Connect with us

Genel

En Saf Beyaza Dönmek İçin Daha Ne Kadar Yanmalıyız?

Yayın tarihi:

-

Yazan: Mahmut Yavuz

Günahın Dokunuşu (2013) ve Dağlar Uzaklaştığında (2015) filmleriyle adından çokça söz ettiren Jia Zhang-Ke yeni filmi Kül En Saf Beyazdır ile Karl Marx’ın “Alt yapı üst yapıyı belirler” tezi üzerinden kapitalizmin insan doğasında yarattığı yıkımları ele almaya devam ediyor. Zhangke “Kül En Saf Beyazdır” filminde “Günahın Dokunuşu’’na göre daha yumuşak bir üslup seçmesine rağmen “Günahın Dokunuşu”yla tematik açıdan benzerlikler taşıyor. “Günahın Dokunuşu”nda patronu tarafından haksızlığa uğrayan ve bu zulümden dolayı adaleti tek başına tesis etmeye çalışan maden işçisi Dahai’nin (Jan Wu) öyküsü anlatılıyordu. Dahai; patronunu ve onun dalkavuklarını cezalandırdıktan sonra daha da ileri giderek ağır yük altında titreyen bir atı durmadan kırbaçlayan ve atın dayanmayıp dizlerinin üzerine çökmesine sebep olan atın sahibini de öldürür ve atı özgürleştirir. Zihnimize ve yüreğimize parça tesirli sorular bırakan bu sahne bile Zhangke’nin tüm evren için çırpınan yüreğini göstermeye yeter. Zhangke bu sahnede atın sahibini cezalandırırken belki de Nietszche’nin boynuna sarılarak, hıçkıra hıçkıra ağlayıp özür dilediği Torino atından tüm insanlık adına kendi tarzıyla bir af dileme biçimini ortaya koymaya çalışıyordur. Zhangke’nin “Kül En Saf Beyaz”dırda da maden işçilerinin dramını perdeye yansıttığını görürüz.

Toplumcu gerçekçi  bir adalet elçisi ya da adalet savaşçısı olan Zhangke “Kül En Saf Beyazdır” filmiyle vahşi kapitalizmin getirdiği yıkımı ve yozlaşmayı Qiao (Thao Zhan) ve Guan Bin (Fan Liao) adlı iki ana karakter üzerinden anlatıyor. Bin, orta çapta bir mafya çetesinin lideridir. Qiao ise Bin’in sevgilisidir. Bin ve adamları “Jianghu”denilen, temeli birbirini kardeşlik bağıyla sevmek, her şartta sadakat ve dürüstlük içinde kalmak üzerine kurulmuş bir gelenekle yaşamlarını sürdürmektedirler.

Zhangke, filmin açılış sekansını eski ve kalabalık bir halk otobüsünü kadraja alarak yapıyor. Kimi ayakta kimi sigara içen yolcuların yüzlerinde ve şehrin gecekondularında kamera gezinirken yoksulluğun ağır izleriyle göz göze geliyoruz. Sonrasında Bin’i görüyoruz. Bin küçük bir oyun salonunu işletirken zaman zaman da zengin patronunun düşmanlarına karşı mücadele etmektedir. Qiao ise erkeklerin dünyasında daima Bin’in yanında ayakta kalmayı başarmış ve herkesin saygısını kazanmış zarif bir kadındır. Zhangke, ayrıca Qiao’nun işten çıkarılan maden işçilerini destekleyen babası üzerinden de işçi sınıfıyla dayanışmasını ortaya koyduğunu görüyoruz. Belki de uzun zamandır tekelci sermayenin boyunduruğuna girmiş beyaz perdede göremediğimiz işçi sınıfının ‘’Biz işçileriz ,devrimci sınıfız. Madenci yoldaşlar! Kapitalistlerle sonuna kadar savaşalım. Aydınlık karanlığı yenecek.’’ sloganlarını Qiao’nun babasından duymak “zamanın ruhu”na rağmen sinemanın toplumsal sorunları geniş kitlelere ulaştırma gücünü bir kez daha görmemizi sağlıyor.

Filmdeki tüm karakterler oyunculukta kusursuz bir performans sergilese de, filmde Bin ve Qiao merkeze alınmış gibi görünse de başat karakterinin muazzam performansıyla Qiao olduğunu söyleyebiliriz. Qiao film boyunca diğer filmlerinde olduğu gibi ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Özellikle de filmin birinci bölümünde kalabalık bir çetenin saldırısına uğrayan Bin öldüresiye dövülürken Qiao’nun arabadan çıkarak gözü dönmüş saldırganlardan korkmayıp havaya iki el ateş ettiği, saldırganları durdurduğu sahnede Qiao adeta devleşiyor ve bu sahnenin de sinemanın  unutulmazları arasında yerini alacağını söylersek abartmış olmayız. Qiao’nun, Bin’in hayatını kurtardığı bu olay aynı zamanda Qiao’nun hayatının en hüzünlü zamanlarının başlangıcı olur. Şöyle ki Qiao, Bin’e ait ruhsatsız silahın kendisine ait olduğunu söyler ve bu yüzden beş yıl hapis cezası alır. Bin, beş yıl boyunca Qiao’yu tek bir defa bile arayıp sormaz. Geçen bu zaman zarfında eski Bin’den eser kalmaz. Qiao hapisten çıktıktan sonra Bin’in bu acımasız vefasızlığına rağmen ona olan aşkından bir şey kaybetmemiştir. Bu aşkın izdüşümlerini filmin ikinci bölümünde Qiao’nun ağlayarak eşlik ettiği aşağıdaki şarkının sözlerinde görebiliyoruz.

Qiao her şeye rağmen Bin’in izini sürmeye devam eder. Bir yolculuk esnasında karşılaştığı yabancı bir adamla yeni bir hayat kurmayı dener ama bu fikrinden vazgeçip  tekrar Bin’i aramaya koyulur. Sonunda her şeyi öğrenmiş olarak Bin’i bulur. Onu tekrar eski günlere geri dönmeye ikna etmeye çalışır. Ama Bin kabul etmez. Bin, Qiao’la konuşurken birden Qiao’nun sol elini tutar: Bu el benim hayatımı kurtarmıştı, der. Qiao da ben solak değilim. Sağ elimle ateş ettim, bunu bile unutmuşsun der ve ikilinin yolları orada ayrılır. Qiao yaşadığı kasabaya geri döner. Yıllar sonra Bin, Qiao’yu arar ve gelip kendisini almasını ister. Qiao, Bin’i  görünce şaşırıp kalır. Bin, istasyonda tekerlekli sandalyede perişan vaziyettedir. Felç geçirip kötürüm olan Bin’i herkes terk etmiştir. Qiao, Bin’i alır ve kasabaya dönerler. Bin’in bu halini görenler onu aşağılar ve onunla alay ederler. Qiao, Bin’in alternatif tıpla ilgilenen bir doktor sayesinde tekrar ayağa kalkmasını sağlar. Fakat Qiao’un eşsiz fedakarlıklarına rağmen Bin yine onu terk eder. İkilinin son zamanlarına doğru artık Qiao’nun Bin’e olan aşkının küle döndüğünü söyleyebiliriz. Çünkü Qiao,  Bin’e  karşı artık bir şey hissetmediğini söyler. Qiao yaşadığı onca kalp kırıklığına rağmen Bin’e sahip çıkmasının sebebini ‘’Jianghu ‘’ geleneğindeki sadakat ve dürüstlük olduğunu dile getirir. Zhangke, Qiao’nun bu tavrıyla bencilliğin had safhaya vardığı bu dünyada sadakat, dürüstlük, kardeşlik ve adalet gibi temel taşlarla güzel bir dünyayı yeniden inşa etmeye çalışıyor. Zhangke’nin, asıl derdinin ’’Kül En Saf Beyazdır.’’ filmiyle de vicdanın yok olduğu, güçle gelen barbarlıkla yağmalanan dünyada insanlığın yeniden özüne dönüşünü sağlamaya çalışmak olduğunu bir kez daha iliklerimize kadar hissedebiliyoruz. Zhangke tarihteki  büyük acılara, yıkımlara rağmen insanlığın tıpkı Qiao gibi küllerinden en saf beyaza dönüşmesi hayalini haykırmaya devam ediyor ve bizi Gülten Akın’ın “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” dizesindeki ince şeyleri anlamaya davet ediyor.

“Kül En Saf Beyazdıré filmi ‘’Günahın Dokunuşu’’ kadar sansasyonel ve vurucu olmamasına,  tematik açıdan tekrarlara düşmesine rağmen  senaryosuyla, yaratılan etkili mizansenlerle, karakterlerin derinlemesine ele alınışıyla, oyuncuların canlandırdıkları karakterli ustaca taşımasıyla, seçilen müziklerin dramatik yapıyla güçlü uyumu sayesinde ardıllarına epey didaktik bir miras bırakıyor.

Son olarak La Weekly gazetesinin ‘’Kül En Saf Beyazdır ‘’ filmiyle ilgili yaptığı değerlendirmenin üzerinde durmadan geçemeyeceğimi belirtmek isterim. Filmin afişinde  La Weekly’e ait olan “Jia Zhang-Ke tartışmasız dünyanın en iyi yönetmeni ‘’ cümlesini görmüşsünüzdür belki. Tabii gazetenin sayfasında bu cümle “Dünyanın en büyük yaşam yönetmeni’’ diye de geçiyor. Bu eleştirinin “Tartışmasız en iyi yönetmeni ya da en büyük yönetmeni” kısmı tam da tartışmaya çokça açıktır kanaatimce. El Topo (Alejandro Jodorowsky), Stalker (Tarkovski), Yedinci Mühür (Bergman), Dekalog (Krzysztof Kieślowski ), Otomatik Portakal (Kubrick) , Ağlayan Çayır (Angelopoulos), Satantango ( Bela Tarr), Dogville (Lars Von Trier), 2046 (Won Kar -WAİ), Ida (Paweł Pawlikowski), Suyun Sesi (Guillermo del Toro), Cennetin Rengi (Mecid Mecidi ), Sevmek Zamanı (Metin Erksan), Cosmos (Reha ERDEM), Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan) gibi çoğaltabileceğimiz nice örnek varken Zhangke’ye dünyanın en iyi yönetmeni payesini vermek filmleriyle saydığım yönetmenlere büyük bir haksızlık. Elbette Zhangke de hem senaristliğiyle hem yönetmenliğiyle kendine has bir dil oluşturmayı başarmış bir duayenidir. Ama onu dünyanın en iyi ya da en büyük yönetmeni diye adlandırmak öznelliğin bile sınırlarını hayli hayli aşmak olduğunu düşünüyorum.

Mahmut Yavuz

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending