Connect with us

Vizyon

Şehir Efsaneleri ve Black Christmas (1974)

Yayın tarihi:

-

“Filmleri suçlamayı bırak. Filmler psikopat katiller yaratmaz; onları daha yaratıcı kılar.” Billy Loomis, Scream/Çığlık (1996)

John Carpenter’ın Halloween’i, When a Stranger Calls gibi kültlerden önce, bu filmlere önayak olan bir film vardı: Black Christmas ya da diğer adlarıyla Silent Night, Evil Night ya da Stranger in The House ya da filmin senaryodaki ilk adı Stop Me. Slasher filmlerinin ilk örneklerinden olan bu film, soğuk gecelerde kanınızı donduracak türden.
Black Christmas 70’lerde Kanada’nın Westmount ilçesinde meydana gelen bir dizi cinayetten ve The Babysitter and the Man Upstairs (Çocuk Bakıcısı ve Üst Kattaki Adam) diye bilinen bir urban legend/şehir efsanesi’nden esinleniyor. Bu efsanede, müstakil bir evde iki çocuğa gece vakti bakıcılık yapan genç bir kız, çocukları üst katta yatırdıktan sonra salonda film izlemeye başlar. Telefon çalar. Arayan “yabancı”dır. Çocukları kontrol edip etmediğini sorar. Kız umursamaz fakat aramalar devam edince polisi arar. Polis, telefon sapığının yerini belirlemek için kızdan onu hatta tutmasını ister. Sapık tekrar arar, yine çocukları sorar. Ardından kapatır. Sonraki arama polisten gelir ve kıza aramanın bulunduğu evden geldiğini, hemen evi terk etmesi gerektiğini söyler. Polisler olay yerine ulaştığında üst kattaki çocukları ve çocuk bakıcısını ölmüş olarak bulur.
60’lardan günümüze kadar gelen ve çoğunlukla “çocuk bakıcısı genç kız” üzerinden şekillenen bu tarz şehir efsaneleri beyaz perdede kendine birçok kez yer bulmuştur. Başta 1998 yapımı, adı üstünde, Urban Legend, ki benim de çok sevdiğim bir filmdir. Birçok şehir efsanesini bir araya getiren toplama bir filmdir. Yine en başta bahsettiğim, Black Christmas’ın esinlendiği aynı şehir efsanesinden hareketle çekilen When a Stranger Calls, şehir efsanesinin neredeyse birebir uyarlamasıdır. I Know What You Did Last Summer ve The Blair Witch Project gibi başarılı “şehir efsanesi” filmleri de vardır. Bunların yanında, şehir efsanesinden esinlenen film değil de bu şehir efsanelerinden esinlenen bir katil var: John Wayne Gacy. The Clown Statue (Palyaço Heykeli) adlı, palyaço kılığına giren katilden esinlenerek palyaço kostümü giyerek işlediği seri cinayetler sebebiyle gazeteler tarafından The Killer Clown (Katil Palyaço) adıyla anılmıştır.

Filme dönersek, olayların yaşanacağı yurdu dışarıdan izleyen yabancının gözünden açılıyor ilk sahne. Daha sonra bu yabancının, evin çatısına tırmanarak çatı katına gizlenmesiyle sahne son buluyor. İkinci sahnede, bu özel bir kız öğrenci yurdunda kalan kızların The Moaner (İnleyen) adını taktıkları bir telefon sapığı yurdu arıyor. Akla Wes Craven’in telefon sesiyle başlayan Scream’ini getiriyor ikinci sahneden. Kızlar yılbaşı tatili için yurtlarından evlerine dönmeye hazırlanırken gelen bu telefon, evdekileri yine geriyor. Kızların telefon sapığına lakap takmasından anlaşıldığı üzere uzun süredir yurda musallat olan bir telefon sapığı mevcut. Telefondan gelen sesler oldukça ürkütücü. İzleyicilerin çoğu, cinayet sahnelerinden çok telefondan gelen seslerden ürkmüşler, ki çok haklılar. Psikopat telefon sapığımız telefonda sürekli iki kişiyi canlandırıyor. Agnes ve Billy. (Evet, Scream’deki katilin adı da Billy Loomis idi.) Agnes, Billy’nin kız kardeşi. Billy, annesi ve babasının çok kızacağı bir şey yapmış Agnes’a. Sürekli bu minvalde konuşmalar, arada inlemeler, çığlıklar ve küfürler geliyor. Evdeki kızlardan biri olan Barb telefonu alıp kışkırtıcı şeyler söylüyor ve bu, telefon sapığını harekete geçiren bir eylem oluyor. Sapık, “Seni öldüreceğim,” dedikten sonra telefonu kapıyor. Daha sonra evin içinde dehşet dolu anlar başlıyor. Evin dışında yer yer polis istasyonunda ve ormanda da sahneler var. Fakat çoğunlukla tek mekânda geçen bir film diyebiliriz.
Film erken dönem slasher’larından ve türü oldukça etkilemiş. En büyük etkisini John Carpenter’ın Halloween’i üzerinde göstermiş. Yönetmen Bob Clark bir konuşmasında şöyle diyor: “Carpenter bana Black Christmas’ın devam filmini yapıp yapmayacağımı sordu… Ben de yapmayacağımı söyledim. ‘Peki yapsan nasıl olurdu?’ dedi. Ben de ‘Katil bu sefer yakalanırdı, akıl hastanesine kapatılırdı, sonra oradan kaçardı ve eve dönüp yeniden cinayet işlemeye başlardı ve adını da bu sefer Halloween koyardım,’ dedim.”
Tanıdık geldi mi? Daha sonra Bob Clark’a, John Carpenter’ın Halloween’ini sorduklarında şöyle diyor: “John benim filminden [Black Christmas] esinlenmiş olabilir elbette ama fikir çalmak gibi bir şey yaptığı yok. John öyle bir insan değil.”

Bazı eleştirmenler tarafından Halloween’ın, Black Christmas’ın bariz bir devamı olduğu ve hatta Billy’nin, Michael Myers’la aynı kişi olduğu iddia edilse de bunlar pek tutarlı iddialar gibi durmuyor. Halloween’de Myers, çocukken ablasını öldürüp akıl hastanesine giriyor, büyüyünce de oradan kaçıp eski evlerine geri dönerek oradaki çocuk bakıcılarını öldürüyordu. Black Christmas’ın hikâyesi ise farklı bir şekilde cereyan ediyor. Black Christmas’ın kendinden sonra gelen slasher’ları etkilediğini söylemiştik. Fakat onlardan farklı yanları da yok değil. Yönetmen Bob Clark, Amerikan filmlerinde dönemin gençlerinin aklı bir karış havada olarak gösterilip durmasından sıkılmış. Onların da akıllı birer birey olabileceğini göstermek istemiş. Şöyle diyor: “Öğrenciler -1974’te bile- zeki insanlar. Aptal falan değiller. Tüm olayları bikini ve plaj havlularından ibaret değil.” Filmdeki kızların çoğu, korku filmlerinde gördüğümüz “aptal ve sakar” tiplerden kesinlikle uzaklar. Ne yaptıklarını bilen ve sırf senaryonun açıklarını kapatmak için saçma hareketlerde bulunmayan, daha rasyonel karakterler. Bu açıdan yönetmen istediği duyguyu izleyiciye verebilmiş gibi duruyor. Kendinden sonra gelen korku filmlerinden bir diğer farkı da, “ahlaksız olanın ilk önce ölmesi” kuralına uymaması. Filmde ölen ilk kız, arkadaşları tarafından bir rahibe kadar bakire olmakla nitelenen, muhafazakâr bir babaya sahip bir kız. Hatta kız öldüğünde ve babası onu aramaya yurda geldiğinde yurt sahibesine “Ben kızımı buraya erkeklerle görüşsün diye değil okusun diye yolladım” diyor. Bu açıdan da, korku filmlerinin ahlaksız gençleri cezalandırma fikriyatına karşı gelen bir duruşu var Black Christmas’ın. Filmle ilgili, kürtaja olan bakış açısı ve evlilik, bağlılık gibi kavramlardan bağımsız ilişki kurabilen kadın karakterlerin duruşu üzerinden feminist bir okuma yapmak da mümkün. Film, sinemada feminist teoriye de konu olmuş.
Sonsöz: 2006’da Glen Morgan tarafından filmin bir remake’i çekildi. Ve kesinlikle önerilmez.

Ömer Ezer
Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending