Connect with us

Vizyon

The Invention of Lying (2009): Ne Geldiyse Başımıza Doğruları Söylemekten mi Yoksa?

Yayın tarihi:

-

Bu yazı The Invention of Lying’e dair bazı sürprizbozan detaylar içermektedir.

Senaryosunu ve yönetmenliğini meşhur İngiliz komedyen Ricky Gervais ve Matthew Robinson’ın üstlendiği 2009 yapımı The Invention of Lying, doğrunun sadece doğrunun söylendiği bir dünyayı ele alır. Ancak buradaki doğruyu söylemek dürüst olmaktan biraz farklı şekilde algılanıyor. Evet insanların her biri dürüst davranıyor birbirine ama bir o kadar nezaketten uzak, kırıcı ve gereksiz bir dobralıkta. Böyle bir realitede Mark Bellison (Ricky Gervais), Lecture Films adlı film şirketinde senaristlik yaparak hayatını kazanmaktadır. Daha doğrusu kazanmaya çalışmaktadır çünkü Mark, insanların gözünde tam bir zavallı, senaristlik konusunda kalemi berbat ve her yönüyle çaptan düşmüş biridir. Bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi her sabah uyandığında insanların acımasız doğrucu yorumlarına maruz kalmaktadır: ‘’Sen berbat bir yazarsın, sen şişmansın, sen çirkinsin, hayatta hep zavallı olarak kalacaksın vs…’’ Aslında bu yorumları günlük hayatta çokça söylüyoruz birbirimize ama karşılıklı değil. En güvenli yerden, birinin arkasından söylüyoruz bunları. Belki de şu anki yaşadığımız dünyada böyle bir sistem gerçekleşse, kimin çok fazla dostu var kim birtakım menfaatler için faydalanılmaya çalışılıyor daha net ortaya çıkacaktır. Zira sosyal medya kanallarında da bu türden yorumları kendi isim ve soyismimizle yapmadığımız aşikar. O yüzden de hiç kimsenin kimseyle bir problemi yok. Herkes herkes tarafından sevildiğini zannediyor ama kimse gerçeklerle yüzleşmek istemiyor. O halde doğruların söylendiği bir dünya bu haliyle acımasız bir distopya olarak görünse de aslında hepimize iyi gelecek bir ütopya olarak sayılabilir mi?

Bu sorunun cevabı filmin en önemli kırılma anında veriliyor. En son çalıştığı şirketten de kovulan Mark Bellison, kira borcunu ödemek için bankaya gittiğinde zihninin içindeki sesi dinliyor ve hesabındaki mevcut para miktarından daha fazlası olduğunu veznedar kadına söylüyor. Normalde kadının ‘’Hayır beyefendi, sizin hesabınızda …. şu kadar gözüküyor. Yanılıyor olmayasınız.’’ cevabını beklerken ‘’Aa çok pardon, bir yanlışlık olmuş hemen sizin söylediğiniz parayı veriyoruz, çok özür dileriz’’ cevabını alıyoruz. Yani Mark, öyle bir gerçeklikte yalan söylemeyi keşfederken aynı zamanda bu dünyada insanların birbirlerine doğruyu söylemeleri kadar, duyduklarını ve öğrendiklerini de doğru saydıklarını öğreniyoruz. Yani sözlü ve fiziksel anlamda cinsel tacize uğradığını söyleyen bir aktris, bu durumu izah ederek, onu taciz eden kişiyi hapse attırabilir. Bunun için herhangi bir kanıt ya da belgeye ihtiyacı yok. Çünkü insanlar ona inanıyor ve bu çok değerli bir şey. Ama öte yandan benzer bir hadisede tıpkı Mark’ın yaptığı gibi söylenilen sözün doğru kabul edilmesinin,  çıkar ya da intikam alma gibi motivasyonlarla sömürüldüğü de olabilir. Bu denli karışık bir mevzunun çözümü için hukukun devreye girmesi gerekiyor, zaten o ayrı bir konu. Dolayısıyla en başa döndüğümüzde, doğruların söylendiği bir statüko, bir yanıyla ütopik diğer yanıyla da distopik bir toplum modelini önümüze sunuyor esasında.

Mark Bellison, yalan söyleme hakkını ilk ve tek kullanmış bir insan olarak bütün fırsatları değerlendirmeye başlıyor. Söylenen bir yalan beraberinde başka bir yalanı söyleme ihtiyacını doğurduğu için Bellison için her şey tıkırında gidiyor. Ancak bir gün, Mark annesi ölmeden önce ona öldükten sonra neler olacağına dair anlattığı pozitif ve motive edici cümleler, onu bir anda tüm dünyanın gözde insanı haline getiriyor. Oysaki Mark’ın tek derdi annesinin mutlu bir şekilde ölmesini sağlamasıydı. Kulaktan kulağa yayılan Mark Bellison’ın ‘’geleceği gören adam’’ imajı tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Ve bu sırada Mark Bellison, bir başka yalanı daha keşfediyor. Belki de tarih boyunca söylenmiş en büyük yalan: Dinler! Ve tabi ki o meşhur gökteki adam. Bellison, insanların merak ettiği bu uhrevi gerçekleri daha kalıcı olması adına (!) 2 büyük pizza kutusunun arkasına maddeler halinde sıralıyor. Tevrat’taki ”On Emir”’in bir tür parodisi gibi! Üstelik gerçeklerin, bir kişi vasıtasıyla, onun ağzından çıkacak cümlelerle öğrenilmesi, ve insanların başta tüm bu anlatılanları saçma bulması, Gervais’in İsa Mesih ve onun gibi diğer birçok peygamberi palavracı olarak hicvettiğinin apaçık ve sert bir göstergesi. Daha sonrasında insanlar din, gökteki adam gibi kavramları duydukça onları sorgulamaya başlıyor. Gökteki adam gerçeğini iyice benimsedikleri andan itibaren de bütün hayatlarını öbür dünyada rahat edebilmek için yaşamaya başlıyorlar. İyi ya da kötü bütün olaylarda başımıza ne geliyorsa bunda gökteki adamın yani Tanrı’nın sorumlu olduğunu söylüyor Bellison: Kansere sebep olan da o; hastalığa yakalanan kişiyi yeniden hayata döndüren de…

Filmin üçüncü perdesine doğru, Mark Bellison, film boyunca flörtleşmeye çalıştığı platonik bir şekilde aşık olduğu kadın Anna McDoogles’ı (Jennifer Garner) nihayet ikna ediyor. Mutlu bir evliliklerini olduğunu düşündüğümüz son sahnede Mark ve oğlunun, Anna’nın yaptığı yemeği beğenmedikleri halde çok güzel olduğunu belirtmeleri, Bellison ailesinin saadetinin bu şekilde sorunsuz ilerlediğinin ve bozulmadığının kanıtı olarak gösteriliyor. Bir önceki paragrafa geri dönelim. Ricky Gervais, din ve Tanrı’yı bir yalan olarak gördüğü için bunu öykünün ”düğüm” bölümüne yediriyor ve bir şeye körü körüne inanıp onu doğru kabul etmemek gerektiğini öğütlüyor. Çünkü tarihteki birçok düşünür, bilim adamı gibi o da din denen kavramın bir yalanla başladığını düşünüyordu. Ama filmin bahsini ettiğimiz son sahnesi ve Mark Bellison’ın söylediği yalanlarla birlikte hayatında her şeyin güzel gittiğinin yansıtılması, bir anlamda eleştirilen meseleye çok yönlü bakıldığını da göstermez mi? Yani Gervais, dinlerin hala bir yalandan ibaret olduğu üzerinde ısrarla dursa da hayatın bir parçası olduğunu söylüyor. İnanan için de inanmayan için de bir insanın hayatında dinin, Tanrı’nın, İsa’nın vs. yer etmesi, tekrar üzerinde durursak o yemek sahnesiyle bir anlam kazanıyor.

The Invention of Lying, parlak bir  fikre sahip olan ama dramatik yapı açısından senaryosunu çok iyi işleyemeyen filmlerden aslında. Ama  bazı ince detayları, göndermeleri ve çeşitli paradigmalarıyla sizi politik bir şekilde düşünmeye sevk ediyor. Sizin de filmi izledikten sonra birçok tabu, değer yargısı ve kavramı yeniden gözden geçireceğinizi düşünüyorum.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending