Connect with us

Vizyon

Green Book (2018) – Kendine Bir Uğra

Yayın tarihi:

-

30 Kasım’da vizyona giren Peter Farrelly’in yönettiği Green Book, bir biyografi, dram ve komedi filmidir. 1960’lı yıllarda ABD’de yaşayan siyahi, ünlü piyanist dr. Donald Shirley ile İtalyan kökenli Tony Vallelonga’nın arasında geçen gerçek bir dostluk hikayesini anlatır.

Donald Shirley, bir konser turnesine çıkmayı planlamaktadır. Yanına yaren olacak biri için şoförlük pozisyonunda bir kadro açar. Şans odur ki, Tony Lip’in de çalıştığı gece kulübü, tadilat dolayısıyla kısa bir ara verir. Tony bu süreçte işsiz kalır. Bir telefonla, şoförlük için doktorun makamına mülakata çağrılır. Görüşme esnasında Tony, bazı hayal kırıklıklarına uğrar: Shirley’in bir tıp doktoru olmadığını, müzik ve psikoloji alanında ihtisas yaptığı için bu unvana sahip olduğunu anlar ve bir siyahi ile çalışmasının zor olacağını hatta rotanın da daha güneyde olmasının vereceği sıkıntıları düşünür. Bu yüzden işi kendisi reddeder. 

Shirley ise Tony’deki samimiyeti, dürüstlüğü, cesareti görür ve bu işin ona biçilmiş bir kaftan olduğunu düşünerek ısrar eder. Her ikisi için de bir mücadele başlar. Tony, evine gelen siyahi ustaların kullandıkları bardakları bile çöpe atacak kadar Afrika kökenlilere önyargılıyken, şimdi siyahi bir patronun emri altında nasıl çalışabileceğini düşünür. Shirley de toplumdaki tüm bu önyargıyı kırma düşüncesiyle, kabul görmemek pahasına, ırkçılıkta katı olan ABD’nin daha güneyine gitmeyi göze alır.

Tony’nin kaba davranışlarına karşılık, Shirley’in beyefendi ve kibar tavırları sürekli dikkat çeken bir diyaloğu beraberinde getirir. Bir insanı tanımanın en iyi şekli onunla yolculuk yapmaktır. Her ikisi de önce yola çıkıp, sonra birbirlerine yoldaş olmuştur. Sürekli birbirlerinin davranışlarını, hal ve hareketlerini eleştirerek düzeltmeye çalışmışlar ve bir anlamda karşılıklı usul dersleri vermişlerdir. Filmin afişinde kullanılan turkuaz renginin de bir anlamı vardır elbette; turkuaz açık sözlü, gururlu, yardımsever kişilerin rengi olup değişimi ve dönüşümü temsil eder. Yine bu renk, geçmişteki yaşantılardan ders çıkaran, geleceğini o yönde şekillendiren, esnek bir bakış açısına sahip olan kişiler tarafından benimsenir. 

Yol boyunca onlara eşlik eden bir de kılavuz vardır. Şoför Tony, güvenli bir yolculuk yapmak adına siyahiler için çizilmiş rotaya başvurur. Birçok beklenmedik olayla karşılaşırlar ve her mücadelede birbirlerini daha iyi tanırlar. Her defasında Tony’nin şaşkınlığı artar; Shirley’nin muazzam kıvamda çaldığı piyanosu onu da mest eder. Sonra Shirley’in eşcinsel olduğunu öğrenir. Sürekli onun yalnızlığını sorgular. Filmde dikkat çeken mevzulardan biri de Tony gibi düzensiz yaşayan bir insanın eşine ve çocuklarına sadık olup düzenli bir yuvasının olması imrenilecek bir durumdur.

Shirley ile çalışmak da herkesin harcı değildir aslında. Oldukça zor adamdır. Sahneye sadece en iyi ve en dayanıklı piyano olan Steinway ile çıkar, her işi planlı, programlı ve kurallıdır. Her şeyinin tam ve mükemmel olmasını ister. Belli bir düzeni vardır ve onu bozamaz. Büyük bir titizlikle ve sorumluluk bilinciyle çalışır. Duyguların ikinci planda olduğu mantık odaklı yaşar. Bu tür özellikler bir bakıma “obsesif kompulsif kişilik bozukluğu”na giden kapıyı da aralamaktadır. OKKB’lere göre en iyi düşünce onlarındır. “Daha” onlar için kilit bir kelimedir. Filmde de Tony’nin “beni neden sıkıştırıyorsun?” sorusuna karşılık Shirley’in “çünkü daha iyisini yapabilirsin” diye karşılık vermesi de buna basit bir örnektir. Yine bu kişiliğe sahip olan insanlar öyle ayrıntılarla, kurallarla uğraşırlar ki, asıl amacı unuttururlar. Mesela Shirley de kendini sanata ve müziğe adamış, siyahi kimliğinden ötürü oluşan geçmişteki önyargıyı unutturmaya çalışarak, sadece insan olarak değer görmek istemiş kendini ispat etmeye çalışmıştır. Onun için sahne, herhangi bir rengin kabul görmediği, nötr tonda kendini gerçekleştirme gölgesidir. 

Bu bulgulara diğer bir örnek de Shirley, elleri pislenir, battaniyesine yağ damlar diye kızarmış tavuğu bir sofra düzeni olmadan yiyemeyeceğini söyler. Yine bu konuda da imdadına Tony yetişir ve ona babasının bir sözünden alıntı yapar: “Yemek yiyorsan son yemeğinmiş gibi ye!” Tony’nin sayesinde Shirley, maruz bırakma tekniğiyle yavaş yavaş obsesif-kompulsif davranışlarından taviz vermeye başlar. Psikolojik bir rahatsızlıktan bahsetmek istiyorsak eğer, Malcom X’in de dediği gibi ideolojik bir düşünce olmayan ırkçılığa bakmak gerekir.

Shirley, en lüks mekanlarda verdiği konserlerde tüm maharetini kusursuzca sergiler. Shirley’i ve atalarını sürekli hor gören, onları dışlayan ABD’nin güney eyaletlerinden oluşan dinleyici kitlesi, sadece sanat için kısa bir süreliğine dahi olsa siyahi bir sanatçıya katlanabilmektedirler. Müziğin evrensel ruhu, icrasından dolayı onları, ayakta alkışlatacak kadar kuşatır ve sarar. Ama her şey sahnede kalır; başta ne yazık ki insanlık.. Dışlanma dışarıda yine devam eder. Bu konu hakkında Alexis de Tocqueville’nin söylemiş olduğu şu söz oldukça manidardır: “Siyahi bir insanı özgürleştirebilirsiniz; fakat Amerikalıların gözünde o insanın bir yabancı olarak kalmasını engelleyemezsiniz.”

Özgürlüklerini, benliklerini giderken Afrika sahillerinde bırakan, Amerika’ya köle ticaretiyle gelen siyahi kesim, kendilerine ait din, kültür ve sosyal yaşam stillerinden feragat etmiş ve başkalaşmışlardır. Zamanla köklerinden koparılmış ve özlerine yabancılaşarak kimliklerini kaybetmişlerdir. Filmden hareketle şu gerçekle karşılaşıyoruz; Tony, Donald Shirley’i kendi ırkına, milletine ait olan sanatçıları ve kendi halkını neden tanımadığını sorunca Shirley, “beni çok dar açıdan değerlendiriyorsun” diye cevap verir. Araba arıza yapınca tarlada çalışan siyahilerle uzun uzun bakışan Shirley, kendisini ne olduğu ile ne olmak istediği arasında bir yere konumlandıramaz. “Yeterince siyahi ve yeterince beyaz değilsem; o zaman söylesene neyim ben Tony?” diyerek, kimliğinin momentini bulamaz bir hale sürüklenir Shirley. Kendisine, kendi ırkına ve bulunduğu topluma karşı yaşadığı yabancılaşmanın sebebi de budur. Yer aldığı sosyal çevrede kabul görüp, var olmaya çalışmayı da bir şeref meselesi haline getirmiş, geçmişin intikamını sanatın kibarlığına sığınarak almayı hedeflemiştir. Bunu da yine Tony’e söylediği şu cümleyle temellendirebiliriz: “Şiddetle kazanamazsın. Sadece haysiyetini korursan başarabilirsin.”

Irkçılığın beraberinde getirdiği bazı kavramlar vardır: Hoşgörü, tahammül ve tolerans. Hoşgörüde bir önyargı yoktur. Zıtlıklarla birlikte her şey mevcuttur, her şey kabuldür. Tek bir doğrudan bahsedilmez. Voltaire, hoşgörüyü insanlığın bir parçası, doğanın da ilk yasası olarak görmüş, herkeste var olan hata ve eksiklikleri karşılıklı olarak bağışlanması gerektiği düşüncesine inanmıştır. Buna sebep, hoşgörü, içerisinde saygı ve anlayıştan oluşan bir hoşluk bulundurur. Seneca’ya göre de hoşgörü zihnin, öç alma yetkisi üzerindeki öz denetimi olup incelik gösteren bir davranıştır. Hoşgörü, kusura bakmamaktır, aslında. Davranışlarda mizanı kurmak ve ilişkilerde itidali sağlamaktır. Farklılıklar arasında kurulan orta noktadır. Tahammülle ayrıldığı yol da burasıdır. Hoşgörüde farklı olan şeye zorla katlanmak gibi bir görüş yoktur. Bu, zaten tahammülü ayrı kılan, ona özgü bir özelliktir.

Toleransta hoşgörüden ayrı olarak tahammül yönünün daha baskın olduğunu görmemiz mümkündür. Çünkü toleransta özür payı biraz fazladır. Mesela, toplumda çoğunluğu kapsayan kesimin, huzur içinde birlik ve beraberliği kurma maksadıyla azınlık olan gruplara takındıkları tavır, tutum ve davranış kaçınılmaz olarak toleranstır. İşte burada bir amaç uğruna yapılan zorlu dayanma vardır. Hoşgörüde gönüllü olarak kabul edilen bu farklılıklar, toleransta katlanmaya dönüşür. Haliyle bu, tahammül ile olan ilişkisini doğrular. Hoşgörüdeki duygusal yaklaşım toleransta kendisini akla yakın bırakır. Yine, tolerans hoş görülmeyen bir davranışın değiştirilmesi yönündeki girişime karşı koyulan güçtür. Tolerans etmek, hatayı telafi etmektir. Tahammül gibi o şeyi kanıksayıp, ona körü körüne bağlanmak değildir.

Amerika, içerisinde bulundurduğu bu farklı dinamizmi hoşgörecekken, sadece bir anlığına tolere edebiliyor. Bunu da tahrik ederek, kişinin benliğini zedeleyerek yapıyor. İnsan salt insan boyutunda ele alınıp bulunabilen bir varlıktır. İnsan bir şeye indirgenmez, eğer indirgenirse o zaman bilince gerçek rolü verilmemiş olur. 

Filmin sonunda Shirley’in üst üste yaşadığı haksız muameleler sonucunda seyirci de artık ne zaman infilak edecek, ne zaman yutkunmayı bırakacak diye sorguluyor. Shirley ilk kez kendisini kabul edip, saygı duyuyor. Ve en son kendine varmak için öze giden yolda, rotayı yeniden oluşturmayı başarıyor. Kendi halkından oluşan bir toplulukla hem yemek yiyor hem onlarla eğleniyor hem de onlara ücretsiz bir resital sunuyor; nihayetinde kendisini buluyor. 

İnsanın Anlam Arayışı’nda Victor Frankl, anlama ulaşmanın üç yolu olduğundan bahseder. Bunlardan biri “bir eser ya da iş yapma”, biri “acıda anlam bulma ya da acıya karşı tavır geliştirme” ve en önemlisi de “insanlarla etkileşim ya da bir şey yapma”. Yani, birini çok sevince, onu en iyi çok seven kişi tanır ve anlar. Ona kendini tanıttırır, potansiyelini fark ettirir, o potansiyelini fark ettiği için kendisini gerçekleştirir ve anlamını bulur. En başta seven kişi de bir insanın kendini gerçekleştirmesine vesile olduğu için kendisini gerçekleştirir ve anlamını bulur. Filmin son sahnesiyle hem Shirley’in hem de Tony’in farkında olmadan birbirlerini nasıl etkilediğini ve özlerine döndüğünü görmüş olduk. İkisi de birbirinde anlam buldu.

Betül Uludoğan

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending