Connect with us

Vizyon

Knives Out: Katil Kim?

Yayın tarihi:

-

Rian Johnson Star Wars macerasını noktaladıktan sonra değişik tarzda, kendi yazıp yönettiği bir suç, cinayet hikayesi ile kariyerine devam ediyor. Daniel Craig, Chris Evans, Ana de Armas, Jamie Lee Curtis, Michael Shannon, Don Johnson, Toni Collette, Lakeith Stanfield, Katherine Langford ve Christopher Plummer’dan oluşan dev oyuncu kadrosu ise dudak uçuklatıyor.

Film büyük bir malikanede yaşayan zengin cinayet romanları yazarı Harlan Thrombey’in (Christopher Plummer) 85. doğum günü partisinden hemen sonra ölü bulunmasıyla başlıyor. İlk anda intihar olarak kabul edilse de kimin tarafından tutulduğu bilinmeyen ünlü dedektif Benoit Blanc’ın olaya dahil olması ile o gün partide bulunan bütün aile üyelerinin Harlan’ı öldürmek için nedenleri olduğu ortaya çıkmaya başlıyor. Gördüğünüz gibi Knives Out aslında tam olarak klasik Agatha Christie tarzı bir hikaye anlatıyor. Büyük bir malikane, çok zengin ve yaşlı bir adam, yüklü bir miras ve  işlenen esrarengiz bir cinayet. Johnson bu galiba hiçbir zaman modası geçmeyen ve baz bir seyirci potansiyeli olan temaya ana hikaye çatısını koruyarak biraz güncel politika, biraz mizah ve bir iki  akıllı twist  ekleyerek türü güncellemeyi ve ortaya gayet keyifli bir seyirlik çıkartmayı başarıyor.

Bunda en büyük paylardan bir tanesi kuşkusuz bir anlamda klasik bir anlamda ise ezberbozan senaryosunun. Knives Out yola ekmek kırıntıları yerleştirip her şeyi en sona bırakan klasik anlatı yerine filmin ortalarına doğru cinayetin düğümlerini açmaya başlıyor. Aslında cinayeti çözme misyonunu üstlenen dedektif Benoit Blanc’ın(Daniel Craig), dağınık, heyecanlı ve suça değil de daha çok niyete odaklı bakış açısı ile kılı kırk yaran, düzenli ve kibirli Hercule Poirot’dan  ziyade 1970’lerin efsane dizisinin dedektifi  Komiser Columbo’yu hatırlatan bir tarzı var. Zaten  dedektifimizin ve dolayısıyla filmin de türün klasik örneklerinde Hercule Poirot’nın yaptığı gibi  her karaktere eşit mesafede durduğu söylenemez. Aksine Knives out bir ara  seyirciye olayları seçtiği karakterin bakış açısından  göstererek biraz suç ortaklığı bile yaptırıyor. Ona rağmen de Agatha Christie romanlarından belki de en önemli farkı insanın(en azından bazı insanların) içindeki iyiliğe hala inanıyor oluşu sanırım. Bunun yanında film ev halkının insancıl ve merhametli görünüşlerinin altında yatan konformist ve açgözlü tavırlarını  hatta bu yolla günümüzün en önemli sorunlarından olan göçmen meselesini masaya yatırıyor. Hayatında tek gün çalışmamış olan evin damadının göçmenlerin ülkesinde barınacaklarsa çalışıp hadlerini bilmeleri gerektiği şeklindeki iddiası, aileden birisin dedikleri Harlan’ın hemşiresi olan Martha’ya karşı ikiyüzlü tavırları ve filmin  bu anlamda o kocaman malikaneyi belki de ülke metaforu olarak kullanması da takdire şayan. Tabii bu politik eleştirinin filmin tonuna uygun olarak biraz tek taraflı ve romantik olduğunu söylemek  yanlış olmaz.

Knives Out’un senaryosu  eğlenceli ve akılcı olmasının yanında gayet  akıcı da aynı zamanda. Üstelik sayısı epey fazla olan karakterlerinin hepsini hikayede işlevsel kullanmayı da biliyor. Tabii film bu anlamda göz kamaştıran oyuncu kadrosundan da büyük destek alıyor. Mesela filmde  garip bir konuşma tarzı ile bambaşka bir Daniel Craig izliyoruz. Ana de Armas saf hemşire, Chris Evans havalı mirasyedi rollerine cuk oturuyor. Jamie Lee Curtis, Michael Shannon, Don Johnson ve özellikle  Toni Collette’i izlemek te büyük keyif veriyor. Bu sayede oldukça uzun süresine rağmen film temposunu büyük oranda koruyor sadece belki  sondaki açıklama bölümlerinde mecburen biraz irtifa kaybettiği söylenebilir. Bunun yanında kuşkusuz  filmin başrollerinden biri olan   malikanenin  filmde çok efektif kullanıldığını, özellikle Harlan’ın çatı katındaki odasının tasarımının göz doldurduğunu ve seçilen müziklerin de  filmin atmosferine çok iyi uyduğunu belirtelim. Hatta filmin  Game of Thrones tahtını andıran, filme ismini de veren bıçaklarla süslü koltuğun hemen önünde yaşanan son hesaplaşmanın  bir Game of Thrones göndermesi olduğunu, böylelikle filmin popüler kültüre de selamını çaktığını düşünmek bile mümkün.

Sonuç olarak Rian Johnson, Knives Out ile türün ana yapısının değiştirmeden yerinde dokunuşlarla hayli ilginç, seyir zevki yüksek ve söyleyecek sözü de olan  bir katil kim hikayesine imza atıyor ve hangi türe el atarsa atsın ilgiyi hak eden bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Little Women Film Eleştirisi

Yayın tarihi:

-

Louisa May Alcott’un 1868 yılında yazmış olduğu aynı adlı romanından yeniden uyarlananan yedinci film olma özelliği taşıyan Little Women, geçtiğimiz  yılın en iyi film Oscar adayları arasındaydı. Film aday olduğu kategorilerden (en iyi film, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi uyarlama senaryo) sadece en iyi kostüm tasarımı ödülünü evine götürmeyi başarsa da böyle bir platformda yedinci uyarlamanın adından söz edilmesi bile büyük başarı aslında. Son yıllarda filmin yönetmeni Greta Gerwig’in kadın yönetmenler arasında öne çıkmış olması, Lady Bird gibi küçük bütçeli bir film ile 2017’de aldığı Oscar adaylığı filmden beklentiyi arttırmıştı. Ancak beklentilerin aksine oyuncu/yönetmen Greta Gerwig’in yapmayı seçtiği filmin romana kadın hikayelerine veya kostümlü dramalara yeni bir şey katabildiğini söylemek güç. Ama bu durum Greta Gerwig’in en iyi yönetmen adayları arasında yer almaması nedeniyle cinsiyet ayrımcılığı çerçevesinde epey konuşulmasına da engel olmadı.

Başlıca rollerini Saoirse Ronan, Emma Watson, Laura Dern, Eliza Scanlen, Florence Pugh, Timothee Chalemet, Chris Cooper ve Meryl Streep’den oluşan güçlü bir kadronun paylaştığı Küçük Kadınlar filmi hepinizin bildiği gibi Amerikan iç savaşı ertesinde March ailesinin dört kızının hikayelerini anlatıyor. Zamanın koşullarında hem samimiyeti hem de başkarakterinin bağımsız ruhunu yansıtması nedeniyle kitabın çok sevilip popülerleşmesi, defalarca sinemaya uyarlanması gayet anlaşılabilir. Tabii eğer 2020 yılında, böyle ünlü bir romanı beyaz perdeye yedinci kez uyarlayacaksanız yeni bir soluk arayışına girmeniz gayet normal, hatta belki de bir şart. Ancak Gerwig tercihini kadın erkek ilişkilerinin, kanunların, hayat koşullarının tamamen değiştiğini görmezden gelerek, bu naftalin kokan hikayenin içeriğini güncellemekten değil, teknik olarak farklı bir anlatım yolu seçmekten yana kullanıyor. Hikayeyi doğrusal zamanda değil de karışık bir zaman kurgusuyla anlatıyor. Bunu en azından bu kadar aldırmazlıkla yapabilmesinin tek nedeni ise hikayenin bilinirliği. Yine de film Amerika’da olayların sırasının tam olarak anlaşılamadığına  dair pek çok eleştiri aldı. Aslında fazla komplike bir hikaye olmadığından, izlerken biraz kafa karışıklığı yaşatsa da, film, bittiğinde hiç bilmeyen birinin bile bu puzzle formatını kafasında yerli yerine oturtması pek zor değil. Fakat bu tercihin kanımca en önemli dezavantajı, duygusal bağlamda ilerleyen hikayeyi sürekli  kesintiye uğratması. Aslında film zaman zaman diyalog bazında keyifli ve akıcı bir çizgi yakalasa da, bu zaman karmaşası ve filmin hızlı, bol kesmeli kurgusu karakterleri tanımayı ve onların ruh haline kapılmayı zorlaştırıyor. Bu durum da, filmin duygusal zirvelerinin  yeterince yükselememesine sebep oluyor. Jo’yu bir Laurie ile bir Friedrich ile görmek kitabın asıl kozu olan samimiyetini, duygusal devamlılık ve derinliğini azaltıyor. Aynı durum Beth ile ilgili trajedi için de, Meg’in ve Amy’nin hikayeleri için de geçerli. Bunun dışında film sahne sahne bakıldığında 1994 yılındaki uyarlama ile epey benzerlik gösteriyor.

O zaman da Gerwig’in neden bu hikayeyi anlatmayı seçtiği kafa kurcalıyor. Çünkü bu kadar ünlü ve sevilen bir romanı hele kostümlü drama ise beyaz perdeye uyarlamak bilinçli bir tercih olsa gerek. Zaten film daha görücüye bile çıkmamışken Oscar adaylığının konuşulması da bunu olumluyor ve tribüne oynandığı hissi yaratıyor. Oysa bu mayanın tutmayacağı Sofia Coppola The Virgin Suicides (1999) ve Lost in Translation (2003) ile parladıktan sonra 2006 yılında yine bir kostümlü drama olan Marie Antoinette ile hüsrana uğradığında (aynı Küçük Kadınlar gibi sadece kostüm dalında Oscar kazanabilmişti) anlaşılmıştı zaten.

Hadi iyi niyetle düşünelim, Gerwig yüz yıl öncesinin bakış açısıyla bugünün kadınlarının sorunlarına varmayı amaçlıyordu diyelim. Ancak uyarlamanın klasikliğini, demode alt metinlerini ve toz pembeliğini bir yana koyalım, karakter bazında da dişe dokunur çatışmalar içerdiğini söylemek zor. Yani film küçük kadınların modası geçmiş dertlerini bile birkaç süslü cümle kursa da gerçek anlamda irdelemiyor. Dört ana karakterini bile yeteri kadar sahicileştiremiyor. Hele finalde Jo’nun kitabı yayınlatmak adına verdiği tavizi  düşünecek olursak tam tersi etki yarattığı bile söylenebilir. Zamanın koşullarında ailesini geçindirmek için iyi bir evlilik yapması gerektiğini bilmesine rağmen ve bunun için şansı da varken, kendine bir kariyer oluşturmak için bilmediği bir şehirde yalnız yaşamayı göze alan Jo’nun kitabının sonunu değiştirerek kadınlara evlilik pazarlamaya razı olması hiç doğru gelmiyor. Aslında Gerwig benzer bir tercihi Lady Bird’de de yapmıştı. Orada da ana karakterinin önündeki engel maddi sorunlar ve aileye karşı yükümlülüklerdi. Özgürlüğünü dişiyle tırnağıyla söküp alan karakterinin mücadelesini anlatırken akıcı ve özgün olan Gerwig, filmin sonunda ne yazık ki onu annesinin bir cümlesi ile kandırmıştı. Bu orta yolu seçme alışkanlığı devam ettiği taktirde Gerwig’in üzerine yapışan feminist imajın altını doldurabilmesi oldukça zor görünüyor.

Filmin kostüm, müzik, makyaj, görüntü yönetimi ve oyunculuklarına gelince, tüm kategorilerde sınıfı zorlanmadan geçtiği söylenebilir. Soirse Ronan oynadığı her karaktere ruh katabilen çok iyi bir oyuncu olduğunu ve  farklı bir aurası olduğunu bir kez daha kanıtlarken, yükselen kariyerine bir taş daha ekleyen Florence Pugh da onu iyi tamamlıyor. Zaten ödülü alamamış olsalar da  iki oyuncu da filmdeki rolleriyle Oscar’a aday gösterildiler.

Sonuç olarak Küçük Kadınlar filmi belki önceki uyarlamaları izlememiş, kitabı okumamışsanız veya klasik bir kostümlü dramaya razıysanız keyifli bir seyirlik sunabilir ancak 2020 yılında anlatılması gereken o kadar çok kadın hikayesi, mücadelesi, büyüme öyküsü varken ve yönetmeninin yakaladığı rüzgar ve yarattığı beklenti düşünüldüğünde kesinlikle izlemeyi beklediğimiz film değil.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Jojo Rabbit Film Eleştirisi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Sinema tarihinde nazilerle ilgili birçok film yapıldı ve bu filmlerin geneli dram türünde işlenen filmlerdi. Schindler’in Listesi ( 1993), Piyanist (2002) ve Saul’un Oğlu(2015) gibi ağır dram içeren filmlerle insanlığın en büyük vahşetlerinden biri olan Yahudi soykırımının acılarına ayna tutulmuştu… Nazi faşizmi gibi insanlığın vicdanında derin yaralar açmış bir meseleyi dram türü dışında işlemek kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir işti fakat Hitler henüz hayattayken ilk olarak sinema duayeni Charlie Chaplin’in kara mizah tadında politik bir taşlama olan ‘’Büyük Diktatör (1940) filmiyle dram türünün dışına çıkıldı. Bu filmi de Hayat Güzeldir (1998), Hayat Treni (1998) gibi komedi-dram türünde çekilmiş filmler takip etti.

Hatta Timo Viorensola 20102’de ve 2019’da ‘’Ayın Karanlık Yüzü ‘’ serisini çekerek Nazi faşizmine bilim-kurgu ve komedi türünü fantastik ögelerle harmanlayarak özgün bir yorum getirdi. Böylelikle Yahudi soykırımının sadece dramla değil farklı türlerle de gayet başarılı bir şekilde anlatılabileceği görüldü. Taika Waititi’nin on yaşında bir çocuğun bakış açışıyla kara mizah tarzında bir komediyle kurguladığı Jojo Rabbit de Nazi faşizmine özgün ve sıra dışı bir yorum getiriyor. Christine Leunens’in ‘’Caging the Skies’’ adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan Jojo Rabbit, annesiyle birlikte yaşayan Hitler hayranı on yaşındaki Jojo Betzler’in (Roman Griffin Davis) başından geçen olayları ve bu olaylar neticesinde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişimleri ele alıyor. Jojo, Nazi gençlik kamplarında askerlik eğitimi alırken kendisine verilen tavşanı öldürmesi emredilir fakat Jojo her ne kadar Hitler hayranı olsa da yüreği bir tavşanı öldürmeye el vermez ve tavşanı bırakır. Bunun üzerine ona Tavşan lakabı takılır. Jojo, hayal dünyasında da Adolf Hitler’i (Taika Waititi ) en yakın arkadaşı olarak kurgulamıştır. Her yerde sürekli olarak onunla konuşur, onu rehber edinir kendine. Jojo’nun Nazi karşıtı annesi Rosie’i (Scarlett Johansson) ne kadar uğraşsa da onun Nazi öğretisiyle yıkanmış beynini temizleyemez.

Filmi izlerken uzun bir süre Jojo’nun yaşadığı yoğun kafa karışıklığına, kendi içinde yaşadığı çatışmalara şahit oluyoruz. Bu çatışmanın en büyük sebebi de annesi Rosie’ye olan derin sevgisi ve hiç beklemediği bir anda karşısına çıkan on altı yaşındaki Yahudi kız Elsa’dır. Taika Waititi film boyunca faşizm karşıtlığını mizahi bir dille yorumlarken aynı zamanda çocukluğun masumiyetinin güzelliğini de bize hissettirmeye çalışır. Jojo Rabbit kara mizahla örülmüş ve içinde faşizmin insanı nasıl aptallaştırdığına dair epey gönderme taşıyan kurgusu ve oyuncuların karakterlerini hiç sırıtmadan canlandırması sayesinde sürükleyiciliğini hiç kaybetmiyor. Oyunculuklara baktığımızda özellikle çocuk oyunculardan Jojo’yu canlandıran Roman Griffin Davis’in, Thomasin McKenzie’nin (Elsa) ve Archie Yates’in(Yorki) çok başarılı olduğunu görürüz. Çocuk oyuncuların dışında Hitler’i canlandıran yönetmen Taika Waititi, Scarlett Johansson(Rosie ) ve Sam Rockwell( Subay Klenzendorf ) da ön plana çıkıyor. Scarlett Johansson’nın filmdeki Rosie performansıyla 92. Oscar ödüllerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu adaylığını kazanmayı hakkettiği rahatlıkla söylenebilir.

Jojo Rabbit; müziğin dramatik yapıyla güçlü uyumu, özgün dönem tasvirleri (özellikle de kostüm), iç ve dış mekan tasarımları ve sıcak renk yelpazesinden oluşan sinematografisi sayesinde kendi türü içinde öne çıkmayı başaran bir film. Jojo Rabbit, klasik bir Nazi ya da II.Dünya Savaşı filmi bekleyenlerin kolay kolay seveceği bir film değil. Film hakkında yapılan yorumlara bakıldığında da eleştirmenlerin şimdiden iki gruba ayrıldığını görüyoruz. Bazıları filmin Nazi faşizmini sulandırdığını, soykırımda ölenlerin anısına bir saygısızlık olduğunu hatta Nazileri sempatik göstermek gibi tehlikeli bir alan açtığını savunurken bazıları da Nazi faşizminin etkileyici bir kara mizahla ele alındığını savunuyor. Ben de Nazi faşizminin etkileyici bir kara mizahla anlatıldığını düşünenlerdenim. Filmin hiçbir yerinde ne Hitler’e ne de onun askerlerine zerre kadar sempati duymadım aksine faşizmin içindeki sınırsız aptallık gayet iyi yansıtılmış. Jojo Rabbit filmine faşistlere yapılan sinsice bir övgü demek zorlama bir yorum. Yahudi olmasından dolayı Taika Waititi’nin böyle bir filmi çekmiş olması bile birçok kişiye göre çelişki gibi görülebilir. Film bittikten sonra acaba Auschwitz’te katledilmiş insanların yakınları bu film hakkında ne düşünürdü, diye merak da etim. Bunun da cevabını yine Waititi: Auschwitz toplama kampında ailesini kaybeden bir kadın, fikir ayrılığına sebebiyet veren bir film olmasına rağmen Jojo Rabbit’i çok beğendiğini, eğer izlemiş olsalardı ailesinin de bu filmi çok beğeneceğini söyledi. Ünlü ya da eleştirmen olmayan birinden bu yorumu duyduğum için çok mutlu oldum ve insanlardan bu tarz yorumlar gelince ya da 14 yaşındaki bir kızın filmi izledikten sonra ağladığını duyduğumda, benim için çok değerli oluyor ve bunlar, bana önemli bir film yaptığımı hatırlatıyor.’’ sözleriyle veriyor. Evet, faşizme karşı insanlık adına daima tetikte olmalı, faşizme kurban edilenlerin anısına da saygıyı elden bırakmamalı fakat bunu yaparken sanatın yaratıcılığına da ket vurulmamalı. Aksi takdirde sanat sonsuz bir tekrardan başka bir şeye dönüşmez bu da özgünlüğü ortadan kaldıracağı gibi tek tipçiliğin egemen olmasına sebebiyet verir.

Jojo Rabbit’in özellikle de en iyi film dalında Oscar’a aday gösterilmesi beni şaşırttı. Jojo Rabbit’in 1917, Irishman ve Joker’in yanında bu ödülü alma şansı da yok. Jojo Rabbit en iyi film olacak kadar sarsıcı ve unutulmaz bir film olmasa da Nazi filmlerine getirdiği özgün, sıra dışı yorumuyla izlenmeyi hakkeden önemli bir film. Umarım bundan sonra da faşizmi anlatan filmleri beyaz perdede görürüz çünkü 21. yüzyıla gelmemize rağmen insanlığın en utanç verici ve aptalca belalarından biri olan faşizm birçok coğrafyada hâlâ varlığını sürdürüyor ve özellikle de sosyal medyada her gün ırkıyla ya da başka değerleriyle üstünlük taslayan, saldıran bir sürü şovenistle ya da faşistle karşılaşmamız bile bu tehlikenin boyutlarını göstermeye yetiyor. Bu yüzden de çocukların ırkçılık ve nefret söylemiyle zehirlenmesine izin vermemeliyiz ve onları insancıl yetiştirmeliyiz. Jojo Rabbi’in de asıl derdi de bu zaten.

Mahmut Yavuz

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending