Connect with us

Animasyon

Gerçekliğe Bir Alternatif: Paprika

Yayın tarihi:

-

“Bugün hava rüyalı.”

Filmden bu alıntı ile başlamak istedim yazıya çünkü Satoshi Kon’un 2006 yapımı Paprika’sını nitelemek için “rüyalı” sözünü kullanmak oldukça uygun görünüyor. Paprika, rüya paylaşımı, kaydedilmesi ve tekrar izlenmesinin mümkün olduğu bir gelecekte geçiyor ve rüya-içinde-rüya kurgusu ile ilerliyor; bu sebeple de izleyiciye içinde kaybolmaya hazır bir ortam sunuyor.

“Bir dahinin vücudunda hapsolmuş çocuk” olarak anılan Dr. Tokita, arkadaşları ile rüyalarını paylaşabilir olsa ne kadar güzel olacağını düşünürken işi DC Mini adlı rüya kaydedicisi olarak tanımlayabileceğimiz aleti icat etmeye vardırır. Tokita’nın çocuksuluğu, sorumluluk alamayışı ve hareketlerinin sonuçlarını düşünememesi gibi sebeplerden ötürü DC Mini çalındığında ise içinde filmin başkarakteri olan Chiba Atsuko’nun da bulunduğu psikoterapi grubu, aleti bulabilmek için rüya ile gerçekliğin arasında bir maceraya atılır.

Paprika-2006

DC Mini, rüya paylaşımı ve izlenmesi ile psikoterapi alanında çığır açacak, hastaların doktorlarca daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bir alet olarak görülse de neredeyse her teknolojik alette olduğu gibi “kötü-ellere-düşerse-aman-ne-yaparız” diye düşündürten bir kapasite de barındırıyor. Rüyalarınızın başkaları tarafından izlendiğini, yaratıldığını ve kontrol edildiğini düşünün. Rüya ile gerçek ayrımını yitirebilir, gerçeklikten kopabilirsiniz.

DC Mini’nin taşıdığı tehlikeden haberdar olan ve film boyunca da aleti kurtarabilmek için rüyadan rüyaya koşturan Atsuko karakteri, alet kullanıma henüz açılmamışken bile bu alet ile  insanları tedavi etmeye çalışıyordu. Yalnız bu işi kendi olarak değil, Paprika adında, onun alt benliği olarak görebileceğimiz biri aracılığıyla yapıyordu.

“Rüyalar ve internet birbirine benzemiyor mu? İkisi de bastırılmış bilincin kaçış yeri.”

Hastalarının ona bir internet sitesi aracılığıyla ulaşmasını sağlayan Paprika, rüyalar ve internet arasında böyle bir benzetme yapıyor ve haksız da değil. Gerçek hayattaki bastırılmışlığın internet üzerinde nasıl ortaya çıktığını günümüzde de net bir şekilde gözlemleyebiliriz hepimiz. Atsuko’ya döndüğümüzde ise onun bastırılmışlığının rüyalarında nasıl ortaya çıktığını görmek için Paprika’ya bakmalıyız.

Atsuko, iş arkadaşlarının ona imrenerek ve hatta kıskançlıkla baktığı bir psikoterapist ve alanının en iyisi olarak görülüyor neredeyse. Böyle bir konuma gelebilmesi için elbette çok çalışması gerektiği gibi, kendini bir şekilde kısıtlaması ve bastırması da gerekmiştir şüphesiz. Dış görünüşüne baktığımızda bu durum özellikle belli oluyor. Dümdüz, neredeyse her zaman toplu saçlar, ciddiyetini hep koruyan bakışlar, resmî kıyafetler, döpiyesler… Bunların hepsi düzenin, “her şey benim kontrolümde”nin sembolü. Atsuko, Tokita’ya âşık olmasına rağmen -filmin sonlarında bu durum açıklanana kadar- ona şöyle bir yakınlık göstermek bir kenara dursun, her şeye karşı tamamen hissizmiş gibi bir portre çiziyor. Bu da pek tabii, kadınları sadece hisleriyle erkekleri de beyinleriyle özdeşleştiren zihniyetin sebep olduğu bir tepki onda. Atsuko’nun konumundaki kadınlar genelde erkek gibi davranma, hislerini gizleme, müthiş bir düzen ve ciddiyet içinde bulunma gibi eğilimlerde bulunurlar. Öteki türlü olsa ataerkil zihniyet sebebiyle onu dışarıdan “güçsüz”, “işini bilmeyen”, “işi ile duygularını ayıramayan” olarak niteleyebilir ve ciddiye almayabilirler çünkü. Bu yüzden de Atsuko kendini sınırlama gereği duyuyor.

Paprika’nın görünüşüne baktığımızda ise Atsuko’nun zıddını görüyoruz. Atsuko’nun düz siyah saçlarında onun donukluğunu ve hatta ölülüğünü bulurken Paprika’nın dalgalı kızıl saçlarında hareketliliği, kanın coşkusunu ve hayatı görüyoruz. Paprika spor kıyafet giyiyor ve sıcak, sevecen, rahat bir tutum sergiliyor her zaman. Atsuko’nun bastırdığı ne varsa rüyalar aracılığıyla Paprika’da ortaya çıkmış oluyor.

paprika 1 sinematopya

Paprika’nın benzetmesine dönersek internet ile rüya bağdaştırmasını bir illüzyon ya da alternatif bir gerçeklik oluşturmaları açısından ele alabiliriz. Teknoloji nasıl kullanıldığına bağlı olarak kişiye pek çok yeni alan ve alternatif gerçeklik açabilir. Örneğin siz de bu yazıyı okurken tam olarak dışarıda değilsiniz, başka bir gerçekliktesiniz. Bir internet sitesinde benim adıma oluşturulmuş bir “profil”den yayınlanan, tamamen yalan ile örülmüş olabilecek bir yazı okumaktasınız. Siz de okumayı ve pasifliğinizi kısmen bırakıp buraya, bu gerçekliğe dâhil olarak yazının altına yorum yazabilirsiniz. Peki benim yazdıklarım veya sizin yazdıklarınız bizi tamamen yansıtıyor olur mu yoksa burası bizim Paprika’larımız için de bir özgürlük noktası mı? Bu gereksiz gibi görünen paragrafa girmemin sebebi Satoshi Kon’un filmlerinde teknoloji-modern insan ilişkisi üzerinde çok sık durulması. Reality show’larda, dizilerde, filmlerde bulunan/oynayan insanlar birden değişime uğrayabilir ve gerçeklik algısını yitirebilirler  (Satoshi Kon’un diğer filmleri Perfect Blue ve kısmen de olsa Millennium Actress’te de olduğu gibi) çünkü o dünyaya çekilir, o dünyaca şekillendirilirler; telefonlarına gömülü insanlar karşılarındakilere kendilerinden çok farklı olan profiller sunabilir ve böylece alternatif hayatlar/gerçeklikler oluşturabilirler örneğin. Rüyalardaki gibi.

Rüyalar filmde “insanlık dışı bir gerçeklik dünyasında tek gerçek insani sığınak” olarak tanımlansa da rüyaların ne kadar yıkıcı olabileceğini, ölümlere sebep olabileceğini, kişinin hayatını tamamen değiştirebileceğini görüyoruz. Teknoloji ve internet için de aynı şey geçerli. İnsanlığı ileri götürmek ve geliştirmek için kullanılabilecekleri gibi kişiyi bağımlı hâle getiren, kişiye yapay bir dünya fanusu sunan, yalanlardan ve rol yapmalardan ibaret bir gerçekliğe de dönüşebilirler. Filmde rüya ile gerçeklik birbirine karıştığında suratları cep telefonuna dönüşen insanlar, sokaklarda insan gibi dolaşan beyaz ev eşyaları görüyoruz örneğin. Teknoloji ve bu yapay gerçeklik insanlığa sahip oluyor bir yerden sonra.

Filmin olay örgüsüne geri dönersek DC Mini’nin içeriden biri tarafından çalındığı düşünülüyor ve sonradan öğreniyoruz ki filmde Başkan olarak anılan ve psikoterapi grubunun ve DC Mini’nin geliştirilmesinden sorumlu insanların başında bulunan bir adam çalıyor aleti. Bu adam, Başkan olmasına rağmen düşmüş bir güç imgesi olmaktan öte bir portre çizemiyor çünkü yaşlı biri ve tekerlekli sandalyeye mahkûm yaşıyor. DC Mini’den sorumlu bir insanın onu çalması mantıksız görünebilir ancak bu adam rüyalarda istediği kişi olabileceğinin farkında ve sırf kendi eksikliklerini tamamlayıp mükemmeliyetine ulaşabilmek için bu aleti çalıyor, hem de hırsızları “terörist” olarak nitelemesine rağmen.

Rüyalarda Başkan’ı tekerlekli sandalyede görmüyoruz, önceleri ağaç kökleri gibi bacakları var ve onlar aracılığıyla hareket edebiliyor. Bacak yerine köklerinin olması çok ilginç çünkü kökler-ağaçlar direkt olarak doğa ile ilişkilendirilir fakat Başkan kendi yarattığı bir âlemde bulunuyor dolayısıyla doğallıktan uzak ve zaten insan bedeninin doğallığına karşı köklerinin bulunması yine bir zıtlık oluşturmuş oluyor. Öte yandan kökler, yere tutunmayı sağlamaları açısından kişinin ayakta durma, iktidarı elinde tutma, desteklenme arzusunu da yansıtıyor; ama yine de hareket edememekten yakınan Başkan’ın, ağacı bir yere sabitleyen ve hareket etmesini engelleyen kökleri bacak olarak seçmesi biraz garip. Başkan sonraları ise her şeyi yutan, rüyalardan beslenen, beslendikçe büyüyen ve hatta göğe varan kapkara bir varlığa dönüşüyor.

Bu sırada rüyanın bir parçası olarak dev bir robota dönüşmüş olan Dr. Tokita, Atsuko’yu yutuyor. Paprika da önündeki dev, kapkara Başkan’a baktığında “karanlık-aydınlık, ölüm-yaşam, gerçek-rüya, erkek-kadın” gibi zıtlıkların savaşı zincirinden Başkan’ı yenebilmek için kendisine ihtiyaç olduğunu anlıyor ve Tokita ile Atsuko’yu barındıran rüya yaratısının eksik baharatı paprika olarak onlara katılıyor. (Burada dikkat etmemiz gereken nokta Atsuko’nun bastırılmış kişiliği Paprika olmasa eksik biri sayılması. Güçlü olmak için kişinin kendisi olması gerekiyor.) Bu katılma ile bir yeniden doğuşa tanık oluyoruz ve Atsuko ufak bir kız çocuğu olarak karşımıza çıkıyor, içinde bulunduğu rüyayı yutmaya başladıkça ise büyüyor ve en sonunda Başkan’ı da yutuyor. Başkan’ın kara vücuduna karşılık Atsuko’nunki tabii ki beyaz.

paprika 3 sinematopya

Yaygın kullanıma karşın filmin başkarakterini kadın olarak seçmesi ve Atsuko gibi güçlü ve her şeyin kontrolündeymiş gibi görünen bir kadının bile aslında erkek bakışı sebebiyle kendini nasıl şekillendirmiş ve bastırmış olabileceğini gösterdiği için Satoshi Kon feminist bir yaklaşıma sahip. Atsuko’nun Başkan’ı yendiği sahneyi sadece kadın-erkek savaşı olarak düşünmemek gerekiyor çünkü öyle olunca çok başka yerlere varıyor film. Atsuko, Başkan’ı tek başına değil, Paprika’yı, çocukluğu ve aynı anda bilimi de temsil eden Tokita’yı ve daha nice şeyi içinde barındıran bir rüya varlığının gücüyle yeniyor. Başkan’ın açgözlülüğü, gözünü hırs bürümüşlüğü, tüm dünyayı sırf kendini iyi hissedebilmek için mahvedebilişine karşılık olarak Atsuko’da Paprika’nın varlığı sayesinde kendini bastırmamış özgür bireyin, bilimin, Tokita’nın çocukluğu dolayısıyla kirletilmemişliğin ve saflığın gücü bulunuyor.

Buradan yine filmin alternatif gerçekliğe bakışına geri dönmek istiyorum. Paprika, rüyaları yalnızca internete değil filmlere de benzetiyor. Hepimiz film izlerken hayatımızda bir kere bile olsa “başka bir yerde hissettiğimizi”, “filmin içindeymiş gibi olduğumuzu” söylemişizdir. Filmler izleyeni içine çeken ve onu başka bir yere sürükleyen bir gerçeklik sunabilirler bu açıdan da rüyalara benzerler. Filmde rüya geçiş sahnelerini ara ara sinema perdesinden izliyoruz, Paprika tedavi etmekte olduğu Dedektif Kogawa’nın rüyalarını bir sinemada oturarak izliyor örneğin rüyanın içinde olmasına rağmen. Kogawa’nın rüyalarını da izlediği filmlerden sahneler oluşturuyor genel olarak. Kendisi de gençken bir film çekmiş ve orada bir polisi canlandırıyormuş. Bunu anlatırken de “Rüyam/filmim, gerçeğim oldu,” diyor şu anda dedektif olmasını kastederek. Kişinin rüya-gerçek ilişkisini vurgulayan böyle bir sahne daha var. Atsuko, Paprika’ya “Neden benim sözümü dinlemiyorsun, sen benim parçamsın,” diye soruyor. Paprika ise onu “Senin benim parçam olabileceğin aklına hiç geldi mi,” diyerek yanıtlıyor. Bu alıntılara film boyunca süren gerçeklik-rüya karmaşasını ve hangisinin ne olduğunun kişi tarafından anlaşılamamasını eklediğimizde filmin sonunda internetin/filmin/rüyanın ve gerçeğin ayrımını yapmaya itiliyoruz aslında. Gerçek nedir? Rüya nedir? Bu kavramlar nerede bitip nerede başlar, nerede kesişir, nerede ayrışır?

Son olarak değinmek istediğim şey ise filmin bir anime olması. Film eğer kanlı canlı insanlarla, tanıdık olduğumuz mekânlarda çekilseydi bizim yaşadığımız, içinde bulunduğumuz gerçekliğe benzeyecekti; ancak bize çizim ürünü karakterler ve mekânlar sunarak aktarılanın bize benzerliğini aşıyor ve rüya-film-internet alternatif gerçeklik katmanlarına birini daha eklemiş oluyor.

Melis Baysal

Okumaya Devam Edin
1 Comment

1 Comment

  1. Cal

    24 Temmuz 2020 at 22:10

    çok iyi bir eser hakkında çok iyi bir yazı tebrikler x)

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Analiz

J’ai perdu mon corps(Bedenimi Kaybettim): Ben Buradayım!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Jérémy Clapin, son yapımına kadar kısa metraj animasyonlarıyla tanıdığımız bir yönetmendi. İlk uzun metraj geçişi olduğunu da bu filmi izlerken sık sık hissetmemek işten bile değil. Yönetmenin filmografisinde kronolojik olarak ilerlediğimizde ilk olarak karşımıza 2004 yapımı  Une Histoire Vertébrale çıkıyor. Bu dokuz dakikalık kısa animasyonda, omurgasındaki rahatsızlıktan dolayı boynu hep aşağıya eğilmiş, kambur bir vaziyette yaşamak zorunda kalmış ve bu nedenle de ister istemez ötekileşmiş bir adamı izlemiştik. Dokuz dakikalık bir yapım için bu kısa ve tek boyutlu fikir yeterli olsa da bunun zamanla yetersiz kalacağını göreceğiz.  2008 yılında en bilinen kısası Skhizein ile animasyon meraklılarının dikkâtini çekmişti. On üç dakikalık bu kısada, meteor çarpmasının ardından,astroid değil, kendinden 91 cm uzaklaşan Henry, hayatını bu yeni duruma uydurmaya çalışıyor. Bu yeni durumdan kurtulmak için bir başka  meteoru takip ederken umduğunu bulamıyor ve bu sefer de yerden 75 cm aşağıya iniyordu ki bununla beraber neticede mekansal sınırların da dışına çıkıyordu. Film,  isminin kelime kökenine de uygun olarak bir ayrılma/bölünme içeriğine sahip olmasına rağmen, ötekileşme mesajı gözden kaçmıyordu. Çevredeki insanların bu durumu fark etmemesi ise Henry’nin psikolojik bir “bölünme” içinde olup olmadığını da düşündürtmüştü. Süresinin darlığına rağmen hem önermesini düşündüğümüzde hem de “burada olmak” mesajına yönelttiği odakla, yönetmenin filmografisindeki en keskin yapım gibi duruyor. Palmipedarium(2012), çirkin ördek yavrusunun bir yorumuyla karşımıza çıkmıştı. İlk bakışta diğer ördeklerden farklı olduğunu anladığımız tüysüz, haylice uzun ve yalnız bir hayvanla, babası avcı olan bir çocuğun iletişimine şahit olmuştuk. Üç kısasında da ötekileşmek zorunda kalan karakterlerle ilgilenen yönetmenin fikir üretiminde zengin bir bakış açısı olduğunu, farklı düzlemde ortalıklar da kurduğunu görüyoruz. Bütün bu kısaların yanında son projesi ve ilk uzun metraj denemesi olan Bedenimi Kaybettim, fikrine hayran olup kısırlığından dolayı ısınamadığım bir yapım olarak kaldı. Peki, bu tutmayan kıvamın nedeni neydi?

 

Kısa yapımlarına kıyasla, yola çıkılan önerme ve fikir heveslendirici olmaya devam etse de akışın kat ve kat uzun olması hasebiyle doldurulamayan boşluklar kendini belli ediyor. Kısa film üslubunun yarattığı, olayı sunmak ve duygusal olarak da objektif kalmak tutumu süre uzadığı zaman tavır değiştirmek zorunda kalıyor. Naoufel’in geçmişten gelen travmalarını zaman zaman fakat üstünde fazla durmadan ve duygu derinliğine inmeden sunması yine kısa üslubuna yakın duruşunu gösteriyordu. İlahi bakış açısıyla, mevcut durumu ve geçmişle bağlantı kurulacak dönüşleri her şeyi bilen lakin bu duruma bir tavır da takınmayan bir gözle sundu. Öncelikle animasyon sinemasında, fikrin çok geniş bir yeri olduğu kuşkusuz. Şöyle ki, çokları tarafından sevilen ve sıra dışı minvaldeki hikayesiyle büyük çapta etki yaratan Inside Out(2015), zihnin işleyişine sunduğu farklı yaklaşımla meraka gark etmişti. Bunu yaparken de hikayesini tek bir çıkıştan ilerletmeden katmanlaştırması sayesinde film, kurak kalmadan sonuna kadar merak duygusunu hareketli tutmayı başarmıştı. Kısa metrajda, fikrin orijinalliği seyirciyi on küsur dakika boyunca dikkatte tutabilir fakat sürenin bir saatler üzerine çıkması durumunda izleyicinin tek katmanlı bir akışta merakını sıcak tutması zorlaşıyor. Bu bağlamda vücudunu arayan bir elin macerası ve eş zamanlı olarak sahibinin hikayesi filmin süresini doldurmaya yetmiyor. Kahramanın ve hikayenin kesişim noktasını uzun süreye yaymaya çalışması da sonu geciktirmeye yönelik olsa da tatmin etmiyor. Bir saatin üzerinde bir başka animasyon, Le Tableau(2011) da dikkat çekici bir önermeyle kendine çeken bir yapımdı ve fakat kısır bir akışa sahip değildi. 2012 yapımı Le Magasin des Suicides, intihar hizmeti veren bir dükkanı işleten bir ailenin yeni bebeğinin, ailenin gotik tarzının dışında bir neşeye sahip olması bir çatışma yaratarak filmi sürüklemeye yetmişti. Bedenimi Kaybettim filminin süresinin kurbanı olduğunu düşünmekten öteye gidemiyorum tüm bu nedenlerden dolayı. Kağıt üstünde çok heyecanlandıran bir iş olsa da perdede karşımıza çıkanın gerilmeye çalışılıp durulan bir hikayeden öteye gidemediğini fark etmemek güç.

Okumaya Devam Edin

Animasyon

Mistik Bir Animasyon: When Marnie Was There

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Animasyon türündeki yapımların senarist ve yönetmenlere sağladığı en büyük artı kuşkusuz ki insanın doğası gereği sahip olduğu imkansızlıkları aşma fırsatı sunuyor olması. Öyle ki filmler, sinema sektöründeki gelişmelere, kamera ve çekim hilelerine karşın hala daha yeterince özgür değiller. İnsanın fiziksel imkansızlıkları ve yetersizlikleri, birçok açıdan senaristleri zorlarken, animasyon dünyası, yani çizgiler böylesi sınırlarla kısıtlanmamıştır. Kısacası bir animasyonda karakterler özgürdür.

Animasyon türünün en yeni örneklerinden olan When Marnie Was There, hayal gücünün sınırsızlığı ve hayatın gerçekleri arasındaki belirsiz bölgede kendine yer edinmiş bir yapım. Bunalımları olan genç bir kızın, tatilde tanıştığı gizemli arkadaşıyla başlayan iyileşme sürecini anlatan film ilk bakışta her ne kadar ergenliğin yarattığı sorunlar üzerine kurulmuş gibi görünse de aslında gençlik üzerinden genel anlamda kendini tanımayı, kendi varoluşunu keşfedip onu kabullenmeyi anlatıyor.

Filmin ilk anından itibaren içine kapanık bir kız olan, kendi tabiriyle de herkesin içinde olduğu çemberin dışında kalan Anna, doktorunun tavsiyesi üzerine koruyucu annesi tarafından astım krizlerinin nüksetmeyeceği bir yere, taşraya gönderilir. Şehir hayatından ve şehirdeki insanlardan haz etmeyen Anna, yanında kaldığı Bay ve Bayan Oiwa’nın sunduğu özgürlükten faydalanarak alışık olmadığı üzere kasabayı gezmeye karar verir. Gezintisi sırasında bataklık –ki bizim anladığımız anlamdaki çamur yığını değil– yanındaki köşkün varlığını keşfeder ve ona hayran kalır. Kimsesiz olan köşkün etrafında geçirdiği vaktin farkına varmayan Anna, kabaran deniz karşısında mahsur kalır ancak kasabanın sessiz adamı tarafından kayıkla kurtarılır. Kendine tanıdık gelmeyen bu maceraya karşın hayranlığına yenik düşen Anna, ummadık ve beklenmedik bir şekilde rüyalarında beliren kızın tıpatıp benzeriyle köşkte karşılaşır. Gizemini algılayamasa da varlığından hoşnut olduğu arkadaşı Marnie ile birlikte kabuğundan sıyrılmaya başlamasına rağmen, Marnie’nin bir var bir yok oluşlarına bir türlü anlam veremez ve sonunda da ikilinin arasındaki ilişki karmaşıklaşır.

Filmin anlatımı bir animasyon için fazlasıyla basit. İnsana beklediği karmaşayı, görmek istediği süslü dünyayı sunmayan When Marnie Was There, bu noktada animasyonun işlevselliğine dair insanı düşünmeye davet ediyor. Genellikle animasyonların imkansızlık ve sınırları aşmaya yönelik olduğu algısına karşı koyan film, gerçek-olmayan bir dünyanın gerçekten-kopuk-olmak-zorunda-olmadığını hatırlatıyor. Buna rağmen yönetmenin tercihleriyle ilgili olarak geçişler arasındaki kopukluklar filmde bir karmaşa yaratıyor ki bunun yapımın animasyon olup olmamasıyla bir alakası olmadığını belirtmek gerekli. Senaryosu da yine yönetmenin tercihinde olduğu gibi karışıklıklara, anlaşmazlıklara sebep oluyor. Kimi yerlerdeki ucu açık geçişleriyle, seyirciyi boşluğa düşüren dayatmalarıyla filme odaklanmayı zorlaştırıyor.

When Marnie Was There’de birçok karakter olmasına karşın bir kısmına dair bilgiler yetersiz, bir kısmı ise hikaye sürecinde gereksiz. Bunlardan belki de ilki, film boyunca sessizliğini koruyan Toichi, yani kayıkçı. Her ne kadar filmde kayık ve kayıkçının önemi büyük de olsa, bu önemli karakteri öylece susturmak gerçekten de hikayeyi bir noktada zayıflatıyor. Özellikle de seyircinin filme katılması ve filmdeki olayları anlamasını kolaylaştırma aşamasında önemli bir rol üstlenebilecekken böylesi bir görevin kendisine verilmemesi hayal kırıklığı yaratıyor. İkinci olarak hikayedeki ressam kadın ve Anna’nın onunla ilişkisi yine yetersiz. Anna’nın resme olan merakı, yeteneği de göz önünde bulundurulduğunda ilişkilerinin daha faydalı, birbirine katkı sağlayan bir düzlemde olması, sanırım seyirciyi daha çok memnun ederdi. Yetersiz olan bir diğer karakter ise Sayaka. Evet, bir noktada hikaye için önemli bir karakter gibi görünse de hikayenin akışı dikkate alındığında havada kalıyor.

when marnie was there sinematopya 2

Örgüdeki diğer karakterlere ve bu karakterlerin temsillerine bakmak gerekirse Anna’nın koruyucu annesi, sıfatından da anlaşıldığı üzere hem Anna’nın öz annesi değil hem de koruyucu bir niteliğe sahip. Türk ailelerinin tanıdığı evhamlı karakterlerden biri. Oiwa Ailesi ise taşrada yaşayan bir ikili olarak mensuplar üzerine fazla düşmeyen çok yönlü ve rahat bir yapıya, çocukların kendilerini tanımalarına müsaade eden bir düşünce yapısına sahip. Zaten Anna’nın gelişimindeki temel etkenlerden biri de Oiwaların çocukları kendi hallerine bırakmaları. Filmin en önemli karakteri olan Marnie ise Anna’nın istediği niteliklere sahip: Eğlenceli, bilgili, konuşkan, neşeli, gizemli ve hepsinden önemlisi sadık bir arkadaş. Bütün bu özellikleriyle de Anna’ya bir anlamda örnek olarak, Anna’nın idolü ve hayranlık duyduğu biri haline geliyor.

Marnie’nin gizemine değinmek gerekirse film boyunca aklıma gelen düşünceleri saymam sanırım yeterli olacaktır: Marnie’nin bir hayalet olduğu (filmin fantastik boyutu), Anna’nın şizofren olabileceği (Fight Club-vari bir serüven) ve tamamen tesadüfler üzerine kurulu olması (Usual Suspects) aklımda sürekli olarak dönen üç ana fikirdi. İzleyicide böyle bir algı yaratması açısından ve bütün ipuçlarına rağmen yeni ihtimaller sunuyor oluşuyla film “ilginç” olarak nitelendirilebilir. Bu gizemin ve düşünce yoğunluğunun diğer karakterler üzerinde de belli başlı noktalardan (örneğin ressam kadın ve Toichi) sürdürülüyor olması izleyici düşünmeye teşvik ediyor. When Marnie Was There’e ilişkin son olarak söyleyebilirim ki Doğu’nun mistik dünya ve anlayışını başarıyla yansıtan bir eser olmuş.

Okumaya Devam Edin

Animasyon

World of Tomorrow

Yayın tarihi:

-

Yazar:

World of Tomorrow’u seyretmek için sayfanın sonuna gidebilirsiniz.

Oscar adayı, onlarca (hatta yüzlerce) ödül sahibi Don Hertzfeldt’i minimalist animasyonları vesilesi ile tanıyoruz. Her seferinde çıtayı yükseklere diken sinemacıyı, bir yönetmen olarak auteur bandına ilerleten son eseri World of Tomorrow da minimalizm ile fütürizmi harmanlayıp, romantizmin sularında gezinerek yüzeye çıkan hayranlık uyandırıcı bir film. Karakterlerini, deyim yerindeyse çöp adamlar şeklinde, bizzat elleriyle çizen Hertzfeldt, World of Tomorrow’un yapım sürecinden bahsederken ilk kez bir tablet bilgisayarda çizim yaptığının altını çizerek anlatmaya başlıyor.

world of tomorrow sinematopya 3

World of Tomorrow’da iki Emily’nin hikayesini seyrediyoruz. Esasında her ikisi de aynı Emily; farklı bedenlerde hayat bulmuş olmalarının sebebi farklı zaman dilimine ait olmaları. Yakın gelecekte insanlar ölümsüzlüğe erişebilmek için kendi klonlarını yaratma yetisine sahip ve bu klonlara tüm anılarını aktarıyorlar. Tabii bu noktaya gelene kadar insanoğlu başka metotlar da denemiş, misal kendi bedenlerinin uzuvlarını bir takım makinelere monte ederek bu şekilde yaşamaya devam etme umudunu korumuş ya da insanlar hatıralarını kutulara hapsedip uzaya göndermiş. Nihai olarak klonlamanın ve anıları bir zihinden diğerine aktarmanın yolu bulunmuş olacak ki, yüzlerce sene ileriden, kıyametin kopmasından hemen önce Emily Prime‘ı ziyaret eden Emily’yi görme imkanımız oluyor. Şimdi kullandığımız internete benzer bir ağ yapısı olan outernet’i geliştiren insanoğlu, böylelikle zihinler arasında veri aktarımı yapabiliyor ve bir diğer zihni, hatıralarıyla ve tüm mahremiyetiyle ziyaret etme şansına sahip oluyor. Gelecekten gelen Emily de, Emily Prime‘ın zamanına gelerek hem onun hatıralarına tüm yaşamını etkileyecek birkaç dakika bırakıyor, hem de tüm insanlık ile dünya üzerinden yok olmadan önce zihninde canlandıracağı özel bir hatırayı küçük kızdan kendine aktarıyor.

world of tomorrow sinematopya 1

Hertzfeldt’in her yönüyle bir bilim-kurgu (gün gelecek ve bu oksimoron tabir yerini daha akılcı bir şeye bırakacak) harikası olan World of Tomorrow’unun her anı tahmin edemeyeceğiniz kadar fazla detay barındırıyor. Bu filmi bir günde yediğiniz üç öğün yemek gibi, düzenli aralıklarla tekrar ve tekrar seyretme gerekliliği de bu noktadan kaynaklanıyor. Öyle ki filmi gelişigüzel bir saniyede durdurduğunuzda, karşınıza alıp uzun süre üzerinde düşüneceğiniz imgeler beliriveriyor. Bir de bu imgelerin hareketli halinde sözlü katılımcılar var. Gelecekten gelen Emily’nin (bir ilüstratör olan Julia Pott tarafından seslendiriliyor) sözleri seyirciyi ne kadar düşünmeye itiyorsa Emily Prime‘ın (Hertzfeldt’in çok nadiren görebildiği dört yaşındaki yeğeni tarafından gelişigüzel bir kayıt altında seslendiriliyor) sayıkladığı üç beş hece bütünü de o kadar eğlendiriyor. Hertzfeldt’in filmlerinin vazgeçilmez gelişigüzel ve absürt mizahi atmosferi, World of Tomorrow’da da temel olarak bu şekilde kendini gösteriyor. Fakat filmin geneline yayılan bazı detaylar, bu mizahı zaman zaman distopik ve genelde de şaşırtıcı bir takım olgularla destekliyor. Örneğin Emily, küçük kıza hatıralarını anlatırken diğer insanların anılarını kullanarak açtığı sergiden bahsediyor. Öte yandan Ay’da ışığa bağımlı çalışan bir takım robotların yöneticiliğini yaptığı zamandan bahsederken bir anda genç kadının bir taşa aşık olduğunu öğreniyor ve onun kısa hikayesini dinliyoruz. World of Tomorrow, bunlar gibi aslında absürt görünen fakat her biri günümüz dünyasına ve muhtemel geleceğimize birer taşlama niteliği taşıyan ayrıntılarla bezeli. Hertzfeldt’in zekasına daha iyi adapte olabilmek adına da, daha önce bahsettiğim gibi bu kısa animasyonu belli aralıklarla, her seferinde başka detaylara odaklanmaya çalışarak seyretmek gerekiyor.

world of tomorrow sinematopya 5

Film, replikleri açısından da pek çok yönüyle efsanevi olmaya aday. Emily, gelecekten baktığı pencereden Emily Prime‘a “Sen hayattasın, yaşıyorsun; ve bu açıdan da herkesin gıpta ettiği kişisin” derken aslında seyrettiğimiz/seyredeceğimiz masalın hüzün dolu olduğunun sinyallerini veriyor. Kendisinin ve kendinden önceki Emily klonlarının yaşadığı hayatın küçük parçalarını Emily Prime’a gösterirken de bunu kanıtlıyor. Hele de “Üzüntülü olduğum için kendimle gurur duyuyorum çünkü bu beni daha canlı hissettiriyor” dediğinde, ölüme mahkum biri olarak ne kadar çaresiz olduğunu anladığımızda durup bir kez daha düşünüyoruz. Öte yandan bu melankolik yapıyı tiye almayı da biliyor Hertzfeldt. Emily’nin Ay’daki robotlarının yazdığı şiir (Işık hayattır. Robotlar hareket etmeli. Yürü robot yürü. Ama neden? Yürü yürü yürü. Robot sonsuza dek yürü.), duyduğumuz anda yüzümüzde anlamsız bir tebessüm oluştursa da hayatın anlamını bulamadan kıyamet gününe ulaşan insanların kendi ürettikleri makinelerin dahi varoluşsal bir arayış içinde olduklarını fark ettiğimiz anda Hertzfeldt’in önünde bir kez daha şapka çıkarıyoruz.

world of tomorrow sinematopya 2

World of Tomorrow’u art arda seyredebilmeniz için, yasal olmayan yollardan da olsa filmi paylaşma ihtiyacı hissettim. Zira benim kafamda hala bazı soru işaretleri var. Gelecekten gelen Emily, herkesin isteyebileceği tarzda bir ölümle kıyameti karşılayabilmek adına Emily Prime’dan değerli bir hatırayı çalarken küçük kıza da aslında sonsuza dek unutamayacağı bir anı bırakmış oluyor. Fakat filmin herhangi bir noktasında Emily’nin çocukluk çağında yaşadığı bu hayalsi gerçekliğin zihninde yer edindiğine dair bir detay bulamadım. Gerçi öyle ki, kendi sözümün altında ezilmemek adına bu dahiyane filmi tekrar ve tekrar seyretmeye devam etmeliyim. Eminim ki Hertzfeldt bir gün bu sorumu yanıtlarken bir yenisini beynime sokacak ve sonu olmayan bir çıkmazın içinde, World of Tomorrow’un içinde kaybolacağım. Darısı başınıza!

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending