Connect with us

Dünya Sineması

Gloria

Yayın tarihi:

-

Gün geçtikçe büyüyen ve uzun süredir de kendine hayran bırakan Güney Amerika sineması en son geçtiğimiz sene Pablo Larrain imzalı No ile sinemaseverleri büyülemişti. Larrain’in hemşehrisi ve ülkesi Şili’de bilinen bir sinemacı olan Sebastian Lelio imzalı Gloria da aynı görevi içinde bulunduğumuz sezon dahilinde görmeye hazırlanıyor. Şili’nin süregelen çalkantılı politik ve sosyal dönüşümlerinden yola çıkan iki filmin benzer yönleri bununla sınırlı kalsın, Gloria ikinci baharını yaşayan bir kadının öyküsüne odaklanıyor. Aralarda yapılan sosyopolitik göndermeler dikkat çekse de Gloria, isminden de anlaşılacağı üzere bir kadın; daha dürüst olmak gerekirse kadınlığın filmi.

Gürültülü bir müziğin çaldığı bir bar sahnesiyle açılan Gloria, daha ilk saniyelerinde anlatacakları yönünde büyük mesajlar veriyor. Yaşı kemale ermiş yahut orta yaşı geçmiş insanların bir arada eğlendiği; fakat televizyon ve sinemanın zihnimizde oluşturduğu seviyeli çerçeveden çok uzak bir mekanda başlıyor film. Hemen dikkatler, yalnız başına duran olgun ve hayli alımlı bir kadının üzerine çekiliyor. Kadın oturduğu yerden kalkıyor ve dans pistinin ortasına geçip, çoğumuzun gençlikte dahi cesaret edemediğini yaparak bedenini müziğin ruhuna teslim ediyor. Kadının düşünceli bakışlarından vazgeçip kendini bu denli salması, o anda seyirci için bir başka malzemeyi doğuruyor: Bu kadın neler yaşamış olabilir?

Eşinden seneler önce ayrılan Gloria, iki çocuğuyla da pek yakın olmayan ve tek başına bir apartman dairesinde yaşayan bir kadın. Akıllarda yer edinmiş klişe tiplemenin aksine oldukça canlı, heyecanlı ve ikinci baharını yaşamaya hazır ve istekli bir portre çiziyor. Bu amaç doğrultusunda tanıştığı eski deniz subayı, şimdinin eğlence parkı sahibi Rodolfo ile yakınlaşıyor. Onu sevmiyor ya da aşık olmuyor fakat kendisinin de anlam veremediği bir biçimde bağlanıyor. Belki ne çevresine ne de seyirciye yansıtmadığı boşlukları doldurmak için bir araç olarak görüyor bu adamı, belki de vakit geçirmek ya da cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıp atacağı herhangi bir beden. Ne Gloria ne de filmin yönetmeni Lelio bu ikilem üzerinde fazla durmayı tercih etmiyor. Cesur bir kadının hayatına yeni bir ivme kazandırmaya çalışıyormuş gibi yansıtılan portresini aslında ilk baharını yaşayan ve onca kaybı varmış gibi gözükmesine rağmen hayatında hiçbir değişiklik hissetmeyen/hissettirmeyen bir kadın olarak resmediyorlar.

14322_1366248990_477_14322

Gloria’nın belli bir kalıba sokmakta zorlanılan hikayesini seyrederken seyircinin pek çok konuda seçim yapması mümkün gözükmüyor. Yönetmenin yarattığı bu karaktere karşı ne hissetmemiz gerektiğini kestirmek bir hayli zor. Bazen ona acımamız gerektiğini düşünürken, zihnin bunu sorguladığı sırada Lelio ters köşeye yatırıyor. Aynı şekilde Gloria’nın başına gelen hiçbir şey için sevinemiyor seyirci. Bunlara rağmen film boyunca bir umutsuzluk bulutunun rengarenk ana karakterin üstüne çökmüş olduğunu hissetmek ise malum kararsızlıklar kadar zor değil. Lelio’nun filminin doyumsuz bir tat bıraktığını düşünmemin başlıca sebebi de bu zaten; Gloria, seyircini tek bir çizgi üzerinden idare etmek için uğraşmaktansa ona bir düzlem sunmayı ve doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etme işini sonraya bırakmayı vaat ediyor.

Yardımcı karakterlerin zaman zaman olay örgüsüne dahil olduğu filmin tümünü Gloria’ya hayat veren Paulina Garcia sırtında götürüyor desek yeridir. Lelio’nun yaptığının zor bir film olduğu gayet açık ve bu zorluğun üstesinden gelen tek kişinin yönetmen olmadığını görmek Garcia’ya yaklaşık iki saat boyunca (hatta film bittikten sonra) hayranlığı üst seviyede tutmak için fazlasıyla yeterli bir sebep. Karakterini içselleştiriyor ve onu oynamaktan ziyade bizzat yaşıyor. Bu durum tek başına her performans için bir iyilik kriteri doğurmaz elbet fakat söz konusu karakterin omuzlarında başarılı bir eserin tüm yükü varsa işler büyük oranda değişir.

Bu sene Şili adına Oscar yarışına katılan Gloria, hiç şüphe yok ki ülkenin iki sene üst üste yabancı dilde en iyi film kategorisinde adaylık elde etmesine neden olacak derecede iddialı bir yapım. Sebastian Lelio’nun hiçbir tabudan kaçınmayarak, cesurluğunu konuşturduğu bu filmi daha uzun seneler boyunca dillerde ve zihinlerde kendine yer edinmeyi başaracaktır. Yaşlı insan algısını kökten değiştirmek konusunda kendine güvenen film sayısının ne kadar olduğunu düşününce muhtemelen tahmin edilenden de fazla olacak bu süre.

Okumaya Devam Edin

Dünya Sineması

Boyalı Kuş: Çıldırışın Anaforunda

Yayın tarihi:

-

Yazar:

‘’Gözümde kötü ruhların işlerini nasıl yürüttüklerini canlandırmaya çalıştım. Tıpkı sürülmüş tarlalar gibiydi insan aklı ve ruhu, iblisler kötülük tohumlarını dur durak bilmeden işte bu hazır bekleyen tarlalara ekiyorlardı. Şayet bu tohumlar filizlenirse, onlar da gerekli bütün yardımı sunuyordu o insana, tabii ki bu yardımın bencilce amaçlarla kullanılarak diğerlerine zarar vermesi şartıyla. Şeytanla anlaşma imzaladığı andan başlayarak o kişi etrafına daha fazla mutsuzluk, kötülük, dert, bela ve ıstırap saçmak zorundaydı…’’

Jerzy Kosinski / Boyalı Kuş / s.160

Jerzy Kosinski ve ‘’Boyalı Kuş’’un Laneti

II.Dünya Savaşı’nın başlarında Nazilerin Polonya’yı işgal edeceği haberleri gelmeye başlayınca Jerzy’in Nazi karşıtı babası kendi Yahudi kimliklerini gizlemek için soyadlarını değiştirir ve Hristiyan olur. Böylelikle savaş boyunca ailesiyle hayatta kalma şansının arttıcağna inanır fakat Nazilerin gittikleri her yerde yaptıkları katliamlar onları Jerzy’nin hayatı için büyük endişelere ve korkulara sevk eder. Bunun üzerine savaş boyunca güvende kalması için Jerzy’i kitapta da belirtildiği gibi Orta Avrupa’nın büyük bir şehrinin uzak bir köyüne gönderirler. Savaşın kargaşası sırasında ailesi Jerzy’i beraber gönderdikleri adamın da izini kaybeder. Adam, Jerzy’i henüz altı yaşındayken kendisine bakması için köydeki yaşlı bir kadına emanet eder fakat iki ay sonra yaşlı kadın ölür. Sandalyede öylece duran yaşlı kadının öldüğünü bile anlayamayacak kadar küçük olan Jerzy artık kimsesiz ve savunmasız bir şekilde medeniyetten çok uzak olan köylülerin ve savaşın barbarlığı içinde dehşetengiz olaylara tanık olur, gittiği her yerde dışlanır ve akıl almayacak türlü işkencelere maruz kalır. Jerzy Kosinski’nin bu yaşadığı ve tanık olduğu savaş yıllarını kaleme almasıyla da ‘’Boyalı Kuş’’ ortaya çıkar. ‘’Boyalı Kuş’’ yayınlandığı andan itibaren Jerz Kosinski âdeta tüm şimşekleri kendi üzerine çeker. Ülkesi Polonya tarafından ülkesini aşağıladığı ve komünizmi kötülemek için CIA tarafından desteklendiği iddia edilerek vatan haini ilan edilir. Amerika’da yaşayan Kosinski her gün ölüm tehditleri almaya başlar, sokakta onu gören Polonyalılarca hakarete maruz kalır hatta evine kadar onu öldürmek için gelen iki kişiye de kitabın kendisine çok benzeyen kuzeni tarafından yazıldığını söyleyerek onları sakinleştirir sonrasında silahını çekerek onları evden dışarı atar. Bu olaydan sonra Polonya’da yaşayan, kanserin pençesindeki annesinin evi defalarca taşlanır. Annesi de ölümle burun buruna gelir. Bu saldırılar bir yandan devam ederken bu sefer de Amerika’daki bazı araştırmacıların ve edebiyatçıların bir kısmı Boyalı Kuş’un aslında çalıntı bir eser olduğunu iddia ederken bir kısmı da Kosinski’ninyalancı olduğunu, savaş boyunca ailesinden asla ayrılmadığını ve yazdıklarının tamamen hastalıklı bir aklın fantezileri, hayal ürünü olduğunu dile getirirler. Kosinski’ye ve Boyalı Kuş’a yapılan yoğun saldırlar artık gerçekten de Kosinski’yi kitabındaki çocuk gibi âdeta boyalı kuşa dönüştürmüştür. Kendi ülkesinde istenmeyen kişi ilan edilmiştir. Kosinski’nin ülkesi tarafından gördüğü muamele, eserinin çalıntı olduğuyla ve Boyalı Kuş ‘ta anlatılanların aslında hiç yaşanmadığıyla ilgili yapılan uzun karalama çalışmaları, büyük bir zenginliğe ve dünya çapında bir üne kavuşmasına rağmen Kosinski’nin huzurunu kaçırmış ve Jerz Kosinski 3 Mayıs 1991 tarihinde 57 yaşındayken banyoda kafasına bir poşet geçirip intihar ederek yaşamını son vermiştir. Kosinski, Boyalı Kuş’un basımının 10. yılına ithafen yazdığı son söz bölümünde “Eğer olabilecekleri daha önceden görseydim, Boyalı Kuş’u asla yazmazdım.” diyerek ruh hâlini de kısaca özetlemiştir. Boyalı Kuş yazıldığı dönemde yapılan olumsuz eleştirilere rağmen kitabın bir şaheser olduğunu, Kosinski’nin bir edebiyat dehası olduğunu dile getirenler de olmuştur. Boyalı Kuş’u övenler arasında sinema duayeni Luis Buñuel de vardır. Luis Buñuel, ‘’Hiçbir kitabın üzerimde bu kadar güçlü bir etki bıraktığını düşünmüyorum. Gerçekçilikten daha fazlası.Kâbus ve korkular dünyasına bir yolculuk.’’ sözleriyle Kosinski’ye olan hayranlığını dile getirmiştir. Kosinski, ‘’Boyalı Kuş’’un beyaz perdeye aktarılmasına sıcak bakmadığını fakat bu konuda Luis Buñuel’in ve Fellini’nin kitabı sinemaya uyarlamasına sıcak baktığı da söylenir. Boyalı Kuş’un yayınlanmasının üzerinden 55 yıl geçtikten sonra kitap nihayet Çek yönetmen Václav Marhoul’un yoğun çabaları sonucu sinemaya uyarlandı. Yoğun çabaları diyorum çünkü kitabın telif haklarını almak, zorlu doğa koşulları ve üç yılda on yedi kez yazılıp değiştirilen senaryo çalışmaları gibi birçok sorundan dolayı filmin tamamlanması 11 yıl sürmüş. Dünya prömiyerini 2019 Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve 2019 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde Özel Sunumlar bölümünde gösterime giren ‘’Boyalı Kuş‘’ filmi Çek Lions’da En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ve “Olağanüstü Görsel-İşitsel Başarı” dahil yedi ödül kazandı. Filmin ayrıca 76. Venedik Film Festivali – UNICEF ödülünü kazandığını, başka festivallerden de çeşitli ödüller kazandığını belirtelim.

‘’Çocuklar ırk ve din bilmezler, insan ayrımı yapmazlar, ölçütleri sevgidir. Nefreti
büyüklerden öğrenirler.‘’(Florence Nightingale)

‘’Boyalı Kuş‘’ kitabını okuduktan sonra aslında Václav Marhoul'un bu kitabı sinemaya uyarlayarak çok büyük bir risk aldığını ve bu riski de herkesin kolay kolay alamayacağını rahatlıkla söyleyebilirim çünkü ‘’Boyalı Kuş’’ romanında yaşam öyküsü anlatılan çocuğun tanık olduğu olaylar ve çocuğun başından geçenler yeryüzünün en iğrenç, insanlığın özellikle de savaş yıllarında ne kadar alçalabileceğini, barbarlaşabileceğini gösteren en aşağılık ve dehşetengiz eylemlerdir. Zoofili, pedofili, ensest ve insanın insana, insanın hayvana uyguladığı daha nice barbarlıkla dolu şiddet ve istismar eylemleri gibi konuları barındıran ve okurken bile sizde defalarca tiksinti duygusu uyandıran bir kitabı sinemaya uyarlamak âdeta tehlikeli sularda yüzmekle eşdeğerdir fakat Václav Marhoul’un, sanat ve teknik ekibinin on bir yıllık kılı kırk yararcasına yaptığı titiz çalışmayla ‘’Boyalı Kuş’’u ana hatlarıyla büyük ölçüde sinematik evrene uyarlamayı başardığı söylenebilir. Film ana karakterimiz olan çocuğun (Petr Kotlár ) savaş boyunca yaşadığı ve tanık olduğu olayları epizodik bir yapıyla ve siyah beyaz renk paletiyle anlatırken filmdeki her bölümün ismi kötülüklerle yoğrulmuş bir coğrafyada çocuğun kendisine güvenli bir sığınak ararkenki yolculuğu sırasında karşılaştığı kişilerden oluşur. 169 dakikalık uzun süresine rağmen filmde toplam dokuz dakikalık bir diyaloğun olması ve müziğin nerdeyse hiç kullanılmaması yönetmenin filmi minimalist bir şekilde kurgulamayı tercih ederek savaşın manzarasını ve savaşın ortasındaki küçük bir çocuğun savruluşlarını, yaşadığı fiziksel ve ruhsal değişimleri otantik bir dünya yaratmaya çalışarak anlattığını görürüz. Film uzun olmasına ve ilk sekansından itibaren çocuğun yolculuğu sırasında hep tekrar eden şiddet ve cinsel istismar eylemleri bizde bir tiksinti duygusu yaratsa da bize sıkıntı ve bıkkınlık hali vermez. Bunda filmin sinematografisinin çok büyük payı olduğunu söyleyebiliriz. Filmin her karesinde kadraja alınan her şeyin titizlikle çekilerek, her bir sekansın bir resim tablosuna dönüşmesinde görüntü yönetmeni Vladimír Smutný’un usta dokunuşlarını görürüz, hissederiz. Filmdeki muhteşem sinematografi sayesinde çocuğun ötekileştirme yüzünden yaşadığı yabancılaşma ve ıssızlık duygusu doğayla kusursuz bir bütünlük içinde anlatılır. Filmin geçtiği coğrafyada karşımıza çıkarılan özellikle de sonbahar ve kış mevsimi; ağır doğa şartları çoğunlukla yavaş ve statik çekimler eşliğinde kasvetli bir şekilde çocuğun yolculuğunu ayrıca eziyete dönüştüren bir karakter gibi sunulur. Filmin her sekansında insanlar ve doğa zamanın içinde bir bütün olarak dondurulmuş, yakalanmış anlardan oluşan birer tablo veya kartpostal gibi sunulur. Bu muazzam şiirsel sinematografi bizi esir alır ve sanatsal anlamda bizde haz ve hayranlık uyandıran manzaralar çocuğun uğradığı her bir cehennem durağında yaşadığı, tanık olduğu vahşetin sertliğine  rağmen bizi de çocukla beraber sürüklemeye devam eder.

Filmin sinematografisi demişken filmin çekilen sekanslarından oluşan fotoğrafların kitaplaştırılarak Çekya’da basıldığını belirtmek isterim. Václav Marhoul, İtalyan Yeni Gerçekçi yönetmen Vittorio De Sica’nın filmlerinden ilham aldığını belirtir. ‘’Boyalı Kuş’’ta da bu ilhamın izlerini çocuğun öyküsünü hayata ayna tutarak anlatmaya çalışmasında görüyoruz. Ayrıca Marhoul’un ‘’Boyalı Kuşu’’nun Beyaz Rusya, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya sinemasından František Vláčil (Marketa Lazarova), Tarkovski(İvan’ın Çocukluğu, Andrei Rublev), Bela Tarr ( Satantango), Paweł Pawlikowski(Ida), Elem Klimov (Gel ve Gör) gibi usta yönetmenlerin hem sinematografik, hem tematik açıdan benzerlikler taşıdığını görürüz. Belirttiğim filmlerden ‘’Gel ve Gör’’ filminin dışındakilerin hepsi siyah beyaz çekilen filmlerdir. Hepsinde keskin ve sert fırtınalar eşliğinde sonbahar ve kış manzaraları; sağında veya solunda sadece bir iki ağacın bulunduğu uzun ve sisli yollar; insanın yabancılaşmasını, ıssızlığını yansıtacak şekilde kullanılmıştır. Bu siyah beyaz filmlerde de mekan olarak genellikle taşra seçilmiştir. Yer bazen bir kasaba bazen de bir köydür. Ayrıca belirttiğim filmlerin tamamı taşradaki insan ilişkilerini birçok karakter üzerinden mercek altına alan filmlerdir. Boyalı Kuş’u izlerken Vláčil’in ‘’Marketa Lazarova’’sındaki çetin bir doğada insanların hayatta kalmak için birbirleriyle giriştikleri iktidar mücadeleleri, Tarr’ın ‘’Satantangosun’’da ölü kedisini kucağında uzun bir yol boyunca taşıyan çocuk; Tarkovski’nin ‘’İva’nın Çocukluğu’’ filminde ana karakter olan çocuğun Rus askerlerle kuruduğu dostluk ve ‘’Andrei Rublev’’de Kazakların bir köyü barbarca yağmaladığı sekans; Pawlikowski’nin ‘’Ida’’sının yaşadığı ruhsal çalkantılara eşlik eden kış manzaraları ve özellikle de Elem Klimov’un ‘’Gel ve Gör’’ündeki ana karakter olan çocuğun savaşta gördükleri karşısında kırışıklıklarla dolan yüzü zihnimde canlandı. Bu filmler arasında ‘’Gel ve Gör’’ün diğer filmlere göre tematik açıdan ve kurgu açısından ‘’Boyalı Kuş’’la en fazla benzerlik taşıyan film olduğunu çok net görebiliyoruz.

Saydığım bu filmlerden yola çıkarak da Václav Marhoul’un ‘’Boyalı Kuş’’la Orta Avrupa sinemasının geçmişinin zengin mirasından, birçok karakteristik özelliğinden faydalanarak gelecekte kendine has, yeni bir sinema dili oluşturmaya çalıştığı rahatlıkla söylenebilir. Filmin oyunculuklarına baktığımızda ise çocuk oyuncu Petr Kotlár’ın hiçbir oyunculuk deneyimi olmamasına karşın iyi bir performans ortaya koyduğunu görüyoruz. Film boyunca çocuğa bir çocuk psikiyatristi doktorunun da eşlik ettiğini de belirteyim. Filmin figüranlarından ana karakterlerine kadar herkesin gerçekçi oyunculuğu sayesinde filmin geçtiği dönem, toplumun sosyolojik ve kültürel yapısına dair zihnimizde çok belirgin bir tasvir oluşuyor. Filmin bölümlerinin, isimleri üzerine kurulduğu karakterleri canlandıran Stellan Skarsgård, Barry Pepper, Harvey Keitel, Udo Kier, Julian Sands, Lech Dyblik, Jitka Cvancarova, Aleksey Kravchenko, Julia Valentova, Nina Sunevic ve Ala Sakalova; karakterlerini içselleştirerek yaşarcasına canlandırdıkları için filmin çıtasının yükselmesinde önemli bir yer sahiptirler diyebiliriz. Gel ve Gör(1985) filminin çocuk kahramanı Florya’yı canlandıran Aleksey Kravchenko’yu otuz beş yıl sonra ‘’Boyalı Kuş’’ta Rus komutan Gavrila olarak görmek filmin en güzel sürpriziydi ve bu sürpriz benim bir kez daha sinemanın şaheserlerinden biri olan ‘’Gel ve Gör ‘’filminin dokunaklı dünyasına nostaljik bir yolculuğa çıkmama da vesile oldu. Saydığım oyuncuların hepsi oyunculuklarıyla bende hayranlık  uyandırsa da özellikle Udo Kier’in canlandırdığı Değirmenci Miller karakteriyle hem fiziksel hem ruhsal anlamda bütünleşerek filmin en rahatsız edici bölümlerinden birini rahatlıkla kotardığı için daha çok öne çıktığını söyleyebilirim. Udo Kier böylelikle Bacurau‘daki performansıyla bizde yarattığı hayal kırıklığını unutturarak yeniden ustalık zamanlarına dönmeyi başarıyor. Udo Kier’in yanı sıra Julia Valentova da ilk oyunculuk denemesi olmasına rağmen filmin kuşkusuz en rahatsız edici olaylarının anlatıldığı bölümde rol gereği de olsa oynamanın çok zor olduğu Labina karakterini çok üst düzey bir oyunculuk performansıyla ve gerçekçi bir şekilde canlandırarak sinemanın unutulmazları arasına gireceği rahatlıkla söylenebilir.

‘’Boyalı Kuş‘’ faşizmle beslenen ötekileştirmenin ve savaşın doğasını en vahşi hâliyle bir çocuğun gözünden, duygu sömürüsü yapmadan sinematik evrene ustaca aktarmayı başaran bir film, diyebiliriz. Boyalı Kuş, Marhoul’un da dediği gibi bir savaş filmi ya da bir Holokost filmi değil insanlığın aydınlık ve saf yüzü olan savunmasız çocukların ruhsal ve fiziksel anlamda sivil, asker fark etmeksizin yetişkinler tarafından hunharca katledilişinin çarpıcı hikâyesidir aslında ve bu hikâyeyi görselleştirmenin de kimilerince rahatsız edici olması kaçınılmazdır. ‘’Boyalı Kuş’’un Venedik gösteriminde birçok kişi filmin ilk yarısında salonu terk etmiş. Bu filmi, o salonu terk edenler gibi insanın psikolojisini bozacak kadar sert, rahatsız edici ve yer yer provokatif bulanların sayısı da azımsanmayacak derecededir muhtemelen. Evet, özellikle de Labina karakteriyle çocuğun arasında geçenler ve Labina’nın diğer cinsel sapkınlıkları konunun hassasiyeti gereği tıpkı Garbos’la çocuğun arasında geçenlerin teşhir edilmeden izleyicinin tahayyülüne bırakılarak anlatılsaydı daha doğru olabilirdi fakat yönetmenin açık veya kapalı anlatım tercihlerinden hatta bu olayların beyaz perdeye uyarlanmasından bile rahatsız olunması ‘’Boyalı Kuş’’un estetik güzelliğine ve bu güzellikle yükselen, hayatın kaynağından beslenen sanatsal değerine bir şey kaybettirmez çünkü ‘’Boyalı Kuş’’ta anlatılanlar savaşın saf gerçekliği ve cinsel dürtülerinin, batıl inançlarının, faşizmin kölesi olmuşların bilinçaltının zifiri karanlığından ve öldürücü zehrinden başka bir şey değildir. Boyalı Kuş’un öyle veya böyle hasır altı edilmeye çalışılması insanın kötücül doğasının özellikle de savaş zamanlarında her şeyi dehşetengiz bir yıkıma uğrattığı gerçeğini değiştirmiyor, ortadan kaldırmıyor. Film rahatsız edici olsa da aslında beslendiği ve gücünü aldığı şey de tam olarak bu gerçekliktir. Filmde anlatılar II.Dünya Savaşı sırasında geçmesine rağmen anlatılanları hiç düşünmeden güncelleyebiliriz. Bugün Amerika’da siyahilere uygulanan ırkçılığı düşünelim. Biraz daha geriye gidip Suriye’deki savaşla ortaya çıkan barbarlığı hatırlayalım. Kör bıçaklarla kafa kesmeyi, insanların kalbini çıkarıp yemeyi, insanları zincirleyip diri diri yakmayı ve çocukları birer ölüm makinesine dönüştürmeyi vahşi bir propaganda aracına çevirenleri hatırlayın. Irak’ta kaçırılan Ezidi kız çocuklarını ve anneleri pazarlarda satıp aralarında onların tecavüzlerine, tarifsiz işkencelerine direnenlerin de kafeslerde diri diri yakılmalarına seyirci kalanları hatırlayın. Hemen hemen her gün tüm coğrafyalardan önümüze düşen çocuk ve hayvan istismarı; tecavüz, işkence, şiddet haberlerini düşündüğümüzde bile Jerzy Kosinsk’inin ‘’Boyalı Kuş’’ta anlattıklarının (kimilerine göre yalan olsa da) gerçek hayatla ne kadar güçlü benzerlikler taşıdığını, örtüştüğünü görürüsünüz. Belki de Marhoul da tepkilerden çekindiği için kitabın birçok yerini değiştirerek ya da es geçerek sinemaya uyarlama gereği duymuştur. Marhol’un beyaz perdeye aktardıklarını Kosinski’nin romanıyla kıyasladığınızda filmin sadece buz dağının görünen kısmı olduğunu görürsünüz. Kitaptaki vahşet ve cinsel sapkınlıklar o kadar çok ve ayrıntılıdır ki anlatılanlar çoğu zaman kitabı kapatma isteği uyandırır sizde fakat sizi şaşırtmaz çünkü Boyalı Kuş’u ölümsüzleştiren yegane şey, insanın ruhunda kök salan kötülüğün özellikle de savaş ve batıl inançlarla, faşizmle birleştiğinde nasıl bir canavara dönüştüğünü ustaca tasvir edebilmesidir. Bugüne kadar faşizmle ilgili izlerken bile tahammül edilmesi çok zor filmler yapıldı. Bu filmlerin içinde belki de en rahatsız edici olanı Pasoli’nin Salo ya da Sodom’un 120 Günü(1975) filmidir. Pasoli’ni, faşist iktidarlar tarafından insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığını çok çarpıcı bir biçimde anlatmıştır. Ezcümle insanlık tarihinde derin yaralar açmış faşizm ve ötekileştirme var oldukça kapitalizmin hegemonyasına boyun eğmeyen gerçek sinemanın da burjuvazinin konforunu bozarak ezilenlerin yanında durması kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden de ‘’Boyalı Kuş’’un ayrıca değerli olduğunu düşünüyorum. Özcesi Marhoul'un kendini aşarak fark yaratmayı başardığı ‘’Boyalı Kuş’’ filmi kameranın âdeta usta bir ressamın fırçası gibi kullanıldığı sinematografisi başta olmak üzere kurgusuyla, oyucuların karakterlerini içselleştirmesiyle, gerçekçi dönem tasvirleriyle (iç ve dış mekanlar, kostüm, silahlar, savaşın mizanseni…) bir çocuğun kurtulmak için defalarca çırpındığı *çıldırının anaforunda yaşadıklarından yola çıkarak masumiyetin aldığı derin yaraları etkileyici bir şekilde anlatmayı başaran bir film. Marhoul ve ekibi filmin ilk sekansında gelinciğini diğer çocukların saldırısından korumak için nefes nefese koşan, saldırganlara canı pahasına direnen tabiri caizse bir karıncayı bile incitmeyen bir çocuğun filmin ikinci yarısında bir keçinin başını kesecek kadar canavarlaşmasının ya da bir katile dönüşmesinin sebeplerini derinlikli psikolojik tahliller yaparak sunmayı başarıyor. ‘’Boyalı Kuş’’ insanın bilinçaltının derinliklerinde yatan vahşetin uyanmasıyla ortaya çıkan tüm çirkinlikleri güzelliğin estetiğinde lirik bir şekilde beyaz perdeye aktarırken sinemaya da unutulmaz kareler armağan ediyor.

Václav Marhoul, filminin kayıtsız kalmama ihtiyacını uyandırması gerektiğini, çocukların hâlâ çatışmalarda öldüğünü ve bu yüzden de kitabın mesajına aşık olduğunu belirtiyor. Dünya hâlâ büyük bir kan gölü ve bu kan gölünde en çok boğulanlar da çocuklar maalesef. Bu yüzden sadece çocuklarla ilgili bir farkındalık yaratmak için bile nice ‘’Boyalı Kuş’’un beyaz perdeden tüm dünyaya özgürce uçması gerekiyor. Belki bu sayede, çoktandır unutulmuş olan utanç duygusu yeniden hatırlanır ve Ingmar Bergman’ın da dediği gibi belki de işte o zaman dünyayı bir tek, utanç kurtarır…

* Giovanni Papini’nin ünlü eserinin isimi

Mahmut Yavuz

Okumaya Devam Edin

Dünya Sineması

The Platform (2019): George Floyd Cinayeti ve Küreselleşen İnsan!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

2020 Aralık ayında Makao Uluslararası Film Festivali’nde İspanyol film yapımcısı Galder Gaztelu-Urrutia’ nın çarpıcı filmi ‘The Platform’ seyirci ile tanıştığında tüm dünya farklı bir yerdeydi. Hong Kong’daki kitlesel gösteriler üzerinden Çin ile ABD arasında ciddi politik baskılar yaşanıyor, İngiltere ve Avrupa Brexit üzerinde çatışmalarla sert biçimde sarsılıyordu. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi The Platform böylesi bir zamanda festivallerde vizyon peşinde koştururken coronavirüs salgını sırasında Netflix birden bu filmi satın alarak izleyenlerine sunma kararı aldı. Filme karşı sert bir ilgiyi tahmin edemeden alınan karar, aslında dünyanın kaderini şekillendiren algıları sinema kitlesinin yüzüne çarptı! Corona sırasında oluşan işsizlik, açlık, çaresizlik insanları liberal konjonktürde savururken, ABD’de ırkçı polisler tarafından uluorta işlenilen George Floyd cinayeti hem sınıfsal hem de ırksal bağlamda kişilerin çaresizliğini iyice ayyuka çıkarmış oldu. ‘The Platform’ sınıfsal ve de ırksal faşizmin dünyada geldiği boyutu anlatmak adına oluşturulmuş bir yapım olduğu için, her iki olayın izlerini filmde bulmamız pekala mümkün!

Yönetmen Bong Joon-ho Parazit ile 2020 (92.) Akademi Ödülleri’nde En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Özgün Senaryo ödüllerinin yanı sıra Güney Kore adına da En İyi Uluslararası Film ödülünü kazanırken sistemlerin artık tıkandığını, 1992 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılımından sonra bizlere yutturulan ‘küreselleşme’ yalanının hiçbir işe yaramadığını anlatıyordu. Zamanında İngilizler kast sistemini Hindistan’da denemiş, fakir halkı olana karşı zorla boyun eğdirerek ‘din’ kisvesi altında sadece ‘şükretmeye’ yönlendirmişlerdi. Kapitalist sistemin altın kuralı olan dini ögelerle insanları zorbalığa karşı boyun eğdirme işleminin tarihi aslında çok eski; fakat günümüz dünyasının liberal sisteminin yaygınlaştırma hamleleri ilk kez Asya coğrafyasında kendisini göstermişti. Ki hemen size hatırlatma yapayım, George Floyd Cinayeti sırasında oluşan kitlesel eylemleri bastırmak adına Trump denilen faşist, Beyaz Saray’ın karşısındaki kiliseye giderek eline aldığı İncil’le eylemcileri tehdit etmişti. Tarihteki ilk resmi faşist Hitler’in İncil hamlesini bilmeyeniz yoktur. Gezi Parkı olayları sırasında eline Kuran alıp halka gösteren, camide içki içtiler yalanını söyleyeni zaten tanıyorsunuz.

The Platform işte böylesi bir dünyanın üzerine gelen bir film olduğu için insanların fazlaca dikkatini çekti. Filmde, genç bir adam Goreng (Iván Massagué), gönüllü olarak girdiği dikey bir hapishanede kendini keşfetmek için uyanır. Her hücrenin zeminde bir deliği vardır ve her gün bir yemek platformu hücrelere indirilir. Birbirini takip eden her seviyedeki mahkum, masa devam etmeden önce ellerinden geleni yiyor, bu yüzden daha düşük seviyelerde kalanlar yukarıdakilerin artıklarını yemek zorunda. Goreng önceleri uygar bir insan olarak kendisine yetecek kadar olanını yemek istiyor. Çünkü platform aşağılara doğru indikçe altta kalanlara da yemek kalması lazım. Ama bu dikey hücrelerde sürekli yer değiştirerek yaşamak zorunda olan insanlar, altta kaldıklarında yukarıdaki insanların aç gözlülüğü yüzünden aşağıya doğru inen platformda yemek bulmaları mümkün olmuyor. İnsanın bilinçaltında yatan hayvani duygularını test eden yapımda, 300 küsür platformun en tepesinde gözlerini açanlar, aşağıda kalanların hakkını fazlaca yerken, insanların yemeğine tükürüp dışkılarını bile yapmakta. Altta yemeksiz kalan insanlar yamyamlık yapıp birbirlerini öldürüp yemeyi normal zannetmekte. Goreng kendisiyle verdiği savaşta bu insanların sisteminin dışında kalmak için büyük mücadelede veriyor. Bir gün gözlerini açtığı yeni hücresinde siyahi bir adamın yukarı katlara çıkmak için hırsına tanık oluyor, ama sırf derisinin renginden dolayı yukarıdaki insanların o adama faşistçe davranışlar sergilemesi artık ona tuhaf gelmiyor. Platformun tepesinde olanlar altta olanların canını hiçe saydıkları için, sistem tepede olanlara sürekli ayrıcalık tanımakta. İşte bu sistemi yok etmek isteyen Goreng ve siyahi arkadaşı bir savaşa girişiyor. Amaç hapishaneye yukarıdan aşağıya indirilen yemek platformunda her hücre kendisine yetecek kadar yemek yemeli, böylelikle aşağıda olanlar açlıktan birbirlerini yemek zorunda kalmamalı, insanlar eşit biçimde kendilerine sunulandan faydalanmalı.

Filmi buraya kadar anlatıp konuyla ilgili daha fazla spoiler vermek istemiyorum. George Floyd’ un derisinin renginden dolayı polis tarafından vahşice öldürülmesinden sonra filmin anlamı daha bir arttı diyebilirim. Derisi siyahi olduğu için ayrımcılığa maruz kalan bir insanın isyanı ile platformun vahşi yapısını değiştirmek isteyen beyaz bir insanın düşünceleri filmin en can alıcı noktası haline geliyor. Temelde vahşi kapitalist sistemin dayatmalarına karşı, eşit biçimde insanların nimetlerden faydalanmasını isteyen iki insan, sosyalist bir rejimi dikey hapishaneye getirmeye çalışıyor. Sonuç olarak filmde karşımıza çıkanla gerçek dünyada insanlarının fakirliğe ve açlığa karşı verdikleri amansız savaş birbirlerine çok paralel!

1992 yılında ‘özgürlük’ söylemi altında Soros vakıflarının örgütlemesiyle dünyadaki sosyalist rejimler birer birer tarih sahnelerinden kaldırılırken, 2020 yılında kapitalist ekonomik sistemler işçi sınıfının örgütsel hareketiyle epeyce sarsıldı. Demokratik ya da devrimlerle, insan gücünün küreselleşen dünyayı tepeden aşağıya değiştirebileceğine yeniden inanan kitleler oluşmaya başladı. İnsanın emek gücünü sömüren bu küresel yapı, tepedekilere tüm sosyal ve ekonomik ayrıcalıklarını sunup, altta kalan insan yığınlarının açlıktan yoksulluktan ölmesine ses çıkarmıyor, fakat bundan sonrası için değişim kaçınılmaz! Fransa’da başlayan, daha sonra katmerli biçimde dünyaya yayılan ‘sınıfsal eylemler’ bugün ABD’de otonom bölgelerin inşa edildiği komünlerin kurulmasına kadar ulaşan eylemler bunun bir kanıtı. The Platform, yönetmenin belki de ileri görüşlü olmasından kaynaklı, konu biçimi olarak şu günlerin en sert resmini çeken bir film. Konudaki anlatıma baktığımız zaman, önümüzdeki süreçte bu vahşi kapitalist yapının zamanla, ki sıra süre içinde, birçok bölgede sosyalist sistemlerle yer değişikliği yapacağını bizlere gösteriyor. Filmde insanın zorda kalmadıkça kendisinden sonra geleni asla düşünmediği gerçeğini haykırması, kitlesel uyanışlar için önemli bir eleştiri. Bizlere doğumumuzdan bu yana öğretilen ‘açgözlülük’, ‘bencillik’, ‘ben merkezcilik’ ve ‘doyumsuzluk’ içinde yaşadığımız sistemin asal dayanakları iken, The Platform bizlere bu dayanakların nasıl birer birer yok edileceğini, insanların sosyalist kurtuluşlarını nasıl sağlayacaklarını ince ince beyinlerimize işliyor.

Uzun lafın kısası ‘The Platform’ yönetmen Bong Joon-ho’ nun ‘Parazit’ filminin yanına yaklaşamayacak kadar düz mantıkta bir yapım olmasına karşın, dünyanın içinden geçtiği dönem itibariyle tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Filmin son sahnesindeki mantık hatasını görmeyen Galder Gaztelu-Urrutia aslında tarihi bir hata yapıyor yapmasına, ama işte şu Corona günleri bu hatayı görmemizi öyle güzel zorlaştırıyor ki, diyecek başka sözüm yok!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Analiz

Kendine Ait Bir Film, The Farewell: Bir Gün Bir Kadın Çatıya Çıkmış…

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“Ama siz, bizden sinema üzerine konuşmamızı istemiştiniz, bunun kendine ait bir filmle ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Açıklamaya çalışacağım.”

İzlediğimiz filmleri yazarken takındığımız tavrı, mekanik ve mantıksal sınırlar içinde tutmaya gayret etsek de bazı yapımlar her seyirci de olacağı üzere bir kırılma yaratır. Elimizden geldiği kadar ekrana kilitlenip;  kamera akslarına, sekansların akışına, sinematografisine, tercih edilen açılara, senaryo derinliğine ve daha pek çok elemente temas etmeye çalışarak izlediğimiz yapımlar hususunda değerlendirme yapabilmek için mantıksal bir alan açmaya gayret ederiz. Çok nadir de olsa bazen, film ile ortak ve tanıdık bir noktada buluşabiliriz. İşte bu özel filmleri değerlendirmek ve duygulardan arıtmak bir o kadar da zordur. The Farewell, benim kendime ait filmim ve belki de bu tanımı kendiyle özdeşleştiren pek çok başka kişilerin de.

“Gerçek bir yalandan” esinlenilmiş filmin, hem yönetmen hem de yazar koltuğunda Lulu Wang karşımıza çıkıyor. Ailesiyle beraber New York’da yaşayan Billi’nin(Awkwafina), ilk sahneyle beraber anlaşılır ki, babaannesi (filmde geçtiği üzere Nai Nai- Mandarin dilinde büyükanne) ile arasında uzak mesafelere rağmen yakın bir ilişki vardır. Bir yandan küçük yaşta batının yaşam tarzına adapte olmaya çalışmış ve bunu başarmış birini izlerken diğer yandan kökleriyle olan bağlarını koparmaya da tereddütlü bir karakter karşımızda beliriyor. Babasının, arkadaş meclisinde ölüm haberini, karşısındaki insanı acıya hazırlayarak vermek üzerine yaptığı bir şakadan sonra gerçek, şakanın içine giriyor ve Nai Nai’ye akciğer kanseri yüzünden birkaç ay içinde öleceğini söylemek için “önce çatıya çıkmak mı gerekecek” açmazına giriliyor. Lulu Wang’in kendi hikayesini aktardığı filmde, aile birbirlerinin kararını destekleyerek bu gerçeği söylemekten geri duruyor. Bu noktada inançsal ve hatta psikolojik bir tavırla yaklaşarak ölümün sebebini bir korku ve tedirginlik haliyle de bağdaştırıyorlar.

Bir Çin atasözü der ki; insanlar kanser olduklarında ölürler ama onları öldüren kanser değil korkudur.

Bu halk arasındaki yaklaşımı, felsefi bir altyapıya oturtmak da mümkün. Heidegger ve Kierkegaard gibi filozoflar, ölümün acı bir korku ve kaygı hali olduğundan bahsetmişlerdir. Ölüme doğru, varlık kaygıya evrilir. Gabriel Marcel’in yaklaşımıysa filme daha da sağlam bir dayanak sağlar niteliktedir. Ona göre, hissedilen kaygının sebebi sevdiklerimiz için hissedeceğimiz kaygı ve korkudan kaynaklanmaktadır. Şöyle ifade eder: “O, eğer kendi ölümüm olsaydı  kendimi uzun bir uykuya hazırlardım. Ölüm beni yakaladığı vakit kendimi onun  kollarına  bırakabilirdim. Hatta ölümümün benim sonum olacağını varsayarken  bile, onu yeterince kabul ederek zihnimden uzaklaştırabilir, başka şeylere  yönelebilirdim. Fakat sevdiğim biri söz konusu olduğunda durum tamamen  değişir. Çünkü benim, ölümü bir son olarak kabul edemeyeceğim durum sevdiğim birinin ölümüdür.” Burada kişiyi asıl yıkan şeyin ölüm ve hatta belirsizlikten ziyade yaşamın çoğullaştırdığı insanların, ölürken de bu kavramı tekil olarak göğüsleyemeyeceğidir.

Nai Nai fark etmeksizin, herkesin onu son kez görebilmesi sağlayacak düğün planlanıyor. Bu sayede herkes tekrar Çin’de toplanıyor. Düğün arka planıyla da beraber karşımıza insan yaşamları içindeki denge simgeleri çıkıyor. Birine ait en acı günün başkasının hayatında koca bir mutluluğa isabet etmesi, bu oyuk dengenin sembollerinden biri konumunda. Geleneksel inançları gereği, düğünden önce yaptıkları mezar ziyareti de, ölüm ve hayatın coşkusu arasındaki kopmaz bağı da inanç çerçevesinden sunuyor. Ölüp gitmiş ruhlardan hayata dair dilekler niyet etmek, bu bağı da ayrışmaz bir siyah ve beyaz haline getiriyor.“Doğduğumuz anda ölmeye başladığımız gibi” ya da bir saati kurduğumuzda çoktan uyanmaya hazırlandığımız gibi…

Batıdaki yaşama adapte olmaya çalışan Doğu kültürüne içkin bireyler üzerinden, bir tarafa kötüdür şeklinde bir yaklaşım atfetmekten ziyade yanlış ya da kötünün aksine sadece bir farklar bütünü olduğu fikrinin altını çiziyor. Annelerinden hastalığını saklamanın Amerika’da illegal olduğunu söylerken oryantalist bir tutumdan ziyade başka bir opsiyonu da sunuyor. Bireyin kendi yaşamı üzerinde öz hakları olduğu görüşü karşımıza çıkarken bunun kararının yine bireyin kendisine ait olduğunu belirten tavrın yanında bu sorumluluğu üstlenmeyi yeğleyen bir diğer tavırla karşılaşıyoruz. Amcasının bu duruma içkin tavrı ise belki de en çok bir tarafa hak verir tutumdayken, Lulu Wang bilhassa bu konuda,  iki kültür arasında bir tavır takınmadığının da altını çiziyor verdiği röportajlarda.

Sana göre birinin yaşamı sadece kendisine aittir. Ama işte bu doğu ile batı arasındaki fark. Doğu’da birinin yaşamı bir bütünün parçasıdır. Aile.

Nai Nai’ye hissettirmedikleri  bu acıyı ve yükü kendi aralarında bölüştüren aile “iyi huylu bir gölge” görevini üstlenerek kurdukları plana sadık kalmaya çalışıyor. Emmanuel Levinas, tam da bu hususla ilişik olarak “ötekinin ölümünün sorumluluğundan” bahseder. Ötekiyle kurulan duygudaşlık ve dayanışmanın, onun için sorumluluk almayı gerektirdiğini dile getirir. Levinas, ötekinin sorumluluğunu öteki yaşıyorken bir duygu ve dayanışma bazında ele aldığı gibi ölümünde de bu sorumluluğun devam ettiğinin altını çizer.

Bunun yanı sıra,  bu sene izlediğimiz pek çok filmde ihmal edilen ve yahut zamanlama sorunu yaratan arka plan müzik kullanımı açısından şahane bir örnek niteliğinde. Sahne duygusunun gerektiği tonda ve seyirciyle arasında kurduğu köprüyü sağlamlaştırmaya olanak sağlayan başarılı tercihlerle tam yerin dolduruyor. Alex Weston imzalı soundtrack içeriğindeki “granma on the roof” klasikler arasına girmeye aday bir parça.

Birine veda ediyor olduğumuzu bilseydik ne yapardık, sorusuyla da her karakterle beraber yüzleşiyoruz. Karakterlerin trajedisi, hayatın içinde yer etmiş rutin bir bekleyişin ötesinde, onaylanmış bir tahribatın çökmesini beklemek üzerine kurulu. Aslında her saniye ölümle beraber yaşarız ki tanımadığımız binlercesi tam da şu anda “ölümle yapılan kusursuz anlaşmayı” nihayete erdirmek üzeredir. Fakat alınan bir yaranın beraberindeki bekleyiş, aslında hep dezavantajlı olduğun bir oyunun artık tamamen aleyhine geçişini izlettirir. Filmde olduğu üzere, hayatın içinde çoğalmak ölümün tekil etkisini ortadan kaldırır. Yaşanacak bir son, bir eşe, bir çocuğa ve bir aileye sirayet eder.

Sinemanın duygusal kodlarını çok iyi çözümlemiş ve uygulamış bir yapım olarak The Farewell, çoğu izleyiciye kendini sevdirecek bir film fakat bazılarıyla kurduğu bağı da herkese hissettirmeyecek türden.  Derin bir soluk alıp enerjiyi vücudumuzda yayarak kendi Nai Nai hikayelerimizi, sonra herkesin bildiği yalanlarımızı ve kimsenin bilmediği gerçeklerimizi düşünürken “HA” diyerek bağırabilenler olacaktır muhtemelen.  Bu filmin en cezbedici yanı da bu, çünkü bu bize ait bir film. Bir baş yapıt değil, çoğu film kadar yankı da uyandırmayabilir ama kendimize ait bir film olabilir.

Kaynakça

Başarer Dilek, Başarer Zeynep ( Ağustos 2016). “Ölüm Kavramına Martin Heidegger ve Emmanuel Levinas Açısından Felsefi Bir Bakış”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending