Connect with us

Genel

I, Tonya: Başarı Değil Başarısızlık Öyküsü

Yayın tarihi:

-

Spor filmlerinin ‘’feel-good’’ kısmı bir yana, Amerikan rüyasının en somut hallerini de temsil ettiğinden Hollywood sektöründe de çok rağbet görür. Bu konuda Rocky sadece spor türünün değil sinema tarihinin de öncü filmlerindendir. Öyle ki ayakları yere basan senaryosu da okullarda hala ders olarak okutulmayı hak eder niteliktedir. Rocky, Sylvester Stallone’un kariyeri için bir dönüm noktası olmakla kalmamış aynı zamanda  Hollywood’un seyircilerine ilham veren başarı öykülerini de şekillendirmiştir. Mottosu da şudur: “Hayatta ne kadar darbe alırsan al asla pes etmemelisin. Mücadeleye devam edersen bir gün elbet kazanırsın.”

Bir de Martin Scorsese imzalı ve Robert De Niro’nun kariyerinin en parlak filmlerinden biri olan Raging Bull vardır. Raging Bull’un herhangi bir şekilde formüle edilmiş bir senaryosu ya da mottosu yoktur. Film, ana karakteri Jake LaMotta’nın boks kariyerine de pek odaklanmaz. Oradaki temel mesele o sporcunun karakter derinliğidir. Ringlerde rakiplerine karşı bilenip onlara karşı hırslandıkça bu psikolojiyi çevresine de yansıtmaktadır farkında olmadan. Buradan doğan karanlık temalar seyirciyi cezbeder. Raging Bull gibi salt bir spor filminden fersah fersah uzakta olan bu karanlık biyografi ise kendinden sonraki türevlerini Rocky’e nazaran daha fazla etkilemiştir. Çünkü Raging Bull tür içerisinde birtakım kalıpların dışına çıktığı için, sonraki gelen benzer filmlerde yapılmış ezber bozan mizansenler akıllara yeniden Raging Bull‘u getirir.

Üçlü Axel hareketini yapma becerisine sahip yegane kadın sporcu Tonya Harding’in hayat hikayesini anlatan I, Tonya da tıpkı Raging Bull gibi kendi türünde bazı klişelere karşı kendini frenliyor. Zaten bu öykünün farklı durduğu kısım öykünün tamamı ile başarısızlık üzerine kurulması. Çünkü Tonya istediği kadar çabalasın, alt sınıf bir kültürden gelmesi ve annesinin yetiştirme tarzından dolayı öfkeli, kendi kurallarını koyan bir kadın olduğu için ne jürinin ne de Amerikan halkının gözünde canlandırdığı buz patencisi imajına hayatı boyunca uymayacaktır. Gerek ailesinden gerekse çevresinden gördüğü her türlü şiddetse her geçen gün onun tutkunu olduğu spora karşı motivasyonunu zedelemektedir.

Tonya’nın böylesine ajitasyona müsait bir hayat hikayesinin, dozunda bir kara mizahla aktarılması da onu diğer spor filmlerinden ayıran önemli bir nüans olarak karşımıza çıkıyor. Film de halihazırda klasik bir anlatı yerine mockumentary formatına (sahte belgesel) yakın bir absürtlükteki röportaj kayıtlarından hareket ediyor. Özellikle Tonya ve annesi LaVona’nın zaman zaman seyirciye laf atarak dördüncü duvarı yıktığı sahneler bunun bir tezahürü. Hatta bu absürt stil aslında o kadar da inandırıcılıktan yoksun değil. Zira filmin sonunda karakterlerin gerçek hallerini ve onlarla yapılan röportajları izlerken bunu fark ediyorsunuz. Asıl kara mizah bu değil mi işte?

Mockumentary dedik kara mizah dedik bu tarz unsurlar devreye girince filmin hikayesinin hızlı bir kurgu ve dinamik bir anlatımla desteklenmiş olması da kaçınılmaz oluyor haliyle. Hem Tonya Harding’in antrenman ve olimpiyatlarda buz pistinin üzerinde yaptığı şovlar hem  karanlık geçmişi hem de adının karıştığı Nancy Kerrigan’la ilgili kriminal vaka süreci, epizotlar halinde bir an bile aksamadan çok matrak ve ciddiyeti kaybetmeyecek bir şekilde peliküle aktarılıyor. Kriminal vaka demişken Episode dergisinin Şubat-Mart sayısı için hazırladığı ‘’Son Zamanların En İyi 50 Polisiye Dizisi’’ listesinde nereden baksanız 15 dizi ‘’Son Zamanların En İyi Dizileri’’ listesine konulsa asla sırıtmayacak şekilde duruyor. Nitekim katilin kim olduğu, delillerin araştırıldığı, tanıkların sorgulanması gibi polisiye unsurların farklı bir türdeki filme eklenmesi şüphesiz onun senaryosunu daha lezzetli hale getiriyor. I, Tonya’nın türevlerinden ayrı bir yerde durmasında Nancy Kerrigan’a yapılan saldırı ve sonrasının anlatıldığı bölümler de bu açıdan müthiş bir katkı sağlıyor filme.

I, Tonya’nın alt metninde medyanın biçimlendirdiği ve üstünde tahakküm kurduğu bir kitle toplumu vurgusu da var. Bunu Tonya Harding’in ‘’Amerikan halkı birilerini sevmek ve aynı zamanda da ondan nefret etmek isterler’’ söyleminden çıkarabiliriz. Çünkü Harding, kazandığı buz pateni şampiyonalarındaki başarısının yanı sıra Nancy Kerrigan vakasıyla da gündemdedir. Her daim bu toplum tarafından da tüketilmeye müsait bir rating ürünüdür keza. Tabi diğer yandan ‘’Erdemli Amerikan buz patencisi’’ profiline uyabilmek için, kendisini kapitalizmin öğüten ve yeniden dönüştüren sistemine teslim etmesi gerektiğinde önünde herhangi bir engel kalmamıştır artık.

Özetle, I, Tonya sadece başarısızlığı anlatan bir öykü olmakla kalmıyor aynı zamanda anlatısını farklı türlerle besleyerek temposu neredeyse hiç düşmeyen, absürt yapısını bir yerden sonra kabul ettirmeyi bile başaran hem matrak hem de ciddi bir filme dönüşüyor. Filmin ikinci yarısındaki son buz pateni müsabakasının olduğu sekansı gerim gerim gerilerek izlemekse bambaşka bir deneyim kesinlikle. Margot Robbie’nin karakterindeki duygu yoğunluğunu iyi bir şekilde verebilen performansı göz doldururken LaVona’yı canlandıran Allison Janney, katı bir duygusuzluğa sahip anne rolündeki dengeli oyunuyla da filmin yıldızı oluyor. Neticede kurgu dalından sonra ikisinin de Oscar adaylıkları gayet isabetli.

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending