Connect with us

Filmekimi

Fütürizm Fütürizm Olalı Bu Denli Komiğini Görmedi: Swiss Army Man (2016)

Yayın tarihi:

-

Filmekimi 2016’nın fütürizm açısından en dikkat çekici filmi olan “Swiss Army Man (Çakı Gibi)” geçtiğimiz günlerde festival gösterimiyle bizlerle buluştu. Amerikalı müzik videosu yönetmeni ve Grammy En İyi Kısa Müzik Videosu Ödülü sahibi Daniel Kwan ile Daniel Scheinert’in senaryosunu yazdığı bu çarpıcı başyapıt, sinema tarihi açısından şimdiye dek irdelenmiş konuları sil baştan değiştiriyor. Özellikle Amerikan Sineması’nın “The Lobster” gibi konularla geçtiğimiz yıl biraz daha yaklaştığı “Fütürist Sinema” algısı, böyle yapımların gücü sayesinde Hollywood sektörüne giriş yaptı. Fakat Amerikan Sineması’nın konu bağlamında aksiyon ya da dram ağırlıklı olaylara ağırlık vererek ilerlemesi, dar alana sıkışmış sinema yapısını günden güne çıkmaza sokuyor. Yönetmenler Dan Kwan ve Daniel Scheinert, Avrupa Sineması’nın yansımalarını “Swiss Army Man” filminin içine serpiştirerek, alışık olmadığımız sürrealist bir masalı komedinin zirvesinde işlemeyi başarıyorlar.

screen-shot-2016-04-04-at-1-37-08-pm

İntihar etmek üzere sahil kenarında boynuna ip geçirmiş Hank, neden hayattan vazgeçtiğini anlatırken birden sahile vuran cesetle karşılaşır. Cesedin yanına giden genç adam, durmaksızın gaz çıkaran ölünün suyun üstünde motorlu tekne gibi hareket ettiğini görünce, intihardan vazgeçip onunla denizde yolculuğa çıkar. Aşık olduğu kadından kaçan, modern toplumun kurallarını reddeden Hank’ın konuşan bir cesetle kurduğu ilişki, içinde yaşadığımız dünyanın kurallarını eleştiren bir yapıya bürünür. Mesela çok arzuladığı bir kadını elde edemeyen bir insan, kendi duygularının içinde boğularak hayata tutunmaya çalışacaktır. Ceset Manny’nin kendisini tanıma serüveni içinde arkadaşının sevdiği kadına cinsel arzular beslemesi ve ereksiyon olmuş cinsel organıyla ormanda iki kafadarın yönlerini bulması, erkek egemen dünyayı kıyasıya eleştirir. Modern toplum kuralları içinde aşkın ne denli sınırlı yaşandığını konuşan, algılayan bir cesetle gösterilmesi filmin en büyük zirvesi diyebilirim. Sonuçta intihardan vazgeçen, cesetle arkadaşlık kurarak hayatta kalan, aşık olduğu kadının otobüste çektiği fotoğraflarına bakarak iç çeken Hank ve kim olduğunu, nereden geldiğini bilmeyen ceset Manny arasındaki ilişki; insanın görünen yüzüyle kendi ölmüş vicdanı arasındaki bağı harikulade mukayese ediyor. Ağzından su çıkaran, devamlı gaz çıkararak hızlı ilerlemeler kaydeden, arkadaşı Hank’a istem dışı yardımda bulunan Manny, ölmüş insanlığın en büyük görünen yüzü! Ama konunun sonunda Hank’ın modern dünyaya ulaşması, akabinde tüm yaşadıklarının bir kadına saplantıyla gerçekleşmiş eylem olduğunun ortaya çıkışı bizleri bütünüyle ters köşeye yatırıyor. Ama filmin içindeki fütürist konu, komediyi alabildiğine zirveye taşıyarak muhteşem bir senaryoyu gözler önüne sermiş.

swiss-army-man_1080193

Daniel Kwan ve Daniel Scheinert ikilisi yönetim/senaryo alanında öylesine çarpıcı noktalara ulaşıyor ki; sistemin çarkı içinde oradan oraya savrulan insanlığın gerçekleri suratımıza bir tokat gibi iniyor. Konunun işlenişinde görsel algının gücü sonuna dek kullanılmış. Aslında kaçık bir adamın hayal dünyasına yolculuk yaptığımız olaylarda, son sahnede bile derin fütürizm konu bizimle geliyor. Ölen insanlığın temsili konumundaki Manny’nin modern dünyayı terk edişi ve bunu izleyenlerin yüzündeki gülümseme, iyiliklerin hiçbir zaman toplum yapımıza ulaşamayacağını anlatmış. Yönetmen ikilinin cesaretine hayran kalmamak elde değil. Böyle projelerin artarak çoğalması, yeni dönem film görüntüsünün artık bu noktalardan beyazperdeye yansıyacağına işaret ediyor. İlerleyen yılların sinema algısı apaçık karşımızda! Paul Dano’nun Hank ile yarattığı sinerji, olayın nirengi noktası olurken, özellikle delirmişlikle gerçeklerden kaçış arasındaki ince çizgi oyuncunun doğal rol yeteneği sayesinde ön planda. Daniel Radcliffe, Harry Potter serisinden tanıdığımız heyecanlı genç değil artık. Komediyi bu denli başarılı biçimde sırtlayan oyuncu, Manny’de bedenini öylesine etkin kullanıyor ki, yaşayan cesedin umarsız tavrına hayran kalıyoruz. Filmde bir son sahne var ki, gülerek insanlara veda eden karakter beynimize beynimize komediyi işliyor.

Swiss Army Man (Çakı Gibi) senaryosuyla, yönetim biçem teknikleriyle fütürizm üzerine yapılmış bir başyapıt. İçinde yaşadığımız dünyaya yaptığı ironi dolu göndermelerle öylesine vurucu bir film ortaya çıkmış ki; insan tekrar tekrar izlemek ve yaşamın acımasız gerçekleriyle yüzleşmek istiyor!

Okumaya Devam Edin

Avrupa Sineması

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi: Sonlarca Kez Bakmak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Cannes Film Festivali’nden “en iyi senaryo” ödülüyle dönen Portrait de la jeune fille en feu, seyirci nezdinde Filmekimi programının en merakla beklenen yapımlarından oldu.

Eril hakimiyetin ağırlığındaki son dönem sinemasında böylesine “kadın” odaklı ve kadın elinden çıkmış işlere tanıklık etmek büyük bir keyif. Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi  Céline Sciamma, hikaye genişledikçe bir mit ile arka plan oluşturduğu şahane bir resim hayal etmiş. Ressam Marianne(Noémie Merlant) gibi bizi olduğumuz yerde tutmak gayesiyle eserini zaman zaman bulanıklaştırmış ve seyirciyi noktaları, bakışları ve sözleri birleştirerek neticeye hazırlamaya itmiş. Sahneler ilerledikçe gerçekten iyi bir hikayeyi izlediğimizi hissediyoruz fakat başyapıt gibi uzun boylu laflar etmekten imtina etmek lazım.

Ä°lgili resim

Senaryo başarısıyla ödül almış bir yapımı, hikayesi özelinde irdelemek yanlış olmaz. Senaryo yazımı için tavsiye veren pek çok kitapta kerteriz alındığı üzere, çıkış noktasına indirgeyerek filmi özetlemek gerekir. 18.yy sonlarında bir ressam(Marianne), genç bir kadının evliliğiyle nihayetlenecek portresini yapması için işe alınır. Genç kadın Héloise(Adéle Haenel), daha önce işe alınan ressama poz vermeyi reddetmiştir. Hiç tanımadığı bir adamla evlenmek istememesi hasebiyle bu durumdan kaçınan genç bir kadın ve resimlerini babasının adıyla imzalamak zorunda hisseden ressam Marianne… Kontesin(Valeria Golino) ricası üzerine Héloise ile yürüyüşler yaparak onu gözlemlemeye çalışan Marianne, bu yolla onun portresini yapmaya çalışır. İlerleyen sekanslarla beraber gizemli bir hal alan, ayrıldığı tarikatın kıyafetleriyle gezen Héloise’in varlığı özgürlüğe kavuştuğu ilk anda seyirciye de belirginleşiyor. Bu noktada filmin yapıtaşlarından birini çok çabuk kaybediyoruz. Poz vermekten kaçınan ve haliyle yarım bırakılmış tablodaki yüzü seyircide merak unsurunu tetikleyen genç kızın sureti, kameraya çok çabuk sunuyor kendini. Başyapıt nişanından burada uzaklaşmaya başlıyoruz. Bununla beraber, yaşadıkları dönemin olağan hayatını ve değer yargılarını ifadesel ve sözsel olarak ima etse de dönem ruhuna hakim olmamıza dayanak sağlayacak keskin çizgiler aktarmada eksik kalıyor. Dönemin imajına sırtını dayayan filmlerde rast geldiğimiz en sağlam sütunlardan biri olan müzik arka planı son derece silik ve eksik kalmaktan kurtulamıyor. Filme dair zihnimizde yer edecek en heybetli sahneler müzik arka planıyla sunulurken genele bakıldığında 18.yy sonlarında canlanan bir hikayede melodilerin yoksunluğu ve hatta kısırlığı duygularımızı ön plana koymamıza mani oluyor. Tüm bu olumsuzluklar filmi parçalara ayırmak zorunda bırakıyor. Başlangıçta yakalanan ivme, orta sekanslara doğru düşmekle beraber müzikle iç içe olduğumuz ve “alev aldığımız” sahneler sayesinde tekrar yükselmeye başlıyor. Bu noktada sinema tarihinin en yalın ve sert kürtaj sahnelerinden biriyle karşılaşıyoruz. Evin hizmetçisi Sophie(Luana Bajrami), vazgeçtiğinin gözlerine baktırılarak bizim de dikkatle izlememizi talep ediyor adeta. Başından itibaren bakışlara bu denli kıymet yükleyen hikayenin, efsanevi bir bakışma anına atıfta bulunarak biçimlendirilmesi ise büyüleyici oldu.

Orpheus mitini önce Héloise’in ağzından dinlediğimizde Marianne, Orpheus’un seçimine farklı bir yol sunuyor.

orpheus ve eurydice ile ilgili görsel sonucu

Aşık olmaktan ziyade şair olmayı seçmek

Mit, Marianne’in gözünden anlamlandığı anda bu cümleyi duyuyoruz ama bunun ardından yönetmen de kendi bakışını sunuyor. Mite Orpheus’un gözünden bakmayı bırakıp Eurydice’i seçimi yönlendiren itki konumuna sokuyor. Mite göre; Eurydice ve Orpheus’nin düğününde yılan tarafından ısırılan Eurydice ölür. Orpheus lirini eline alır ve ezgileri eşliğinde ölüler diyarına gider. Hades dahi onun müziğinden etkilenir ve Eurydice’in Orpheus’nin arkasından yürümesine izin verir; tek şartı ise arkasına bakmamasıdır. Şüpheyle yoluna devam eden ve kandırılmaktan korkan Orpheus, dayanamaz ve arkasına bakar. Eurydice anında yok olur.

Filmde ise Marianne ve Héloise aşklarını anıya dönüştürmeye mecbur birer hayatın kahramanlarıdır. Héloise, 28 dikişli sayfayla tutunur anısına; Marianne ise sonlarca kez  bakarak. Aşık olamayacakları için şair olmaya mecbur kalan karakterlerimizle  Héloise’in ablasının uçurumdan atlayarak gerçekleştirdiği intihar, bu kez ifadelere indirilir ve yine kimse bağırmaz.

Ä°lgili resim

Olanlar mıdır ölüme iten yoksa olmayanlar mı?

Miti arkasına alarak, anısı sürekli yanıp tutuşacak ama varlığı son bakışla sönecek iki ölü aşık yaratıyor hikaye. Bu ölüler ki anıları birbirlerinde yaşayacak ve fakat bir daha asla yaşanmayacak. Héloise’in gözyaşlarıyla beraber “kalbinden ateş almaya başlayan portre” tamamen tutuşuyor. Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosundan “Yaz” kısmı ile uzaklaşırken hikaye, yeniden bütün bir filmi müzikal olarak özetliyor. Güneşin sıcağıyla yanarken insanlar ve bütün canlılar rüzgarla beraber fırtına da yaklaşır. Son kısımda fırtına kükrer ve son sürat yağmur başlar.

Hikayenin düğüm bölümünde seyirciyi zaman zaman kurak bıraksa da bilhassa son yarım saatini dikkate alırsak gittikçe yeşillenen bir yapım. Özgür bir kadının erkekleri resmetmeden yarattığı dünyada, çok heybetli bir bitirişle bütün bir dünyayı anlatıyor. Böylelikle olanın anısına, olmayanın da acısına bir ağıt yakıyor.

portrait de la jeune fille en feu ile ilgili görsel sonucu

 

 

Okumaya Devam Edin

Filmekimi

Arrival (Geliş) (2016)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli kısa romanından uyarlanan Arrival, dünya dışı yaşam istilasından korkan insanlığın içgüdüsel olarak korkularını tüm çıplaklığıyla açığa çıkaran bir yapım. Anlaşılma üstüne yaratılan korkular ile dilin yarattığı karmaşık yakınlaşma kurgusu bizleri şimdiden derin derin düşündürüyor; dünya dışı zeki yaşam formlarıyla ilk karşılaşmada neler yapacağız? Biz onlara derdimizi anlatabilecek miyiz? Veya onların dertlerini dinleyecek üst akıl enerjisine ulaşabilecek miyiz? Yönetmen Denis Villeneuve ve senaryo yazarı Eric Heisserer, aklın alabildiğine sınırsız gücüne ulaşabilen farklı iki sinema dahisi. Arrival dilbilim üstünden insanların iletişim ağını sorgulayıp, Sartre’ın varoluşçuluk felsefesinde anlatmak istediği; kendisini var edebilme duygusunu kıyasıya eleştiri yağmuruna tutuyor. Karşımızda klasik bir uzaylı istilası yok; aksine dünyada uygarlık kurmuş insan ırkının dilbilimsel isyanı beyazperdede!

Filmin dramatik anlatısına bakarsak; daha önceki bilimkurgu yapımlarından alışık olduğumuz gibi, dünyanın sıradan bir gün yaşadığı bir zamanda Louise, kızını kanserden kaybetmiş, duygusal çöküş içinde kendi acısını yaşar. Yani her şey sıradandır. İnsanlık kendi sorunları içinde boğuşup, sıkışıp kaldığı gezegeninde hayatta kalma mücadelesi verir. Bu sorunların yanında dünyanın on iki farklı bölgesine inen ve uzay gemisi olduğuna inanılan yabancı cisimlerle temas kurma görevi Louise’e ve bilim adamı Ian (Jeremy Renner)’e verilir. Dünya dışı yaşamla karşılaşmayı dilbilim üstünden çözmeye çalışan bir grup bilimadamı ve asker, daha sonra “anlaşılmayan korku” duygusu üzerinden uzay gemisine binip, dünyaya konan bu garip cisimlerin amacını anlamaya çalışır. Yönetmen Villeneuve, insanın bilinmeyen nesnelere karşı geliştirdiği refleksin kendisine çıkış yaptığı için, konudaki açmazlar bizleri merak duygusuyla beraber karşılıyor. “Az sonra ne olacak?” korkusu izleyende derin duygular oluşturduğu için filmin akıcılığında ciddi bir başarı ivmesi mevcut. İlk sahnelerde kulakları sağır eden uçak geçişleri korkumuzu perçinleyip, dünyanın ne zaman harekete geçeceğini merak ettiğimiz yerlerde filmin büyüsüne kendimizi kaptırıyoruz.

arrival-movie-4-e1471529984165

Louise’in dil çözümlemesini keşfi içinde, dünya dışı zeki yaşamın kullandığı dairesel dilin çözümündeki farklılık her karede muhteşem sekansları doğuruyor. Senarist Heisserer, zaman-boyut kavramını değiştirip, rüya-gerçek duygusundan hareketle yaşanılan her şeyi zihinlerde sıfırlayıp filme Görecelik Kuramı derinliği kazandırıyor. Uzaylıların dairesel dili, algılayış duygularının açılımını, insanların kendilerini keşiflerini ve toplumun yaşadığı acıları kabullenmesini istiyor ki filmin içinde bu harika felsefi yapıyı bizler de hissediyoruz. Karakterlerin dilin çözümüyle beraber hiçbir zaman eskiye dönemeyeceklerini algılamaları ise yine değişimin kaçınılmaz olduğu gerçeğini suratımıza çarpıyor.

Villeneuve, Arrival’a sınırsız politik görüşler katmış ve bu onun bilinçli tercihi. On iki farklı bölgedeki ülkelerin “üçüncü türle yakınlaşma” hikayesinde eski bilimkurgu filmlerinde görmediğimiz nesnellik göze çarpıyor. Yani dünyada sınırsız ABD kahramanlığı yok, her koyun kendi bacağından asılmış durumda. Dolaylı iletişimle sağlanan yakınlaşma, insan ırkının kendi çapında sıkışmışlığını kırıp, evrendeki boyutunu değiştirebiliyor. Amy Adams, Jeremy Renner, Forest Whitaker ve Michael Stuhlbarg öylesine bir bütünlükle rollerine eğilmişler ki, insan filmin uzay-zaman-dünya boyutunun dışına çıkıp ‘gerçek insan’ kavramını çözmeye çalışıyor. 1996 yılında David Twohy’nin çektiği ‘The Arrival – Evrenin Sırrı” filminin aksine, 2016 yılında çekilen Arrival’da ‘’insan olmak” ve “kendi sınırlarını aşmak” olgusu masaya yatırılmış. Villeneuve, filmindeki felsefi dokunuşlarla olağanüstü bir başarı yakalamış.

Okumaya Devam Edin

Filmekimi

Captain Fantastic (2016): Devlet vs. Orman

Yayın tarihi:

-

Türkiye prömiyerini Filmekimi 2016’da yapan Matt Ross’un yazıp yönettiği Captain Fantastic, doğada yaşamaya karar vermiş bir aileyi merkeze alıyor. Film; şehir yaşamına, dine, ahlak kurallarına, geleneklere kısacası genel olan her şeye karşı yaptığı eleştirilere ve insanın sürüden ayrılmasının sonuçlarına odaklanıyor.

Ben (Viggo Mortensen), çocuklarıyla beraber ormanda yaşayan bir aile babasıdır. Aile zorunlu kısa şehir ziyaretleri dışında her zaman ormandadır. Burada medeniyetten ve insanlardan uzak yaşamaya karar veren insanların yine de tam olarak medeniyetten ve insanlardan kopamayacaklarını görürüz. Çünkü zorunlu olarak arada sırada şehre giderler. Yorgos Lanthimos’un The Lobster filminde de ormanda yaşayan bir topluluk vardı. Bu topluluk da, aynı Captain Fantastic’teki gibi, zorunlu olarak şehre giderdi. İki filmde de anlatılmaya çalışılan, tamamen doğada yaşamaya karar veren bir insanın bile hiçbir zaman ilk insanların deneyimlediği kusursuz doğa deneyimine ulaşamayacağıdır. Toplum ve medeniyet insanların hayatına öylesine nüfuz etmiştir ki onu insanın ihtiyaçlarından ve beyninden söküp atmak imkânsızlaşmıştır.

thumbnail_24323

Çocukların isimleri Bo, Kielyr, Vespyr, Rellian, Zaja ve Nai’dir. Tahmin edilebileceği üzere çocukların isimleri anne babaları tarafından uydurulmuştur. Bunun nedeni Bo’nun ağzından şöyle ifade edilmiştir: “Anne babamız dünyada bizden bir tane olmasını istemiş.” Toplumsallık-bireysellik düzleminde bakıldığında insanın isminin ona özel olması, onu toplumdan uzaklaştırıp kendi bireyselliğine yakınlaştırır. Anne baba henüz çocuklarının doğumunda, onları toplumdan uzak bir hayat sürmeye hazırlamaya başlamışlardır.

Medeni toplumlarda çocukların soruları yalanlarla ya da uydurma cevaplarla geçiştirilir. Çünkü çocukların küçük yaşta bazı şeyleri anlama kabiliyetlerinin yeterli olmadığı ya da küçük yaşta bazı şeyleri anlamamaları gerektiği düşünülür. Ancak Ben’in yarattığı aile düzeninde çocuklar yetişkinler gibi muamele görür. Bu yüzden de medeni ailelerin aksine çocuklara yalan söylenmez. Annelerinin bileklerini keserek intihar ettiği de, cinsel ilişkinin ne anlama geldiği ve nasıl yapıldığı da, tecavüzün ne demek olduğu da yaşları gözetilmeksizin çocuklara direkt olarak anlatılır.

1892

Baba Ben, çocuklarına okulda göreceklerinden çok daha üstün bir eğitim verir. Henüz sekiz yaşındaki kızı Zaja bile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin tüm maddelerini ezbere bilmekte ve bu Bildirge hakkında kişisel analiz yapabilmektedir. Şehre akraba ziyaretine gidildiği bir sahnede, ormanda babasının eğitimiyle yetişen sekiz yaşındaki Zaja ile şehirde devletin eğitimiyle yetişen on üç yaşındaki kuzeni Jackson arasındaki bu bilgi/kültür farkı ortaya konur. Babası bu farktan ötürü kendisiyle gurur duyar. Çocuklarının beyinleri bilgiyle, vücutları kaslarla donatılmıştır. Gerek fiziksel gerek eğitimsel açıdan yaşıtlarından çok öndelerdir. Ancak kâğıt üzerindeki bu mükemmellik gerçekten de mükemmel midir?

Annenin ölümü üzerine cenazesine gitmek üzere bir yolculuk başlar. Bu yolculuk çocukların şehir ve insanlarla daha önce hiç olmadıkları kadar yakın olmalarını sağlar. Bu yakınlık ise şehirdeki insanlarla ormandaki insanların farklarını ortaya koyar. Çocuklar durmadan garip, çılgın, manyak gibi sıfatlarla yargılanırlar. O güne kadar mükemmel olan hayatları eskisi gibi mükemmel görünmez. Çünkü büyük bir yargı silsilesiyle karşılaşmışlardır. Bu noktada insanın, kendisini ne kadar kusursuz sayarsa saysın, dışarıdan gelen yorumlara ne kadar açık olduğuna şahit oluruz. Çocuklar artık babalarının dayatmalarına dayanamazlar ve Bo beklenen patlamayı yaşar. Babasına hiçbir şey bilmediğini söyler. Babasıysa okuttuğu kitapları, öğrettiği bilgileri kastederek her şeyi bildiğini söyler. Bo’nun buna cevabı “Eğer kitapta yoksa hiçbir şey bilmiyorum” olur. Baba bu noktadan sonra çözülmeye başlar ve çocuklarına verdiği zararın farkına varır. Onları kâğıt üzerinde mükemmel yetiştirmiştir ama bu mükemmellikte insan unsuru yoktur. Günlük hayatın bilgisi olmadan çocuklar şehirde hayatta kalamayacaklardır.

captain-fantastic_ross_photo2-0-2000-0-1125-crop

Thomas Hobbes’un, Jean-Jacques Rousseau’nun ve daha birçok yazarın yapıtlarında bahsettiği Toplum Sözleşmesi, bireyler olarak özgür ama tehlikede olan insanların birleşerek (Devlet’i meydana getirerek) özgür olmayan ama güvenli bir ortamda yaşamayı kabul ettiklerini anlatır. Bireyler güvenlik için özgürlüklerinden fedakârlık etmişler ve toplum halinde yaşayabilmişlerdir. Filme dönecek olursak, filmde bu Toplum Sözleşmesini hiçe sayarak ormanda yaşayan bir aile anlatılıyor. Bu aile, bir yandan Devlet’in yasalarla sağladığı güvenli ortamda yaşarken bir yandan da ormanda yaşayarak özgürlüğünden ödün vermez. Çünkü ormanda yasalar hala geçerli olsa bile varlıkları şehirdeki kadar hissedilmez. The Lobster’da şehre giden topluluk, aynı şehirliler gibi giyinip onlar gibi davranır. Ormanda kendi kurallarına göre, şehirde şehrin kurallarına göre yaşarlar. Bu nedenle ormanda kurdukları topluluk devam edebiliyordu. Captain Fantastic’teki ailenin bu ayrımı yapamaması ve şehrin kurallarına saygı duymamaları, bu aile düzeninin sonunu hazırlamıştır. Hem Devlet’in sağladığı nimetlerden faydalanıp hem de Devlet yokmuş gibi davranmanın yarattığı tezatlık bu sonda etkili olan unsurdur. Socrates hapishanede idam cezasının infaz edilmesini beklerken kendisini kaçırmaya gelen arkadaşı Crito’ya, şehirde yaşayarak şehrin kurallarını kabul ettiğini, şimdi adaletsiz olsa bile, aynı şehrin kurallarına karşı gelemeyeceğini söyleyerek haksız bir şekilde mahkûm edildiği idam cezasını kabul etmiştir.

Captain Fantastic, gerek ilgi çekici konusu gerekse üst düzey sinematografisiyle izlenmeyi hak ediyor. Devlet’ten kaçabilmenin pek de mümkün olmadığı günümüz dünyasında bu tarz “Devlet’ten kaçma” filmleri oldukça yaygın. Captain Fantastic “Hayattan tatmin olamayanlar tatmin olmak için sinemaya gider” sözünü doğrulayan bir yapım.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending