Connect with us

Vizyon

Hollywood’un ‘The Walking Dead’ İle İmtihanı: The Girl with All The Gifts (2016)

Yayın tarihi:

-

ABD – İngiltere ortak yapımı Tüm Sırların Sahibi Kız – The Girl With All The Gifts adlı film, M. R. Carey’ ın aynı adlı romanından sinemaya yine aynı yazar tarafından uyarlanan bir zombi öyküsü. Bugüne dek bildiğimiz klişe konuların bir adım ötesine geçememiş bu klasik zombi öyküsüne giriş yapmadan önce, Türkiye’de sırf film gişesinden pay kapmak için kitabın Türkçe basımının filmin vizyon tarihinden 1 hafta önce piyasaya sürüldüğünü özellikle söyleyeyim. Efendim, filmin neresinden bakarsanız bakın çalıntı öyküsü, dünya dizi sektörünü takip etmeyen insanların bilgisizliği yüzünden ‘aaaa ne güzel konuyla karşılaştık’ cümlesini kafamızın içine çivi gibi çaktıkça çakıyor. ‘The Walking Dead’ dizisi sürerken, ‘haydi gelin biz bunun filmini çekelim ve de şu andaki dünya piyasasının ilgisini toplayalım’ diyen birkaç akıllı yapımcı ve de yönetmen Colm McCarthy temcit pilavı tadında, neden böylesi basit taklidin peşine düşüyor? Sorunun cevabı sorunun içinde gizli; sadece ama sadece gişenin yüklü parası güncellikle fevkalade birleşmeli! Olayı sanatsal olarak irdelerken, 6 senedir takip ettiğim bir dizinin çok kötü taklidi filmle karşılaşmanın verdiği acıyı kelimelerle ifade etmem gerekecek.

tumblr_inline_oe3f4vp8g11sdif9v_540

En İyi Televizyon Dizisi dalında bir Altın Küre ile bir Writers Guild of America ödülüne aday gösterilen ‘The Walking Dead’ 31 Ekim 2010 yılında Amerika’ nın AMC kanalında yayın hayatına başlamış sıradışı dizi film. Şu anda 6. Sezonunu sonlandıran dizinin 7. Sezonu 2016 Ekim’de izleyenlerle buluşacak. Rick adlı polis memurunun hastanede komadan uyandığında ‘zombi’ ya da ‘aylak’ dediğimiz insan yiyen insanımsı canavarlarla giriştiği ‘ölüm-kalım’ mücadelesinde, virüsten etkilenenlerle bu virüsten kendisini korumaya çalışanların çarpışması seyircide müthiş merak duygusu uyandırdı. Kendilerini izole ettikleri dünyada olayın nedenini arayan Rick ve arkadaşları aylaklar üzerinde deneyler yapıp, önlerindeki kötü sonu durdurmanın peşinde. Burada diziyi anlatmaya kalkışsam inanın sayfalarca yazı yazmam gerekir. Kısaca dizinin özetinden yola çıktığınızda kafanızda bir takım yargılar illaki oluşmuştur. Rick’ in amacı hayatta kalan insanları korumak ve virüsün neyden kaynaklı olduğunu bulup bu duruma bir son vermek! Konu, içinde barındırdığı aksiyon dolu senaryoyla aktıkça akıyor.

Filmimiz ise ‘The Walking Dead’ in ensesinde, ABD’de değil İngiltere’de geçen konusuyla karşımızda. Bir grup asker, bilimadamı ve çocuğun yer aldığı distopik dünyada, zombiye dönüşen insanlardan arındırılmış güvenli bir bölgeyi görüyoruz. Peki neler yapılıyor freezone yerleşiminde? Elbette çok tanıdık bir deney; anne karnında tam olarak virüsten etkilenmemiş çocukların yarı zombi yarı insan bedenleri üzerinde süren araştırmalar, hayatta kalan insanları zombi denilen illetten kurtarmanın tek çaresi. Çocuklar insan etine karşı hassas olmalarına rağmen, gerçek insan gibi duygusal düşünme evresinde gidip geliyor. Çavuş Parks, doktor Caldwell, öğretmen kadın Justineau ve duygusal çocuk Melanie konudaki ana karakterler. Melanie’daki değişik düşünme analizlerini, duygusal tepkimeleri fark eden Justineau kurtuluşun kız çocuğu üzerinden olacağını hisseder. Mitolojik hikayelerle bezeli masalları dinleyerek insanlık tarihine hayran olan çocuk, pandoranın kilidinin ne olduğunu içsel olarak keşfeder. Çocuklara yapılan işkenceler, insanların artık sapkınlık düzeyinde virüsle mücadele ettiklerini gösterir. Neyse bir gün zombiler bu güvenli bölge duvarını aşıp içerdekilere saldıracak, kahramanlarımız zombilerden kurtulup kaçmaya başlayacak, kaçış öyküsü sırasında insanları kurtaracak olan aşıyı hayatta kalanlar bulmaya çalışacaktır. Seçilmiş kişinin kahramanlıkları, distopik dünyada yaşanan savaş, gözümüze gözümüze sokulan bilindik zombi saldırıları filmin sonlarına doğru bizleri derin hayretler (!) içine iterken, birden filmin mutlu sonla bittiğini anlayacağız.

tumblr_obqvkrbs2q1tbcoj5o1_1280

Filmdeki alt metini üst metini bilemem ama izlediğim konudan, görüntülerden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim; M. R. Carey ‘The Walkind Dead’ öyküsü tutunca elindeki olayları aceleyle senaryolaştırıp piyasaya sürmüş, yönetmen Colm McCarthy de ‘deneysel korku’da çığır açacağını düşünüp bile bile bu üçüncü sınıf taklidin peşinden gitmiş. ‘Seçilmiş kişi’ haricinde a’dan z’ye ‘The Walking Dead’ taklidi olan yapım, çocuklar üzerinden ayrıcalık oluşturmak isterken, aslında yine dizinin konusuna basitçe dalmış oluyor. ‘Fear The Walking Dead’ denilen ikinci versiyon dizide gençler üzerinden akan ‘aylak – zombi’ hikayesi filmin derinliklerinde alenen bize bakıyor. İki konuyu okuduktan sonra zombi saldırısı altındaki insanların mitolojik kahramanlıklar üreten olgulara sarılmaları Rick’ in dünyasında zaten mevcut. Yani inanın bir eleştirmen olarak hayatımın en zor kritiğini yazıyorum. Kötü bir taklidi muhteşem bir diziyle karşılaştırmak bana göre değil, ama izleyenlerin bunu bilmesi gerekli. Sonuçta filmi izleyenler ‘İlk kez böylesi bir konuyla karşılaştım’ dememeli. Öğretmen Justineau karakteri Rick’ in dişi hali. Çavuş Parks karakteri ise son sezonda karşımıza çıkan Martin. Haydi Türkiye’yi geçtim, ABD ve İngiltere’de bu benzerliği seyirci görmeyecek mi peki? Görüntüler deseniz zaten diziyle hemen hemen aynı ambiyansı bize sunuyor. Oyuncuların berbat karakter yorumunu, saçmasapan işkence sahnelerini sizlere anlatarak daha fazla içinizi daraltmayayım. Yönetmenin oluşturmak istediği ‘aykırı’ dünyayı biz zaten 6 yıldır görüyoruz, yaşıyoruz.

‘The Girl with All The Gifts – Tüm Sırların Sahibi Kız’ ismi haricinde, bildiğimiz ve de merakla yeni sezonunu beklediğimiz muhteşem bir dizinin berbat ötesi taklidi. Her açıdan kusurlu bulduğum yapımı sizlere önererek kendime ihanet edemem. ‘Hadi bu zombi öyküsünü de görelim’ derseniz -ki zaten ‘The Walking Dead’ ile zaten gördünüz- gidin şöyle 5-10 dakika beyazperdeye bakın, geçin derim.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending