Connect with us

Vizyon

Joker: Kara Şövalye’ye İhanet

Yayın tarihi:

-

“Bazı insanlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Onları satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün olmaz. Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister…”

Bu replik pek çoğunuzun hatırlayacağı gibi The Dark Knight filmine ait. Alfred (filmdeki karakter) ve dolayısıyla filmin senaristlerden Nolan kardeşler Joker’i bu şekilde tanımlıyor. Psikoloji biliminde ise bu soğukkanlı, cüretkar, zeki, empati kurma yeteneğinden ve merhamet etmekten yoksun karakterlere psikopat veya sosyopat deniliyor. Bu doğuştan gelen bir kişilik bozukluğu ve sanılanın aksine, nedeni olmadığı  gibi tedavisi de yok. Gerçekten de bu güne kadar filmlerde seyrettiğimiz, çizgi romanda okuduğumuz Joker tam anlamıyla bir psikopattır ve Dark Knight tüm öyküsünü bunun üzerine kurar aslında. Filmde Joker’in ağzından bunu “planı olan bir adam gibi mi duruyorum? Ben arabanın arkasından koşan bir köpek gibiyim, yakalayınca ne yapacağımı bilmem, sadece yaparım” şeklinde duyarız. Ayrıca Joker filmde her seferinde mağdur olduğu bambaşka bir geçmiş anlatır kurbanlarına. Elbette psikopatlar patolojik yalancılardır aynı zamanda. Film bu farklı geçmişler de aslında Joker’in geçmişinin önemli olmadığını, onun kötülüğünün sebepsiz bir kötülük olduğunu ve asıl bu nedenle ürkütücü ve yenilmez olduğunu vurgular. İşte Joker’in Dark Knight’ta, insanların tüm iyi niyetleriyle onun yaptıklarına bahane aramalarıyla alay etmek için anlattığı hikayelerden biri sanki Joker filmi. Yani Dark Knight’tan yola çıktığımızda Joker’in orijinal öyküsüne de bu öyküde karşımıza konulan Joker’e de itiraz etmemek imkansız.

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Filmin  ilk yarısında annesi ile yaşayan, bir ton ilaç kullanan ve palyaçoluk yaparak hayatını kazanan Arthur Fleck’i  izliyoruz. Sokakta çocuklardan haksız yere dayak yiyen, sıklıkla alay konusu olan Arthur tam bir kaybeden. Film bu noktada da pısırık ve aklı kıt biri gibi anlattığı Joker’in en önemli özelliklerini,  soğukkanlılığını, zekasını ve korkusuzluğunu da tamamen  yok sayılıyor ne yazık ki. Haksız yere işini kaybeden, babası ile ilgili sonu hüsranla biten ümitlere kapılan, devlet tarafından sağlanan psikolojik desteği de yitiren Arthur’un zaten bozuk olan dengesi iyice bozuluyor ve sonunda kontrolünü tamamen yitirerek cinayet işleyecek noktaya geliyor. Sanıyorsunuz ki sokak serserileri ona bulaşmasa, insanlar onu sevse, babası sırtını sıvazlasa, devlet psikolojik  yardımı kesmese Arthur mutlu mesut yaşayıp gidecek. Olayların toplumsal yansımasını anlatırken ise filmin amacı neredeyse Joker’den bir V (V for Vandetta 2005) çıkarmaya çalışmak gibi. Bunu da gizli saklı yapmıyor. İsyancılara Palyaço maskesi taktırarak alenen Joker’de bir halk kahramanı arıyor. Arthur’un karşısına kötü olarak sistemi yerleştiriyor. Ancak filmin bunun hakkını verdiğini, çok ciddi bir sistem eleştirisi yaptığını söylemek zor. Gazetelerde, televizyonda bir şeyler görsek de film boyunca haksızlığa uğradığına şahit olduğumuz, güya zenginler tarafından ezilen tek kişi Arthur. Malum onun da delüzyonları var. Yani filmin arka planında daha sonra kontrolden çıkacağının sinyallerini veren toplumsal yapıyı anlatmakta da zaafları var.

Öte yandan, içeriği bana göre sorunlu olsa da yönetmenliğini Hangover serisinden hatırlayabileceğiniz Todd Phillips’in yaptığı Joker, teknik anlamda  çok şey vaad ediyor; sinematografisi, müzik kullanımı, kostüm ve makyaj çalışması ile göz dolduruyor. Karakter odaklı, sırtını aksiyona dayamayan bir film olarak yarattığı gerilimli atmosfer de taktire şayan doğrusu. Ancak özellikle ilk yarısında biraz tempo sorunu da yok değil. Neyse ki bu kısımlarda Joaquin Phoenix’in vücut dilini de kusursuz kullanarak oluşturduğu Joker performansı filmi müthiş bir oyunculuk gösterisi haline getirip seyir zevkini arttırıyor. Aktörün verdiği kilolar, spesifik yürüyüşü, duruşu karakteri çok iyi tamamlıyor. Yine de şu psikolojik gülme olayını kendi adıma biraz abartılı bulduğumu da söylemeden geçemeyeceğim. Joaquin Phoenix’in performansını Heath Ledger  ile karşılaştırmak ise yukarıda sözünü ettiğim, iki Joker’in aynı karakterler olmadığı gerçeğinden yola çıkıldığında manasız oluyor sanki. Çünkü her iki aktör de senaryoda yazan karakteri kendilerini unutturacak kadar tutkuyla ete kemiğe büründürmeyi başarıyor.

Yazının bundan sonraki kısımları filmi izlememiş olanlar için keyif kaçırıcı ayrıntılar içeriyor olabilir

Buraya kadar itirazımız filmin ele aldığı karakteri tanımlaması ve ona bakış açısıyla ilgili tutarsızlıklar üzerineydi. Ancak film bunun dışında da ciddi senaryo zaafları içeriyor. Bir kere Joker’in çıldırma aşamasını anlatırken ne kadar klişe varsa kullanılmış. Anne meselesi, baba meselesi, üvey babadan yenilen dayaklar, alay konusu olma, iş kaybetme, sebepsizce şiddet görme… Hepsi Arthur’un geçmişinde mevcut. Akıl hastası bir anne tarafından evlat edinilmiş akıl hastası bir çocuk ne kadar mantıklı olabilir? Ya da iş arkadaşlarının onu ziyarete gelmesi? Sizce bildiğimiz Joker herhangi birini sen bana iyi davrandın diye affeder miydi? Hayranı olduğu, belki baba yerine koyduğu Murray Franklin’in (Robert De Niro) en büyük sıkıntısı görülememek olan Arthur’un performansını bulması, televizyona taşıyıp, dalga geçmesi ve üstelik onu programa çağırması ise belki günümüzde sosyal medyanın yarattığı karmaşaya bir gönderme sayılabilir ancak filmin geçtiği varsayılan zamanın buna ait teknolojiyi içermediği de bir gerçek. Hepsini üstüste koyunca filmin senaryosu epey zorlama duruyor kanımca. Joker’in tesadüfen ve özellikle altını çiziyorum önce kendini korumak (kadına yardım etmek istediğine inanmak çok zor), sonra öfkesini çıkarmak için öldürdüğü üç beyaz yakalı, cinayetler, gasplar şehri Gotham’da nasıl bu kadar ilgi çekiyor? Ayaklanmalar, tepkiler televizyon programından sonra olsa belki daha akla yakın olabilirdi ama bu şekliyle tutarsız görünüyor.

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Joker’in karşısına Joker’den kötü bir şey koyma ihtiyacı filmdeki sistem eleştirisinin de temelini oluşturuyor. Thomas Wayne de bundan nasibine düşeni alıyor. Bize tüm eski  filmlerde tek amacı Gotham’ı daha iyi bir yer yapmaya çalışmak olan aydın biri olarak anlatılan bir karakter olan Thomas Wayne neredeyse başına gelen şiddet olayını hakkettiği gibi bir sonuç çıkıyor mesela filmden. Joker onu sanki  insanları sürekli televizyon ekranından aşağılayan, ayrıştıran Trump’ın yerine koyuyor. Belki de Amerikalıların özellikle güvenlik güçlerinin filmden bu kadar irrite olmasının sebebi de budur, kimbilir? Bu güne kadar Joker ile ilgili bildiğimiz ne varsa hepsini geçersiz kılan bir Joker’i anlatan hatta ondan bir halk kahramanı çıkarmaya soyunan filmin bu bakış açısı ileri derecede sorunlu olsa da Amerika’da ver yansın edildiği gibi filmin öyle şiddeti güzelleyip kalabalıkları galeyana getirecek bir potansiyel taşıdığını düşünmek pek mümkün değil doğrusu.

Filmin Batman ile Joker arasında kardeşlik/baba meseleleri üzerinden bir hesaplaşma yaratmaya çalışması da bütün Batman külliyatına zarar veren bir hamle. Çünkü bizim bildiğimiz Joker’in Bruce Wayne ile değil, daha çok onun Batman personasıyla ilgili sıkıntısı, hatta onunla ucubelik üzerinden yaratmaya çalıştığı bir özdeşlik var. Ona düşmanlık beslemekten ziyade sanki insanlığın ikiyüzlülüğüne karşı onun gözünü açmaya çalışıyor ki son tahlilde haklı da çıkıyor. Yine de filmin en azından Thomas Wayne’i bizzat Joker’e öldürtecek kadar kolaya kaçmaması sevindirici.

Bunun dışında Joker’in yaşadığı ya da yaşadığını sandığı romantik ilişkinin hem filme katkısı sınırlı hem de ucu belli ki seyirciyi daha fazla germemek adına açık bırakılmış. Joker sevilme ihtiyacı duyabilecek  bir karakter olmadığı gibi yaşadıklarından hayal olan tek kısmın bu gönül ilişkisi olması da tutarsız. Üstelik filmin bu ilişkinin sadece Joker’in kafasında olduğunu anlattığı sahneye biçim olarak da göz devirmemek imkansız. Aynı abartılı kendini açıklama ihtiyacı Joker’in televizyonda yaptığı konuşmada da kendini gösteriyor. Bu sahne son derece iyi çekilmiş ve oynanmış  olsa da, o zamana kadar filmde Joker’in bu farkındalığına zemin olacak pek bir şey anlatılmadığı gibi karakterin temel meselesi de bu değil zaten. Hadi tribüne oynadı ve çıkan olayları manipüle etmeye çalıştı desek Joker bize baştan beri sadece silahı nasıl çekeceğini planlayacak bir zekaya sahip bir karakter olarak anlatılıyor. Murray’i de kendi intikamını almak için öldürüyor zaten. İnsanların sisteme olan öfkesini örgütleyebilecek, kullanabilecek ya da bunu planlayabilecek potansiyeli yok. Bu sahne özellikle yaratılmaya çalışan halk kahramanının tutarsızlığını da bir kere daha kanıtlıyor.

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Sonuç olarak, ne yazık ki Dark Knight’ı büyük bir film yapan ne kadar argüman varsa neredeyse hepsini bir kalemde silip atan, gayet karizmatik bir kötü karakterden bir antikahraman, bir başkaldıran yaratmaya çalışan Joker filmini bakış açısı olarak onaylamak en azından benim için pek mümkün değil. Ancak Joker’e külliyattan bağımsız  bir kaybeden hikayesi olarak bakmayı seçerseniz daha tutarlı, daha çekici olduğu söylenebilir. O zaman da bu filmin niye sinema tarihinin en ikonik kötülerinden birinin orijin hikayesi olarak seçildiğine, başında neden büyük harflerle Joker yazdığına anlam vermek zorlaşıyor.

Yine de  Altın Aslan’ı kazanan ilk ve tek çizgi roman uyarlaması olmayı başaran Joker’in üst düzey bir sinematografi ve her şeyi bir kenara koyalım, gerçekten sıradışı bir oyunculuk performansı ile taçlanmış olduğunu, Joaquin Phoenix’e  çok yüksek olasılıkla sonuna kadar hak edilmiş bir Oscar ödülü kazandıracağını düşünüldüğünde ise tüm zaaflarına rağmen ıskalanmaması gereken bir film olduğu kesin.

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending