Connect with us

Vizyon

Joker: Bir Ucubenin İhtişamlı Zaferi

Yayın tarihi:

-

Yazıma başlamadan önce belirtmek isterim ki uzun zamandır sinemada psikolojik dram ve gerilim türünde hasret kaldığım sarsıcı ve büyüleyici karakter filmi beklentim Joker’le şimdilik son buldu. Arthur Fleck-Joker (Joaquin Phoenix) karakteri; Norman Bates – (Psycho), Alex DeLarge (A Clockwork Orange) Travis Bickle (Taxi Driver), Jack Torrance (The Shining), Tony Montana (Scar Face), Dr. Hannibal Lecter (The Silence of the Lambs), Tyler Durden (Fight Club), Patrick Bateman (American Psycho), Travor Reznik (The Machınıst), Anton Chigurh (İhtiyarlara Yer Yok), The Joker (The Dark Knight) gibi saydığım ikonik karakterlerden sonra bize ölümsüz bir oyunculuğun nasıl olabileceğini bir kez daha göstermeyi başardı.

Martin Scorsese’nin Marvel filmlerinin sinema olmadığını, bu filmleri izleyemediğini, izlemeyi denediğini ve bu tür yapımların insan dramından ziyade tema parklarındaki oyunlara benzediğini bir röportajında dile getirmişti. Hatta Francis Ford Coppola daha da ileri giderek bu filmlerin değersiz olduğunu ifade etti. Şahsen Scorsese’e katıldığımı belirtmek isterim. Sadece gişe hasılatına oynayan ve uzun zamandır beyaz perdeyi adeta işgal altına almış Marvel filmlerinden dolayı beyaz perdede gerçek anlamda sanatsal filmleri vizyonda pek göremez olduk. Marvel’dan farklı bakış açılarına sahip olsa da DC Comics filmleri de çoğunlukla aynı amaca hizmet eden filmlerdi. Fakat, Dc Comics, Joker filmiyle bu sefer ayağı yere basan bambaşka ve muazzam bir işe imza attı.

Todd Phillips’in hem yönetmenlik hem senaristlik dehasını ortaya çıkaran Joker filminin, Lawrence Sher’in müthiş ve sarsıcı sinematografisiyle, yarattığı renk atmosferiyle, Hildur Gudnadóttir’in insanın ruhuna işleyen ve sizi her an diken üstünde tutan kasvetli, hüzünlü besteleriyle, kostüm ve makyajdaki ustaca dokunuşlarla, dönemin mekanlarının ustaca yansıtılmasıyla ve bir palyaçonun bilinçaltından, ruh dünyasından yola çıkarak tüm dünyada büyük yıkımlar yaratan kapitlizme sağlam ve hedefi tutturan salvolar yapmasıyla bir şaheser olduğunu düşünüyorum. Ama filmin saydığım tüm bu artıları yanında filmden Joaquin Phoenix’i çıkardığınızda Joker filminin size adeta evrendeki varoluş nedeninizi sorgulatan ve vicdanınıza üst üste parça tesirli bombalar savuran karşı konulmaz etkisini bu kadar yoğun hissetmeyeceğiz de aşikardır.

Gelmiş geçmiş Joker karakterleri içinde geçen bunca zamana rağmen Ledger’ı Joker tarihindeki haklı krallık tahtından indirecek güçte bir aktör çıkmadı. Phoenix de zaten Ledger‘ın bir zirve olduğunu, ona asla yetişemeyeceğini ve canlandıracağı Joker’in de Heath Ledger‘a bir saygı duruşu niteliğinde olacağını belirtmişti. Nitekim öyle de oldu. Ledger‘ın dehşetengiz Joker örneği varken yeniden Jokeri canlandırmak adeta kurtuluşu olmayan bir intihar denemesinden farksızken Joaquin Phoenix en deli, en tuhaf, en büyüleyici, en hüzünlü ve masumiyetinin içinde barındırdığı en karanlık hâliyle, yüreğimizi yasa boğan kahkahalarıyla Joker’i ikinci kez kimsenin ulaşamayacağı bir seviyeye getirdi. Hatta Todd Phillips’in Joker’i Nolan’ın Joker’inden daha derinlemesine ve kuyumcu titizliğiyle işlenmiş bir karakterdir. Bunu Arthur Fleck’in hem zihinsel anlamda hem fiziksel anlamda Joker’e dönüşümünün her aşamasında hissedersiniz.

Tood Phillips‘in ve sanat ekibinin yarattığı psikodram ve Joker’inin her hareketi topluma ve bireyin antagonist bilinçaltına ayna tutan sembollerle doludur. Joker’de anlatılan sistemsel ve toplumsal çürümenin, yozlaşmanın günümüzde de devam etmesi filmi çağdaş bir gerçekliğe dönüştürür. Filmin sanat ve teknik ekibinin Arthur’un ruh dünyasına göre kusursuz şekilde tasarlandığı renk paletiyle Gotham tasviri bunun yanında kostümler, makyaj, kamera kullanımının yarattığı karakter derinliği, müziğin filmin sonuna kadar yarattığı hüzün ve tedirginlik sizi nihilizmin derin ve karanlık uğultusuna sürükler.

Filmin senaryosunun Batman takipçilerini özellikle de Nolan’ın üçlemesini kendilerine kaynak olarak kabul edenleri hayal kırıklığına uğrattığını söylersek yanılmış olmayız. Çünkü onlara göre gerçek Joker ölümcül, kötücül, dâhice ve komiktir. Tood Phillps ve ekibinin yarattığı Joker ise acınası, pısırık hatta utanç duyulası bir karakterdir ve aynı zamanda zekâsıyla gerçek Joker’e de bir ihanettir. Onların bu tasvirlerine katılmamakla birlikte evet, çizgi romanlardan bugüne kadar neredeyse 80 yıldan beri anlatılagelmiş Batman ve Joker karakterlerini mutlak doğru olarak kabul ederseniz bu eleştirileri haklı bulursunuz fakat bu eleştiriyi dile getirenlerin özellikle de Joker’in hayatıyla ilgili mutlak ve kesin bir biyografinin olmadığı gerçeğini kasıtlı ya da kasıtsız bir şekilde görmezden gelmeleri ve Phillips’in Joker’ini ısrarla önceki Batman ve Joker evreniyle kıyaslamaları onların eleştirilerini isabetsiz kılıyor. Çünkü en nihayetinde Phillps ortaya çıkıp evet en doğru Joker budur, demiyor.Bizim senaryomuzdaki Joker ve Joker’in Joker’e dönüşmesinin orijin hikayesi budur, diyor.

Joker’in kendisinin dahi geçmişiyle ilgili anlattığı birçok farklı hikaye ortada dururken ‘’Gerçek Joker bu olamaz, Thomas Wayne aslında entelektüel bir iyilik elçisiydi, tüm servetini insanlığa adamıştı, sonradan Joker’le Bruce Wayne düşman olduklarında Joker’le aralarındaki yaş farkı şu kadar olacak, bu da çok saçma.’’ gibi eleştirilerin isabetli olduğunu düşünmüyorum. Zaten Phillps, Batman ve Joker’i karşı karşı karşıya getirmeyeceğini de belirtiyor. Diyelim ki bu ikili karşı karşıya getirildi, yaş farkının bir önemi kalır mı ya da Joker’in bu hayat öyküsünden sonra Batman’in tarafını tutmanız mümkün olur mu ? Bu soru listesi uzar da gider. Üstelik bu filmde gördüklerimizin ya da anlatılanların çoğu kesin bir gerçek olarak karşımıza çıkmaz. Çünkü Arthur’un gündelik hayatı ve zihnindeki hayal aleminin, fantezilerinin harmanlanmış olması bu filmdeki Joker’in kişiliğini, kimliğini bile epey karmaşık bir muammaya çevirir. Hâl böyleyken Phillips’in Joker’i de dahil hiçbir Joker’i kesin hatlarla çizilmiş bir şablona oturtamazsınız.

Bence Phillips, Joker’in ileride neler yapacağını ya da hikayesinin nasıl devam edeceğini bizim hayal gücümüze bırakıyor. Filmin adının Joker olması da bir şeyi değiştirmiyor. En nihayetinde Batman’le hiç karşılaşmayacak bir anti-kahraman olmayan Joker’i diğer Jokerlerle kıyaslamak sanatın özgür ruhuna aykırı geliyor bana. Bu da senaristlerin kendince hayat hikayesini kurguladığı bir Joker yorumu yani ‘’çoktan seçmeli bir geçmişi ‘’ olan Joker’e kendi zihnimizdeki imajı olması gereken tek doğruymuş gibi dayatmanın sanatın sınırlarını daraltmaktan başka bir şeye hizmet etmediğini düşünüyorum. Ayrıca filmin senaryosunun klişelerle dolu olduğunu bundan dolayı da Joker’in özgün bir yanı olmadığını dile getirenlerin Joker’de ortaya konan muazzam sinema işçiliğine haksızlık ettiğini de belirtmek istiyorum. Sinemada aynı konuların defalarca işlendiğine şahit olmuşuzdur. Örneğin; sinema tarihinde aşk konusunu işleyen epey film var fakat bunlardan kaçı kalıcı olabilmiş ki? Demek istediğim, konu önemli olsa da asıl önemli olanın işlenen konu değil konunun anlatılma biçimidir. Joker de ele aldığı konuları sinemanın tüm unsurlarıyla, bütüncül bir kurguyla kusursuz bir şekilde işlemiş. Asıl üzerinde durulması gereken de budur kanaatimce aksi takdirde tüm sanat dalları aynı konuları ele aldığı için birbirinin sonsuz bir tekrarından başka bir şey değilmiş gibi algılanır.

Joker’in bugün dünya çapında hatırı sayılır kalburüstü bir film olmasının temelinde yatan şey de içinde barındırdığı dehşetengiz gerçekliktir ve bunun sanatla ustaca harmanlanmasıdır. Arthur Fleck’i düşündüğümüzde onunla empati kurmanız ve bir katil olmasına rağmen onun tarafında yer almanız kaçınılmazsa film başarılı olmuş demektir. Joker’de anlatılanlar sadece 1980’li yılların Gotham’ı ya da Arthur Fleck’in acıları değil aslında tüm coğrafyalarda insanlığın 21.yüzyıldaki çöküşünün de vurucu bir tasviridir. Ve en önemlisi vicdanını çoktan yitirmiş insanlığa yakılmış derin bir ağıttır Joker filmi. ‘’Fakirlerin hayatını yok eden zengin ve mutluların‘’ kapitalizmin en vahşi biçimiyle sömürmeye devam ettiği ve ezilenlerin bile birbirini ellerine geçen ilk fırsatta yok etmeye çalıştığı bir dünyaya ait olamayanların, eşitsizliklerle dolu bu absürt dünyada tutunamayanların hikayesidir Joker.

Çıkarlar üzerine kurulmuş yeryüzü sistemi yüzünden “hayatı akıl hastaneleri, polis karakolları ve ceplerinde biriken birkaç kuruş parayı umutsuzca saymak arasında geçenlerin’’ ve bu yüzden de çıldırmaya zorlanan insanların hayal kırıklığına uğramış saf gerçekliğidir Joker. Albert Camus, ‘’İnsanın en büyük başarısı her gün intihar etmemeye karar vermesidir.’’der. Joker, tam da Camus’nun bu sözünün hikayeleştirilmiş hâlidir. Çünkü içinde bin bir zulüm ve kötülük barındıran bir dünyanın üzerine bir de akıl hastalığını ekleyerek düşündüğümüzde Arthur’un son anda kendini öldürmekten vazgeçmesi bile sisteme ve tüm zorbalara bir başkaldırıdır. Filmde sinema duayeni Charlie Chaplin’in bir başyapıt olan ”Modern Zamanlar” filminden de bir kesit görüyoruz. Chaplin’in yer aldığı bu sahne bile insanın içine düştüğü absürtlüğün ne kadar büyük ve iki yüzlüce olduğunu göstermeye yeter. Çünkü Modern Time filmini izleyenler Gotham’ın en zenginleridir ve oluşturdukları kapitalist sistemin çarkında ezilenleri kahkahalarla izlemektedirler bu yüzden de bu burjuvaların Joker filminde ölümü hakkedenler listesinde yerlerini almalarını asla yadırgamıyorsunuz. Tek amacı dünyaya neşe ve kahkaha getirmek olan dibe vurmuş bir palyaçoyu ellerine geçen her fırsatta ezenlerin tiksindiriciliğini; deliliğe ve şiddete övgüler dizmeden anlatabilen ender filmlerden biridir Joker. İnsanı delirtmeye, çıldırtmaya yetecek kadar raydan çıkmış bir dünyayı anlatan Joker’in hiç ama ‘’ hiç şakası yoktur. ‘’ Joker, cehenneme dönmüş bir dünyada hunharca ezilenlerin adaletsizce ve merhametsizce yok olup gitmesinde bizim suskunluğumuzun ve korkaklığımızın da payının olduğunu delicesine haykırır. Joker filmi hem bireysel hem toplumsal sorunları duygu sömürüsüne, ajitasyona kaçmadan alabildiğine gerçekçi, sanatsal ve vurucu bir şekilde anlatarak insanlığa unuttuğu masumiyeti, adaleti ve en önemlisi vicdanı yeniden hatırlatmaya çağıran lirik ve didaktik bir destandır.

Sonuç olarak Joker, bir “ucubenin” ihtişamlı zaferidir. Çoklarınca bir ucube muamelesi gören Arthur Fleck’in sistemin kuklalarının ve zorbaların maskesini düşürüp umutsuzlara ilham ve ayaklanma gücü veren bir lidere dönüşmesinin ve bundan dolayı da sinema tutkunlarının gönlünde taht kurmasının zaferidir Joker. Ayrıca Jaquin Phoenix’in Arthur Fleck-Joker performansıyla şimdiden sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmayı başardığını ve oyunculuğuna verilecek hiçbir ödülün yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Haydi, masumiyeti katledenlerin, yeryüzünün tüm ezilenlerini ucube olarak görenlerin, barbarların inadına Arthur Fleck ve Joker’in tüm danslarına biz de eşlik edelim. Belki o zaman daha da güzelleşir dünya !

“Komedi subjektiftir. Hepiniz, her şeyi bilen sistem neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veriyorsunuz. Aynı neyin komik olup olmadığına karar verdiğiniz gibi.”

Mahmut Yavuz

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Little Women Film Eleştirisi

Yayın tarihi:

-

Louisa May Alcott’un 1868 yılında yazmış olduğu aynı adlı romanından yeniden uyarlananan yedinci film olma özelliği taşıyan Little Women, geçtiğimiz  yılın en iyi film Oscar adayları arasındaydı. Film aday olduğu kategorilerden (en iyi film, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi uyarlama senaryo) sadece en iyi kostüm tasarımı ödülünü evine götürmeyi başarsa da böyle bir platformda yedinci uyarlamanın adından söz edilmesi bile büyük başarı aslında. Son yıllarda filmin yönetmeni Greta Gerwig’in kadın yönetmenler arasında öne çıkmış olması, Lady Bird gibi küçük bütçeli bir film ile 2017’de aldığı Oscar adaylığı filmden beklentiyi arttırmıştı. Ancak beklentilerin aksine oyuncu/yönetmen Greta Gerwig’in yapmayı seçtiği filmin romana kadın hikayelerine veya kostümlü dramalara yeni bir şey katabildiğini söylemek güç. Ama bu durum Greta Gerwig’in en iyi yönetmen adayları arasında yer almaması nedeniyle cinsiyet ayrımcılığı çerçevesinde epey konuşulmasına da engel olmadı.

Başlıca rollerini Saoirse Ronan, Emma Watson, Laura Dern, Eliza Scanlen, Florence Pugh, Timothee Chalemet, Chris Cooper ve Meryl Streep’den oluşan güçlü bir kadronun paylaştığı Küçük Kadınlar filmi hepinizin bildiği gibi Amerikan iç savaşı ertesinde March ailesinin dört kızının hikayelerini anlatıyor. Zamanın koşullarında hem samimiyeti hem de başkarakterinin bağımsız ruhunu yansıtması nedeniyle kitabın çok sevilip popülerleşmesi, defalarca sinemaya uyarlanması gayet anlaşılabilir. Tabii eğer 2020 yılında, böyle ünlü bir romanı beyaz perdeye yedinci kez uyarlayacaksanız yeni bir soluk arayışına girmeniz gayet normal, hatta belki de bir şart. Ancak Gerwig tercihini kadın erkek ilişkilerinin, kanunların, hayat koşullarının tamamen değiştiğini görmezden gelerek, bu naftalin kokan hikayenin içeriğini güncellemekten değil, teknik olarak farklı bir anlatım yolu seçmekten yana kullanıyor. Hikayeyi doğrusal zamanda değil de karışık bir zaman kurgusuyla anlatıyor. Bunu en azından bu kadar aldırmazlıkla yapabilmesinin tek nedeni ise hikayenin bilinirliği. Yine de film Amerika’da olayların sırasının tam olarak anlaşılamadığına  dair pek çok eleştiri aldı. Aslında fazla komplike bir hikaye olmadığından, izlerken biraz kafa karışıklığı yaşatsa da, film, bittiğinde hiç bilmeyen birinin bile bu puzzle formatını kafasında yerli yerine oturtması pek zor değil. Fakat bu tercihin kanımca en önemli dezavantajı, duygusal bağlamda ilerleyen hikayeyi sürekli  kesintiye uğratması. Aslında film zaman zaman diyalog bazında keyifli ve akıcı bir çizgi yakalasa da, bu zaman karmaşası ve filmin hızlı, bol kesmeli kurgusu karakterleri tanımayı ve onların ruh haline kapılmayı zorlaştırıyor. Bu durum da, filmin duygusal zirvelerinin  yeterince yükselememesine sebep oluyor. Jo’yu bir Laurie ile bir Friedrich ile görmek kitabın asıl kozu olan samimiyetini, duygusal devamlılık ve derinliğini azaltıyor. Aynı durum Beth ile ilgili trajedi için de, Meg’in ve Amy’nin hikayeleri için de geçerli. Bunun dışında film sahne sahne bakıldığında 1994 yılındaki uyarlama ile epey benzerlik gösteriyor.

O zaman da Gerwig’in neden bu hikayeyi anlatmayı seçtiği kafa kurcalıyor. Çünkü bu kadar ünlü ve sevilen bir romanı hele kostümlü drama ise beyaz perdeye uyarlamak bilinçli bir tercih olsa gerek. Zaten film daha görücüye bile çıkmamışken Oscar adaylığının konuşulması da bunu olumluyor ve tribüne oynandığı hissi yaratıyor. Oysa bu mayanın tutmayacağı Sofia Coppola The Virgin Suicides (1999) ve Lost in Translation (2003) ile parladıktan sonra 2006 yılında yine bir kostümlü drama olan Marie Antoinette ile hüsrana uğradığında (aynı Küçük Kadınlar gibi sadece kostüm dalında Oscar kazanabilmişti) anlaşılmıştı zaten.

Hadi iyi niyetle düşünelim, Gerwig yüz yıl öncesinin bakış açısıyla bugünün kadınlarının sorunlarına varmayı amaçlıyordu diyelim. Ancak uyarlamanın klasikliğini, demode alt metinlerini ve toz pembeliğini bir yana koyalım, karakter bazında da dişe dokunur çatışmalar içerdiğini söylemek zor. Yani film küçük kadınların modası geçmiş dertlerini bile birkaç süslü cümle kursa da gerçek anlamda irdelemiyor. Dört ana karakterini bile yeteri kadar sahicileştiremiyor. Hele finalde Jo’nun kitabı yayınlatmak adına verdiği tavizi  düşünecek olursak tam tersi etki yarattığı bile söylenebilir. Zamanın koşullarında ailesini geçindirmek için iyi bir evlilik yapması gerektiğini bilmesine rağmen ve bunun için şansı da varken, kendine bir kariyer oluşturmak için bilmediği bir şehirde yalnız yaşamayı göze alan Jo’nun kitabının sonunu değiştirerek kadınlara evlilik pazarlamaya razı olması hiç doğru gelmiyor. Aslında Gerwig benzer bir tercihi Lady Bird’de de yapmıştı. Orada da ana karakterinin önündeki engel maddi sorunlar ve aileye karşı yükümlülüklerdi. Özgürlüğünü dişiyle tırnağıyla söküp alan karakterinin mücadelesini anlatırken akıcı ve özgün olan Gerwig, filmin sonunda ne yazık ki onu annesinin bir cümlesi ile kandırmıştı. Bu orta yolu seçme alışkanlığı devam ettiği taktirde Gerwig’in üzerine yapışan feminist imajın altını doldurabilmesi oldukça zor görünüyor.

Filmin kostüm, müzik, makyaj, görüntü yönetimi ve oyunculuklarına gelince, tüm kategorilerde sınıfı zorlanmadan geçtiği söylenebilir. Soirse Ronan oynadığı her karaktere ruh katabilen çok iyi bir oyuncu olduğunu ve  farklı bir aurası olduğunu bir kez daha kanıtlarken, yükselen kariyerine bir taş daha ekleyen Florence Pugh da onu iyi tamamlıyor. Zaten ödülü alamamış olsalar da  iki oyuncu da filmdeki rolleriyle Oscar’a aday gösterildiler.

Sonuç olarak Küçük Kadınlar filmi belki önceki uyarlamaları izlememiş, kitabı okumamışsanız veya klasik bir kostümlü dramaya razıysanız keyifli bir seyirlik sunabilir ancak 2020 yılında anlatılması gereken o kadar çok kadın hikayesi, mücadelesi, büyüme öyküsü varken ve yönetmeninin yakaladığı rüzgar ve yarattığı beklenti düşünüldüğünde kesinlikle izlemeyi beklediğimiz film değil.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending