyor. Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi baş kahraman, bu üç bölümde sırasıyla Cehennem’in, Araf’ın ve Cennet’in patikalarını geçiyor. Dante, İlahi Komedya’da Tanrı’nın isteği ve izniyle ölümden sonraki yaşamı keşfederken aslında Nelly için de aynı şey geçerli. Tanrı, sanki onun toplama kampından kurtulup yeni bir yaşama başlamasını istemiş gibi. Ve o da, aynı Dante gibi yanında bir yoldaşı ile Cehennem’i boylu boyunca kat ettikten ve ölülerle bir kez daha tanıştıktan sonra Araf’a geldiğinde (yine Dante gibi) tek gerçek aşkıyla yoluna devam ediyor.

Aslında Petzold (ya da senaryoyu uyarladığı kitabın yazarı), baş karakterini (ve Johnny’yi) karanlıktan alıp yeniden şekillendirerek aydınlığa çıkardığında, filme ismini de veren Zümrüd-ü Anka ya da Simurg‘un tasvirinde olduğu gibi kendi küllerinden yeniden doğuşu müjdeliyor. Fakat Simurg’unkinin aksine Nelly’nin gözyaşları şifa getirmekten çok uzak, sadece acıyla oluşmuş. Genç kadının derdine çare olabilecek mucizevi bir özelliği yok. Esas olarak Nelly’nin hikayesi düşünüldüğünde, Simurg’a en yakın benzetmeyi İranlı şair Feridüddin Attar yapmıştır. Şaire göre küllerinden doğan bu kuş, kendini aramanın sembolüdür. Nelly, eşi Johnny’yi görüp hayata yeniden döndüğü yerde (ki ismi Phoenix olan bir eğlence yeridir) kendini aramaya başlamışken biz, onu aramaya daha tüm suratı bandajlar içinde sarılıyken başlamamış mıydık? Petzold’un hikayesi, basit olarak özlemini duyduğu aşkın arayışında olan bir kadının yolculuğu gibi dursa da Nelly’nin esas olarak kendini aradığı açık. Genç kadının bu arayışın farkına varması, arkadaşı Lene’nin ona bıraktığı bir mektup sayesinde oluyor.

phoenix sinematopya 1

Petzold’un kişilik bölünmesi ve kendini arayış üzerine arkasına sığındığı tek düşünce yapısı bu değil. Kendisinin de belirttiği üzere, filmin tüm çarpıcılığını şiddetlendirilmiş haliyle tek seferde seyirciye aktaran final sahnesinde de söylenen Speak Low (sesini alçalt diye çevirebiliriz) isimli Kurt Weill şarkısı da rastgele yapılmış bir seçim değil. Yine Weill’ın yazdığı müzikal Venüs’ün Dokunuşu için bestelenmiş şarkılardan biri bu. Söz konusu müzikalde, sevdiği kadına aldığı nişan yüzüğünü bir müzedeki Tanrıça Venüs heykelinin parmağına takan adamın, heykel canlandıktan sonra başına gelenler anlatılıyor. Petzold’un söylediğine göre hayat bulan heykel, bu erkeğin ne kadar ahmak olduğunu fark ettikten sonra tekrar taşa dönmeyi tercih ediyor. Phoenix’e geri döndüğümüzde, aslında bu iki hikayenin birbiri ile nasıl örtüştüğünü fark edebilmek için insan üstü çaba sarf etmeye gerek yok. Hele ki Tanrıça Venüs’ün, aşkın koruyucusu olduğunu bildikten ve Nelly’nin kendini ararken muhafaza ettiği şeyin farkına vardıktan sonra.

Nina Hoss’un hayranlık uyandıran oyunculuğu ve leziz kamera ile ışık kullanımının unutulmaz anlar yaşattığı Phoenix, Alman sinemacı Christian Petzold’un sembolik anlatısıyla yoğrulmuş, defalarca seyredilmesi gereken bir eser. Her seferinde yeni bir imge ve felsefenin zihnimize yerleşeceğine şüphe yok. Yönetmen öyle kıymetli bir işe imza atıyor ki, İkinci Dünya Savaşı teması işleyen filmleri tek çırpıda dize getirirken öte yandan özlediğimiz bir alt türün yeniden, daha lezzetli bir şekilde hayata dönmesine vesile oluyor.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending