Connect with us

Genel

Müslüm: Anlatabildik Mi?

Yayın tarihi:

-

 

Bolca acı, bolca dram, bolca arabesk…

Müslüm Gürses’in gerçek hayat hikayesinden uyarlanma değil, Müslüm Gürses’in bizzat kendi hayat hikayesi olan film “Müslüm” bu hafta vizyona girdi. Yapımcı ve yönetmenler filmin başında “uyarlama” ifadesini kullanmaya gerek duymamışlar. Çünkü film bir zaman tüneli gibi Müslüm Gürses’in hayatının tüm dönemlerine değiniyor. Filmde, Müslüm Gürses’in hayatındaki tüm anılara, tüm acılara değinilmeye çalışılması filmi kurmacalıktan çıkarıp döküdramaya doğru eviriyor. 60 yıllık bir hayatı 130 dakikaya sıkıştırma çabası yüzünden, filmi izlerken yönetmen “bakın Müslüm Gürses’in hayatında bu da olmuştu… Ha bir de böyle bir şey daha vardı…”  diyor adeta. Oysa Timuçin Esen, Müslüm Gürses’i canlandırırken taklitten ziyade onu yeniden yorumlayarak başarılı bir performans sergilemiş. Aynı yaklaşımın senaryoda ve anlatımda da izlenmesi filmin seyir zevkini yükseltirdi. Her şeye değinme çabası kopuk bir kurguya ve sürekli zaman atlamalarına sebep olmuş. Filmin büyük kısmında şehir genel görüntüsü ile sol alttaki yılları görüyoruz. Bu karışıklık yetmezmiş gibi bir de film içerisinde zamanda ileri geri gidiyoruz. Çoğu yerde film kendi spolierını kendi veriyor.

Belki de bu kopuklukların ve hikayenin sürükleyiciliğine ket vurulmasının müsebbibi iki yönetmenli bir film olması olabilir. Tarzları birbirinden oldukça farklı olan Can Ulukay ve Ketche birbiriyle uyum içinde çalışamamış olabilir. Çünkü ilk fragmanı izlediğimde hikaye ve yönetmenin sadece Ketche yazmasıyla daha romantik bir Müslüm filmi beklemiştim. Filmin ajitasyon yönünün güçlenmesinin nedeni Ayla’nın yönetmeni Can Ulukay’ın dahil olması olabilir diye düşünüyorum. Filmde Müslüm Gürses’in arabeskçi yanından çok insani yanını ve türkücü kimliğini öne çıkarmak isterken film koskoca bir arabeske dönüşmüş. Zaten hiçbir çaba gösterilmeden de Müslüm Gürses’in hayatı acı dolu ve ilgi çekici. Bunu flashbacklerle güçlendirmek, popüler kültür ürünü olduğunu hatırlatacak basit müziklerle yapılmış klip görüntüleriyle vermek duygu sömürüsü olduğu hissini arttırıyor.

Müzikle sinemanın iç içe geçtiği filmler tarih boyunca hep başarılı olmuş, ilgiyle izlenmiştir. Sinema ve müziğin harmonisinin en iyi yapılabileceği bir hikayeyi içeren Müslüm’de ise şarkılar dışında müzik kullanımı oldukça başarısız. Timuçin Esen’in ve Şahin Kendireci’nin Müslüm Gürses şarkılarını oldukça içten yorumlaması ve aranjeleri filmi ileriye taşırken film içindeki fon müzikleri stok müzik tadında. Türkiye’nin belki de dünyanın en başarılı müzisyenlerinden birinin biyografisini yaparken müzik konusuna biraz daha yoğunlaşılmalıydı diye düşünüyorum.

Filmin şüphesiz ki en başarılı yanı oyunculukları. Müslüm Gürses’in ikon olan kıvırcık saçını ve bıyığını kime taksan onu andırabilir. Fakat Timuçin Esen o kıvırcık saçı ve bıyığı ustalıkla taşımış. Yüzüne yapılan maskeye rağmen tüm duyguyu içtenlikle anlatmış. Bedenen ve ruhen adeta Müslüm Baba’yı yaşamış. Karakteri sıfırdan yorumlamak için Amerika’da bir oyuncu koçuyla çalışmış. Böylesine bir rol modelin hikayesinde onu canlandırırken mahcup olmamak için oldukça çalışmış. Müslüm Gürses’in gençliğini canlandıran Şahin Kendireci’yi televizyonda çocuklar arasında yapılan müzik yarışmasından hatırlayabilirsiniz. Belki de hatırlayamazsınız çünkü oldukça büyümüş ve rol için değişmiş. Üstelik sağlam bir antrenmandan geçerek rolüne hazırlanmış. Bu süreci fotoğraf çekilme sahnesinde gözlerindeki heyecandan bile anlayabiliriz. Zerrin Tekindor’un Muhterem Nur performansı, Erkan Can’ın Limoncu Ali’si oldukça takdire şayan ve göz önünde ama filmde iki oyuncu var ki çok gündeme getirilmese de filmdeki görevini oldukça iyi göğüslemiş. Müslüm’ün babasını canlandıran Turgut Tunçalp ve can yoldaşı Bahtiyar’a hayat veren Erkan Avcı. Turgut Tunçalp, Müslüm Gürses’in onun gibi olmaktan korktuğu için baba bile olmaktan kaçtığı, gaddar babasının yaşamının her evresini başarıyla yorumlamış. Zaten 2013 yılında Kanal D’de yayınlanan Merhamet dizisinde kötü babayı oynayarak beğenileri toplamıştı. Benzer bir karakter olan Mehmet Akbaş’ı sinemaya güçlü bir şekilde uyarlamayı başarmış. Erkan Avcı ise sürekli tipten tipe girerek farklı rollerle karşımıza çıkıyor. Çukur’un yeni sezonunda takıntılı kötü adam Çeto’yken bu filmde sempatik yoldaş Bahtiyar olarak karşımıza çıkıyor.

Oyuncular uzun süre çalışmış, gerçekte yaşamış karakterleri oldukça iyi benimsemişler. Zaten yapılması gereken böyle uzun bir zaman ayırmak, her aşamada ince eleyip sık dokumaktı. Fakat filmin oyunculuğunda gösterilen özen kurgusunda maalesef gösterilmemiş. Tabii ki bunun nedeni dolu dolu yaşanılmış, her dakikası önemli bir hayatı kısıtlı bir süreye sığdırma çabası. Filmin özellikle son kısmı çok aceleye gelmiş gibi gözüküyor. Bazı yazan yazılar okunmadan kaçıp gidiyor. Timuçin Esen’in isminin yazdığı kareyi yakalamak mümkün değil. Ama film daha lokal bir alana yoğunlaşabilirdi. Baba’nın Muhterem Nur ile tanışması, turnesi, aşk sahneleri başlı başına bir film mesela. Ben bu süreçte geçmişinden bahsetmesini yeğlerdim. Fakat film kronolojik bir akış izliyor ve yıllardan kısa kısa kesitlerle ilerliyor. Her şeyi anlatma çabası aslında hiçbir şeyi tam anlatamamaya neden oluyor.

Müslüm Gürses’in şarkılarının başarılı yorumlarıyla ilerleyen, Müslüm Gürses’in de pek çok filmi bulunan, 60’lı ve 70’li yılların klip film kültürüne yakın kısımlar kendini izlettiriyor. Bu yöntemle kliplerle zaman atlamaları gayet yumuşak olmuş. Fakat elinde müzik gibi böylesine bir güç varken bir anda yapılan zaman atlamaları izleyiciyi filmden koparıyor. Ayrıca filmde her şeyi uçlarda kullanmak seyircinin duygularını kontrpiyede bırakıyor. Filmde hiç yeri yokken korku filmini andıran ses ve görüntü efektleri kullanmak izleyiciyi farklı beklentilere sokuyor. Ayrıca Müslüm karakterini sıkça arkadan göstermek bu gerilimi arttırıyor. Bunun yanında filmde Kuleşov etkisi vermek için annesinin öldüğü sahnede kullanılan paralel güvercin kafesine kedi girme sahnesi metaforu oldukça havada kalmış. Zaten filmin anlatımıyla Müslüm’ün güvercinlerle olan bağını filmde hissedemiyoruz.

Bazı ögelerin de oldukça göze sokulması seyirciyi filme yabancılaştırıyor ve bir film izlediğinin farkına vardırıyor. Müslüm’ün Gürses soyadını seçmesi, kazadan sonra doktorun konuşması, psikologun ilaç verirken yaptığı konuşma  ve filmin adına ithafen her karakterin Müslüm ismini vurguyla söylemesi bunlara örnek verilebilir. Gayet başarılı bir yazar ve senarist olan Hakan Günday’ın böyle noktaları gözden kaçırmayacağı aşikar. Fakat onun da konsantre bir hayat hikayesi anlatma çabasıyla yola çıktığı için zorlandığını düşünüyorum.

Sevabıyla, günahıyla, eksiğinden çok fazlasıyla bir Müslüm filmi geçti sinema tarihine. Müziğin efsane babasının, bunca acıya bunca zorluğa rağmen en tepeye gelme hikayesi anlatılmaya değer bir hikayeydi. Belki geç kalındı belki tam da zamanıydı fakat onun hikayesini perdede izlemek ve bir film şeridine mühürlemek gerekiyordu. “Bu sesle yurtdışında doğsa tüm dünya tarafından tanınırdı” denilen Müslüm Gürses’in filmi nesiller boyu izlenmeli, onun hayat hikayesinden dersler çıkarılmalı ve bu hikaye tüm dünyaya ulaştırılmalı. Müslüm Gürses’in yaşamı yaşanan bir hayattan öte ders çıkarılacak, örnek alınacak bir hayat hikayesi.

Bu noktada filmin ekibi kendine şunu sormalı:

Anlatabildik mi?

Peki biz:

Anlayabildik mi?

Ozan Sertdemir

 

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending