Connect with us

Genel

Popüler Kültüre Açılan Savaş: God Bless America (2011)

Yayın tarihi:

-

Televizyon, popüler kültür, günümüz insanı ve bir silah… Sanırım God Bless America’yı özetleyecek en iyi kelimeler bunlar. Bu yazıyı, film çok hoşuma gittiği ve okuyanların da izlemesini istediğim için, mümkün oldukça spolier vermeden kaleme alacağım.

Frank’i, 50 yaşlarında bir klasik “Hollywood Loserı” diye özetleyebiliriz. Bilmediğimiz bir sebepten, muhtemelen günümüze ayak uyduramadığı için, yeniliklere açık eşiyle boşanmış. Ailesini kaybettikten sonra kasabada tek göz odada yaşayan Frank’le, büyük şehre taşınan eşinin velayetindeki küçük kızının dahi görüşmek istememesi onu tamamen yalnız bırakıyor. Demode bir telefon kullanan Frank gecelerini televizyonda zap yaparak geçiriyor. Fakat televizyon dünyasında olanlara bir türlü anlam veremiyor. Yan komşuları olan genç çiftin ağlayan çocuklarının sesini ve bağrışmalarını bastırmak için televizyonun sesine sığınıyor. Filmin hemen başında pasif-agresif bir profil çizen Frank ileride olacaklara başta bizi alıştırıyor.

Saygısız yan komşularının evinin camındaki Amerika bayrağı filmin ismine güzel bir gönderme ve “bayrakçılık” kültürüne şık bir eleştiri. Frank, popüler kültürün esiri olup insan ilişkilerinde yozlaşan komşularıyla araba parkı sorunuyla tartışarak güne başlıyor. Frank’in bu tartışmada haklı olmasına rağmen hakkını savunamaması karakterin ne kadar pasif olduğu konusunda bize fikir veriyor. İlerleyen yaşına rağmen güzelliğini koruyan eşinden ayrıldıktan sonra çalıştığı ofiste hiç dikkat çekmeyen resepsiyon görevlisiyle flörtleşen Frank belki de görünenin ötesindeki güzellikleri görmemiz için bizi itiyor. Ofisteki insanların kümelenip dün gece American Star yarışmasında sahneye çıkıp detone bir performans sergileyen genç çocuk ile alay etmesi Frank’i rahatsız ediyor. Frank’in bu sahnede söylediği “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor artık. Sadece televizyonda gördükleri, radyoda duydukları veya internette seyrettiklerini geri kusuyor” cümlesi onun insanlardan ve popüler kültürden nefretini özetliyor.

Frank’i Hollywood Loserı diye özetlemişken Frank şirkette, yeni başlamaya çalıştığı ilişkisi yüzünden suçlanıyor ve işini de kaybediyor. Elinde avucunda hiçbir şeyi kalmayan Frank beyin tümörü olduğunu ve çok az ömrünün kaldığını öğrenince içindeki agresif yanı serbest bırakıyor ve şiddet saçmaya başlıyor. Önce kendi külüstür arabasını bırakıp komşusunun son model arabasını çalıyor. Sonra popüler bir televizyon şovunun başkahramanı şımarık genç kızı öldürüyor. Frank’in kendisine göre onurlu bir savaşı var ve amacı “hak edenleri öldürmek”.  Frank hayatının son günlerini televizyonda gördüğü saygısız, şımarık, terbiyesiz insanları temizlemeye adıyor. İlk cinayetinin şahidi 16 yaşındaki genç kız Roxy ise bu yolda Frank’in peşine takılıyor. Başta onu ne kadar istemese de sonralarda birlikte sıkı bir ikili oluyorlar. Bu kalıp bize Leon’daki birlikteliği anımsatıyor.

Şimdi izlediğimiz film bir cinnet ve cinayet filmi. Ana karakterimiz ömrünün son günlerini hak edenleri öldürmeye adıyor. Peki neye göre hak eden, kime göre hak eden? Tabii ki Frank’e göre hak eden fakat yönetmen cinayete kurban giden insanlardan bizi öyle bir nefret ettiriyor ki Frank’i desteklemeye başlıyoruz. Üstelik Frank’in haklı söylemleri unuttuğumuz evrensel değerleri bize hatırlatıyor. Roxy ile olan dostluğu ve babacan tavrı onun kötü bir adam olmadığını hissettiriyor. Üstelik Frank kendi hayatına son vermek isterken Roxy onu yeniden hayata bağlayan unsur oluyor. Frank yaşayamadığı babalık duygusunu Roxy ile tadıyor. Fakat ergenlik çağındaki Roxy Frank tarafından beğenilmek istiyor. Seyirci olarak Frank’e bakış açımızla onun asla böyle bir şey yapmayacağına inanıyoruz.  Çünkü yönetmen Frank’i sevmemizi istiyor.

Başarılı oyunculuk, iyi görüntüler ve sıkı bir sanat yönetmenliğiyle hazırlanan filmin seyir keyfi yüksek. Özellikle Frank’e hayat veren Joel Murray’in güçlü performansı fizyolojisiyle birleşerek kalıcı bir etki bırakıyor. Fakat özellikle şiddetten beslenen Tarantino ile özdeşleşen “şiddetin estetiği” ne kadar doğru bir tabir? Fışkıran kanlar, patlayan beyinler, ezilen bedenler ne kadar estetik? Tabii ki burada yönetmen Bobcat Goldthwait’in ustalığı çok önemli. Bize bu yolculuğu görüntü yönetmeniyle sıkı bir çalışmayla sunuyor. Yüzlere sıçrayan kanlar doğal gelmeye başlıyor. Olabildiğince gerçekçi yapılan kan efektleri korku, gerilim, aksiyon filmlerinin aksine şık uygulanıyor. Bu da seyirciye iğrenç gelmiyor ve onu filmden uzaklaştırmıyor. Şiddetin estetiği tabiri başarılı bir şekilde uygulanıyor. Filmin işleyişi ve dinamizmi tam tadında fakat Frank’in son ve en büyük eylemine kadar peşine polis düşmemesi ya da insanların görmemesi göz ardı edilmiş gibi geliyor. Belki de buna da olumlu yaklaşırsak insanların artık gözünün önündekini bile göremez hale gelmesinin bir eleştirisi olduğunu düşünebiliriz. Çünkü film eleştirel bir film ve ana karakterimiz bizi yanına çekiyor. “Ne kadar haklı?” sorusu film boyunca aklımızda olsa da Frank’in cinneti her şeyi mubah kılıyor.

Kan, şiddet ve cinnet kelimeleri sizi ürkütmesin. Film aslında bir komedi filmi. Zaten yönetmen Bobcat Goldthwait de Amerika’da çok tanınan bir komedyen. Bu tür bizim ülkemizde 70’lerde sıkça yapılan, günümüzde ise hasret kaldığımız türden. Film bizdeki Kibar Feyzo, Züğürt Ağa gibi filmleri andırıyor hatta Amerika’nın Korkusuz Korkak’ı bile diyebiliriz.

Günümüz insanına olan nefretini dışa vuran Frank, savunduğu kişilerin de aslında onunla aynı fikirde olmadığını öğrenince insanlığa karşı tüm inancını kaybediyor. Tanrı Amerika’yı koruyor fakat Frank’i korumuyor. Frank’ı çok seviyoruz, ta ki son saniyeye kadar.

Filmden oldukça spoiler vermeden bahsetmeye çalıştım. 2011 yapımı bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Ozan Sertdemir

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending