Connect with us

Filmekimi 2013

Inside Llewyn Davis (2013) Sen Şarkılarını Söyle

Yayın tarihi:

-

Hollywood’un en başarılı yönetmenlerinden Coen Biraderler’in Steven Spielberg başkanlığındaki Cannes Film Festivali’nden büyük jüri ödülü ile dönen son filmi Sen Şarkılarını Söyle, 60’ların ilk yıllarında ABD’nin Greenwich kentinde geçimini sağlamaya çalışan bir folk müzik sanatçısı olan Llewyn Davis’in yaşantısından küçük bir kesiti anlatıyor. Önceki filmleri İz Peşinde’nin (True Grit) ardından yeniden bir dönem filmi ile hayranlarını selamlayan yönetmen ikili, kariyerlerinde bir dönüm noktası arz etmesi muhtemel müzikle saflaştırılmış, efsane oyuncu performanslarıyla süslendirilmiş, imgeleşen mizahlarıyla tatlandırılmış estetik bir biyografi örneği sunuyor.

1961 yılında başlayan Llewyn Davis’in hikayesi, adeta oradan oraya saçılan ve aradığını bulamayan, umutsuz bir müzisyenin çırpınışları ile kendini dolduruyor. Davis’in bitmek bilmeyen arayışları göz önünde bulundurulduğunda aslında bir yol filmi olarak değerlendirilebilecek Sen Şarkılarını Söyle, ilk dakikalarından itibaren seyircinin elinden tutup zaman zaman eğlenceli fakat çoğunlukla kaynağı belirsiz bir hüzün ve ümitsizlikle yoğrulmuş bir öyküyü doğuruyor. Coen’lerin Dave von Ronk gibi kıymeti on yıllar sonra anlaşılmış fakat yaşadığı dönemde hiçliğe doymuş bir müzisyenin hayat öyküsünden beslenerek kaleme aldıkları senaryo o kadar pür-i pak ki hayranlık duymamak elde değil. İki saate yakın süresi boyunca Llewyn Davis’in müzik partnerinin yaşamına kıymasının ardından içine düştüğü boşluğu doldurmaya çalışan öyküye seyircinin bu amaç doğrultusunu eşlik ediyor olması da bunun en güçlü destekleyicilerinden. Davis’in sonu gözükmeyen arayışlarında onun en yakın arkadaşı olan müzik ise, ruhuyla ve tınısıyla filmin zirveye tırmanan yolculuğunda liderlik bayrağını taşıyor.

Inside-Llewyn-Davis

Oscar Isaac’in kariyerinde bir dönüm noktası olacağını şimdiden belli eden şapka çıkarılası performansı, Sen Şarkılarını Söyle’yi güzel ve özel kılan olguların en önemli dallarından şüphesiz. Coen’ler, Isaac’in hayat verdiği Davis karakterine tüm bu arayışlarında destek olabilsin diye pek çok karakteri yan öyküleriyle birlikte hikayelerine dahil ediyor ve bunu yaparken ana temanın temellerini zedeleyici tüm ayrıntılardan ustalıkla kaçınıyor. Steve McQueen imzalı Shame’de sergilediği müzikal performansın ardından Coen’lerin dikkatini çektiğine inandığım Carey Mulligan, siyah ve uzun saçlı haliyle önemli bir performansa imza atarken kısa ama etkili bir oyunculuk sergileyen Justin Timberlake de müzikal kariyerinin yanında oyunculuğu ile de adından söz ettirmeye devam ediyor.

inside llewyn davisBüyük bir cesaret örneği sergileyerek filmdeki tüm karakterlere şarkıları kendi sesleriyle ve canlı olarak seslendirmeleri görevini veren yönetmen kardeşler, şimdilerde ne yazık ki nadiren rastladığımız geleneksel müziğin ruhunu yakalamakta hiç zorlanmıyor. Sen Şarkılarını Söyle, bu noktada tam bir müzikal şölen yaşatıyor. Sonraları efsaneleşecek bir müzisyenin eserlerinin yanı sıra dönemin varoşlarda kendilerini gösteren diğer sanatçılarını da filmlerine dahil eden Coen’ler, Bob Dylan gibi müzikte çağ açan bir ismi de kimliğini gizleyerek öykülerine dahil ederek filmlerini hakkında uzun uzun konuşulabilecek bir forma sokmanın çeşitli metotlarını zorluyorlar.

Başından sonuna, bir bağlamda kısır bir döngüye işaret eden Sen Şarkılarını Söyle’nin teknik anlamdaki gücü, süresi boyunca kendini o kadar belli ediyor ki seyirci için hayranlık beslememek kendini kandırmaya eşdeğer kabul edilebilir. Bir dönem filmi olmasından mütevellit kostümlerinden yapım tasarımlarına ve sanat yönetmenliğine adeta ışıldayan eserin ışık ve kamera kullanımı ise müziğin ardından seyircinin filme olan aşkını tamamlayan güçlü bir etken oluyor.

Hiç şüphe yok ki Coen Kardeşler bu sektöründe kendini kanıtlamış yönetmenler listesinde zirveyi zorlamakta ve artık onların sinemasında birer imge haline gelmiş kara komediyi yedirdikleri her türden filmleriyle sinema seyircisini memnun etmekte iddialarını koruyor; üstelik güçlendiriyor. Sen Şarkılarını Söyle de bu yolculuklarında adeta parlayan, içinde bulunduğumuz sezonun da en nadide işlerinden biri olarak kendini gösteren eserlerinin ta kendisi. Llewyn Davis’in elinden tutarak, onun beslendiği müzikten beslenerek sonunun gelmesini istemeyeceğiniz bir yolculuğa çıkmanın biçilecek bir pahası olduğunu iddia etmek ise yürek ister.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bağımsız Sinema

Only Lovers Left Alive (2013) Sadece Aşıklar Hayatta Kalır

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Bir yönetmen düşünün, hiçbir filmi ülkemizde vizyon şansı bulamamış olsun. On yıllardır bağımsız sinemanın marjinal çocuklarından biri olan Jim Jarmusch’un filmlerini festivaller de olmasa perde karşısında seyretme şansımız olmayacak. Usta yönetmenin Tilda Swinton ve Tom Hiddleston’ı da yanına alarak çektiği son filmi Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive) da Filmekimi 2013 kapsamında seyretme şansına eriştiğimiz ve Cannes’da Altın Palmiye için son anda yarışma bölümüne kabul edildiği açıklanan bir vampir öyküsü. Kendi çizgisinden ödün vermeden kotardığı bu postmodern vampir uyarlamasında Jarmusch, sinemada son dönemlerde hak ettiği değeri bulamayan bir kültün yepyeni bir bakış açısı ile; biraz romantizm ve biraz da mizahın tuz biber olması sonucu seyirciye sunmayı tercih ediyor.

Yüzyıllardır yaşayan, birbirlerine sırılsıklam aşık ve üç kez evlenip boşanan Adam (Tom Hiddleston) ve Eve’in (Tilda Swinton) öyküsünü seyrettiğimiz Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, yönetmenin filmlerindeki imgesel müzik kullanımından faydalanarak görkemli denebilecek bir açılışla seyircisini selamlıyor. Birbirlerinden kilometrelerce uzakta olan Adam ve Eve, hayatta kalabilmek adına temiz insan kanı içmek gibi çeşitli ritüelleri gerçekleştirmeye devam ederken birbirlerine ihtiyaçları olduklarını anlarlar. Hepimizin bildiği klasik vampir tasvirine uygun şekilde yalnızca geceleri dışarı çıkabilen ikili, filmin ilk yarısında bir araya gelir. Uzun zaman sonra özlem giderdikleri sırada her iki karakterin de iç dünyasına küçük bir adım atmış oluruz. Adam, en büyük tutkusu müzik ve bilim olan ketum bir karakter çizerken Eve ise ona göre daha pozitif ve konuşkan bir çerçeveden ölümsüzlüğe bakar. Adam’ın insanoğluna karşı duyduğu nefret, kendini filmin çok çeşitli noktalarında hissettirir. Yüzyıllar boyu yaşamanın verdiği tecrübeyle bilimin yavaş ilerleyişinden yakınırken insanları zombiler olarak adlandırmayı tercih eder. Eve ise gerek bu konuda gerekse filmin tümünde daha çok Adam’ın kendisini bulmasına yardım eden bir yan karakter gibidir. Mizahi yönü daha kuvvetlidir ve bunu, çok sevdiği kocasını mutlu etmek için kullanmaktan hiç çekinmez.

only-lovers-7

Filmin ilk bölümünde bazı sosyal ve politik göndermeler eşliğinde Adam ve Eve’in yaşamlarına göz attıktan sonra ikinci bölümünde Eve’in çılgın kız kardeşi Ava’nın (Mia Wasikowska) hikayeye dahil olmasıyla işler değişir. Ava, hem ablasından hem de eniştesinden farklıdır. Attığı adımlarda ikinci kez düşünmeyi sevmediği bellidir, pişman olmaz ve gözü doymaz. Eve ve Adam’ın görevi ise bir zaman sonra bu genç kıza göz kulak olmak haline gelmiştir. Aslında Jarmusch, bu bağlamda çok tanıdık bir senaryoyu mekanda, kostümlerde ve biraz da insan fizyolojisinde değişiklikler yaparak seyircinin önüne koymaktadır. Televizyonda ve beyazperdede defalarca seyrettiğimiz belalı baldız ekolüne kan emme özelliğini ekleyerek hem kendi farklı dünyasına katkıda bulunmuş hem de seyirci için mizahı bol malzemeler ortaya koymuştur.

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ı sevmenin çok çeşitli yolları olduğuna inansam da özellikle tarih boyunca yaşamış ve bu dünyaya bir şeyler katmış isimlerin farkında olan; yani temel bir entelektüel seviyeye sahip herkes nasıl ki Woody Allen’ın Midnight In Paris’ine aşık olduysa Jarmusch’un bu eserini de fazlasıyla benimseyebilir. William Shakespeare göndermesi ile dikkat çeken senaryo oyunları, Adam’ın hekim kılığına girdiğinde kullandığı ismin Faust olması gibi seyirciyi daha çok düşünmeye ve bağlantı kurmaya yönlendiren detaylar da içeriyor. Bilindiği üzere Goethe’nin Faust isimli eserinde Doktor Faust, ruhunu şeytana satmayı tercih ederek masumiyetini kaybeder.

Harikulade müzikleriyle yalnızca Adam’ı değil seyirciyi de besleyip açlığını gideren Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, Jarmusch’un şaşkınlık veren zekasını sergilediği son sürprizi. Estetizmin doruklarında yaşayan, postmodernizmi ise damarlarında yaşatan ve bunlardan aldığı güçle şaha çıkan bir film. Swinton ve Hiddleston’un şapka çıkarılası performansları da cabası.

Okumaya Devam Edin

Avrupa Sineması

The Broken Circle Breakdown (2012) Kırık Çember

Yayın tarihi:

-

Yazar:

2009 yapımı Çölde Kutup Ayısı (The Misfortunates) ile İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü kazanan Felix van Groeningen’in bir sonraki filmi olan Kırık Çember hiç şüphe yok ki Filmekimi programının en özel seçkilerinden biri. Berlin ve Tribeca gibi önemli festivallerde ödüller aldıktan sonra sonunda ülkemize uğrayan bu Groeningen eseri, birbirine tamamen zıt karakterleri olan iki aşığın dramatik öyküsünü enfes müzikler eşliğinde anlatıyor.

Yönetmenin bir tiyatro oyunundan beyazperdeye uyarladığı filmde karşımıza birbirlerini gördükleri ilk anda aşık olan bir erkek ve kadın çıkıyor. Elise vücudunda sayısız dövme olan ve bir dövmecide çalışan, muhafazakar bir kadındır. Didier ise Amerikan hayranı, bluegrass müzik yaptığı grubuyla geçimini sağlamaya çalışan realist, rasyonel ve tanrı tanımayan bir adamdır. İkilinin yolu bir şekilde kesişir ve masalsı ilişkileri evlilikle sonlanır. Bir süre sonra Elise’nin hamileliğini haber alan Didier başta bu çocuğu istediğinden emin olamasa da zamanla fikirleri değişir ve dünya tatlısı kızları Maybelle dünyaya gelir. Aradan seneler geçer ve birbirine zıt bu iki aşık, küçük kızlarının lösemi olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Artık yapmaları gereken bir arada tutunup bu sorunu atlatmak için güçlü olmaya çabalamaktır.

BrokenCircleBreakdown2

Groeningen’in hikayesinin yalnızca bir bölümünün özeti bu. Karışık bir kurguyla anlattığı öyküsünü müzikal bir zemine oturtan yönetmen, daha en baştan karakterlerindeki çelişki ile klişelerden uzak bir öykü sunacağının sinyallerini veriyor. Dövmeli bir kadını muhafazakar, konservatiflikleri ile bilinen Güneyli kovboylara özenen bir adamı ise dinsiz yaptıktan sonra hikayenin gidişatı ile de farklılık yaratmaya çalıştığını gösteriyor. İkilinin kızları Maybelle’in ölümü beklenenin aksine filmin sonunda değil, tam ortasında gerçekleşiyor ve seyirciye hem bundan önce, hem de bundan sonra Didier ile Elise’nin zaman zaman barışan ama çoğu zaman çarpışan yıldızlarını gözlemleme fırsatı sunuluyor. Bir türlü kızlarını kaybetmenin gerçekliğiyle yüzleşemeyen ikili, şarkı söylemeye devam etseler de hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Tartışmaları eksilmiyor, her iki tarafın da haksız olduğu argümanlar havadan havaya uçuşuyor. Bu şekilde yönetmen, iki karaktere de eşit mesafede durmayı tercih ediyor. İkisinin acısını da farklı yollarla dışavurmalarına olanak sağlıyor. Elise kızıyla olan hatıralardan yola çıkarak kendisine bir çıkar yol ararken Didier, hayranı olduğu Amerikan kültürüne, muhafazakar Cumhuriyetçiler’in sağlık politikalarından dolayı kin kusarak kendini rahatlatmaya çalışıyor. Tüm bunlar olurken yönetmen aralara yerleştirdiği kısa sekanslarla ikilinin tanışma öyküsünden evliliğine, Elise’nin hamilelik sürecinden Maybelle’in büyümesine hayatlarındaki pek çok önemli anı seyirciye göstermekten kaçınmıyor.

BROKEN-CIRCLE-BREAKDOWN-pic-4_3

Filmi özel kılan yönlerden en önemlisi muazzam müzikleri. Başta Country ve Bluegrass sevenleri mest edecek şarkılar filmin her anını süslerken Kırık Çember’in acıklı hikayesine acı katmaktan da çekinmiyor. Maybelle’i sonsuzluğa uğurlarken bile Didier’in grubu şarkı söylemeyi bırakmıyor. Hakeza hikayenin en acıklı bölümü olan finalindeki veda da sinema tarihinin en hüzünlü ve unutulmaz uğurlamalarından biri olarak seyirciyi muhtemel bir üzüntünün içine sürüklüyor.

Filmdeki ana karakterlere hayat veren Veerle Baetens ve Johan Heldenbergh, beklenenin üstündeki performanslarıyla göz dolduruyor. Heldenbergh’in çizdiği realizmden uzaklaşma konusunda inatçı baba portresi, yerini sevdiği kadına hapsolmuş erkeğe bıraktığında dahi oyuncu çizgisini bozmadan, hatta yükselterek işine devam ediyor. Rol arkadaşı ise çocuğunu kaybetmiş anne tiplemesinin hakkını sonuna kadar veriyor. Baetens’in bu performansıyla Tribeca’da en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görüldüğünü de hatırlatmak gerekir.

Yazıyı, filmi en güzel anlatan iki şarkıyla kapatmak yerinde olacaktır.

Okumaya Devam Edin

Dünya Sineması

Gloria

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Gün geçtikçe büyüyen ve uzun süredir de kendine hayran bırakan Güney Amerika sineması en son geçtiğimiz sene Pablo Larrain imzalı No ile sinemaseverleri büyülemişti. Larrain’in hemşehrisi ve ülkesi Şili’de bilinen bir sinemacı olan Sebastian Lelio imzalı Gloria da aynı görevi içinde bulunduğumuz sezon dahilinde görmeye hazırlanıyor. Şili’nin süregelen çalkantılı politik ve sosyal dönüşümlerinden yola çıkan iki filmin benzer yönleri bununla sınırlı kalsın, Gloria ikinci baharını yaşayan bir kadının öyküsüne odaklanıyor. Aralarda yapılan sosyopolitik göndermeler dikkat çekse de Gloria, isminden de anlaşılacağı üzere bir kadın; daha dürüst olmak gerekirse kadınlığın filmi.

Gürültülü bir müziğin çaldığı bir bar sahnesiyle açılan Gloria, daha ilk saniyelerinde anlatacakları yönünde büyük mesajlar veriyor. Yaşı kemale ermiş yahut orta yaşı geçmiş insanların bir arada eğlendiği; fakat televizyon ve sinemanın zihnimizde oluşturduğu seviyeli çerçeveden çok uzak bir mekanda başlıyor film. Hemen dikkatler, yalnız başına duran olgun ve hayli alımlı bir kadının üzerine çekiliyor. Kadın oturduğu yerden kalkıyor ve dans pistinin ortasına geçip, çoğumuzun gençlikte dahi cesaret edemediğini yaparak bedenini müziğin ruhuna teslim ediyor. Kadının düşünceli bakışlarından vazgeçip kendini bu denli salması, o anda seyirci için bir başka malzemeyi doğuruyor: Bu kadın neler yaşamış olabilir?

Eşinden seneler önce ayrılan Gloria, iki çocuğuyla da pek yakın olmayan ve tek başına bir apartman dairesinde yaşayan bir kadın. Akıllarda yer edinmiş klişe tiplemenin aksine oldukça canlı, heyecanlı ve ikinci baharını yaşamaya hazır ve istekli bir portre çiziyor. Bu amaç doğrultusunda tanıştığı eski deniz subayı, şimdinin eğlence parkı sahibi Rodolfo ile yakınlaşıyor. Onu sevmiyor ya da aşık olmuyor fakat kendisinin de anlam veremediği bir biçimde bağlanıyor. Belki ne çevresine ne de seyirciye yansıtmadığı boşlukları doldurmak için bir araç olarak görüyor bu adamı, belki de vakit geçirmek ya da cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıp atacağı herhangi bir beden. Ne Gloria ne de filmin yönetmeni Lelio bu ikilem üzerinde fazla durmayı tercih etmiyor. Cesur bir kadının hayatına yeni bir ivme kazandırmaya çalışıyormuş gibi yansıtılan portresini aslında ilk baharını yaşayan ve onca kaybı varmış gibi gözükmesine rağmen hayatında hiçbir değişiklik hissetmeyen/hissettirmeyen bir kadın olarak resmediyorlar.

14322_1366248990_477_14322

Gloria’nın belli bir kalıba sokmakta zorlanılan hikayesini seyrederken seyircinin pek çok konuda seçim yapması mümkün gözükmüyor. Yönetmenin yarattığı bu karaktere karşı ne hissetmemiz gerektiğini kestirmek bir hayli zor. Bazen ona acımamız gerektiğini düşünürken, zihnin bunu sorguladığı sırada Lelio ters köşeye yatırıyor. Aynı şekilde Gloria’nın başına gelen hiçbir şey için sevinemiyor seyirci. Bunlara rağmen film boyunca bir umutsuzluk bulutunun rengarenk ana karakterin üstüne çökmüş olduğunu hissetmek ise malum kararsızlıklar kadar zor değil. Lelio’nun filminin doyumsuz bir tat bıraktığını düşünmemin başlıca sebebi de bu zaten; Gloria, seyircini tek bir çizgi üzerinden idare etmek için uğraşmaktansa ona bir düzlem sunmayı ve doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etme işini sonraya bırakmayı vaat ediyor.

Yardımcı karakterlerin zaman zaman olay örgüsüne dahil olduğu filmin tümünü Gloria’ya hayat veren Paulina Garcia sırtında götürüyor desek yeridir. Lelio’nun yaptığının zor bir film olduğu gayet açık ve bu zorluğun üstesinden gelen tek kişinin yönetmen olmadığını görmek Garcia’ya yaklaşık iki saat boyunca (hatta film bittikten sonra) hayranlığı üst seviyede tutmak için fazlasıyla yeterli bir sebep. Karakterini içselleştiriyor ve onu oynamaktan ziyade bizzat yaşıyor. Bu durum tek başına her performans için bir iyilik kriteri doğurmaz elbet fakat söz konusu karakterin omuzlarında başarılı bir eserin tüm yükü varsa işler büyük oranda değişir.

Bu sene Şili adına Oscar yarışına katılan Gloria, hiç şüphe yok ki ülkenin iki sene üst üste yabancı dilde en iyi film kategorisinde adaylık elde etmesine neden olacak derecede iddialı bir yapım. Sebastian Lelio’nun hiçbir tabudan kaçınmayarak, cesurluğunu konuşturduğu bu filmi daha uzun seneler boyunca dillerde ve zihinlerde kendine yer edinmeyi başaracaktır. Yaşlı insan algısını kökten değiştirmek konusunda kendine güvenen film sayısının ne kadar olduğunu düşününce muhtemelen tahmin edilenden de fazla olacak bu süre.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending