Connect with us

Röportaj

Serap Matyaş ile Bir Röportaj: Sinemada Kadın, Oyunculuk, Tiyatro ve Dahası

Yayın tarihi:

-

Profesyonel olarak ilk oyunculuk deneyimine Semaver Kumpanya’da başlayan Serap Matyaş ile sinemada kadın, oyunculuk, tiyatro, felsefe, Bergman, Kieslowski, Stanislavski, Marlon Brando vb. üzerine konulara değindiğimiz oldukça keyifli bir röportaj gerçekleştirdim. Her şeyden önce insanın ahlaklı olmasını dile getiren Matyaş, bizlere oyunculuk üzerine tecrübelerinden bahsederken, aynı zamanda işin felsefesinde de olduğunun altını çizdi. Üretkenliğinden, eğitmenliğinden, oyunculuğundan daha öte bir insan olan Serap Matyaş’ı daha yakından tanımak için buyrunuz.

“Karakterin neyse oyunculuğuna sirayet eder.”

Serap Maytaş kimdir?

Akademi İstanbul adında özel bir okulun tiyatro bölümünden mezun oldum. O dönemde çok kaliteli hocalarımız vardı. Bölüm başkanımız Işıl Kasapoğlu’ydu. Eğitimim süresince aynı okuldan burs olarak eğitimime devam ettim. Mezun olurken Batı Rıhtımı adlı oyunla Semaver Kumpanya’yı kurduk. Böylelikle Semaver Kumpanya’da profesyonel oyunculuk serüvenim başlamış oldu. Profesyonel anlamda ilk oyunculuk deneyimim ise yine Semaver Kumpanya’da “Kuşlar Meclisi” isimli oyundur. O dönemde Semaver’in bir çok oyununda, Orhan Kemal uyarlaması Murtaza da dahil olmak üzere oyunculuk yaptım. 2007 sonuna doğru Semaver Kumpanya’dan ayrıldım. Oyunculuk eğitimimi tamamladıktan sonra Felsefe okudum. Felsefe, oyunculuk okurken de merak ettiğim bir alandı. Semaver Kumpanya’da Işıl hocanın asistanlığını yaparken de oyuncu koçluğu yaparken de hep şuna inandım: bir oyuncu koçunun daha başarılı olabilmesi için özellikle felsefe, psikoloji ve sosyolojiyi iyi tayin etmeli, üzerine bolca okumalar yapmalıdır.

Bir oyuncu koçunun daha başarılı olabilmesi için; felsefe, psikoloji ve sosyoloji üzerine okumalar yapması gerektiğini söyledin. Peki bu durum oyunculuk için de geçerli mi?

Gayet tabii, Platon da bunu söyler. Oyuncular için söylemez ama devleti yönetecek kişinin filozof olması gerektiğini dile getirir. Oyuncu koçluğu yapan bir hoca için bu bilim-düşünce alanları oldukça mühim. Artı olarak oyunculuk yapmak isteyen kişinin de bu alanlardan beslenmesi onun için kazanım olacaktır.

Oyuncu olmaya ne zaman karar verdin? Seni oyuncu olmaya iten çekim kuvveti neydi?

Çocukluğuma dönersem, aslında oyunculuk üzerine belirgin bir çekim kuvveti yok sanırım. Liseden mezun olmaya yakın “ne yapsam, ne etsem” diye düşünceler olur ya hani “hangi bölümde okusam”… O dönemde bir gün kuzenimle Taksim’e gitmiştik ve ömrümde ilk defa izlediğim bir oyunla karşılaşmıştım. Yaşar ne Yaşar ne Yaşamaz oyununu izlerken içimden “bu oyunculuk çok güzel bir şeymiş, ben en iyisi oyuncu olayım” (gülümseyerek) dediğimi hatırlarım. Çocuksun ama işte. O heyecanla, gördüğün farklı işlere, uğraşlara özenirsin. Aynı dönemde Taksim’de bir kitapçıda ne alacağımı bilmez bir hâlde kitap bakıyorum… Neyse hemen yanımda bir adam vardı. Ona sorayım dedim: “ne alacağımı bilmiyorum, yardımcı olur musunuz” diye. “Ne okumak istiyorsun” dedi, “tiyatro okumak istiyorum” dedim. “Ne zaman karar verdin?” deyince, gülümseyerek “geçen hafta” dedim. “Bence çok doğru bir meslek seçmişsin” dedi ve Shakespeare’den başlamamı önerdi. Sohbet devam ederken, “hiç polisiye kitap okuyor musun” diye sordu. “Çok saçma onlar, öyle şeyler okumam” dedim. Meğersem o konuştuğum adam Ahmet Ümit’miş. “Ben polisiye roman yazarıyım. İstersen benim romanlarımdan birini oku” deyince, “okurum ama beğenmezsem söylerim” dedim. 17 yaşındayım daha. Şimdi düşünüyorum da, belki de Ahmet Ümit’in dürtüsüyle tiyatro okumaya karar verdim. Çünkü o zamanlar Ahmet Ümit’in bana önerdiği kitapları, zaman zaman ofisine gidip ona anlatırken hatırlıyorum kendimi.

Peki şimdiye kadar ki gelinen süreçte hangi çalışmalar içinde yer aldın?

Semaver Kumpanya’da başladım ve orayı kuranlar arasındayım. Beş yıl boyunca orada oyunculuk yaptım. Semaver Kumpanya bir komün hayatı gibiydi bizler için. Sadece oyunculuk yapmıyorduk, yeri geldiğinde yemek yapıyor, temizliğinden de sorumlu oluyorduk. Orada büyük bir kütüphane kurdum. Ahmet Ümit olayından sonra (gülümseyerek) kitaplar peşimi hiç bırakmadı. Semaver Kumpanya’dan ayrıldıktan sonra çeşitli özel tiyatrolarda oyunculuk yaptım. Bu oyunlar arasında “Yollu”nun benim için önemi büyüktür. Yollu, o dönemde benim için hayatımdaki en başarılı olduğumu düşündüğüm tiyatro oyunudur. Bir nevi kendi içimde oyunculuğumu ispat ettiğimi oyundur. Altın Portakal’da yarışan Hile Yolu (2013) filminde oyunculuk yaptım. Akabinde televizyon serüvenim başladı. 2015’te Ankara’nın Dikmeni adlı televizyon dizisinde komedi oynadım ve komedinin de bana başarı getirdiğini anladım. Bu durum sektörel bir tanınma sağladı. Ankara’nın Dikmeni’nde oynadığım karakter, tabiri caizse fenomen oldu. O yılın ardından Türkiye’de Mizah Festivali adında bir festivalin hazırlığını yaptım. Ülkedeki tüm mizahçıların buluştuğu, yazarından, çizerinden, yönetmenine kadar bir çok insanla bir araya geldik. Fakat, o süre zarfında festivalden bir gün önce vefat Zeki Alasya hepimizi derinden etkiledi ve festivali iptal ettik.

Evet, bu soruları seni daha yakından tanımak için oluşturmuştum.  Artık işin özüne, yani sinemaya ve tiyatroya değinme vakit geldi.
Sorum şu: Sinema denilince aklına ne geliyor? Bir oyuncu olarak sinemaya olan tutkunu nasıl tasvir eder ve hangi tür çalışmalarda bulunmak istersin? 

Kieslowski geliyor. Sinemayı bir oyuncu olarak ele alırsam dikkatim hep bağımsız filmlerde buluşuyor. Bağımsız filmlerin içsel karakterlerini, dramatik işleyişini izlerken kendimi sinemada hep bu tür işlerde oynarken hayal ediyorum. Televizyonda tam aksine mümkünse hep komedi yapmak isterim.

Neden, biraz açar mısın?

Bana göre mizah yapmak sevaptır. İnsanların bu kadar morali bozukken, insanlara hala acı, buhran, hüznü anlatmak neden? Zaten bu tüm olup-biten acılar gerçek hayatta da insanın başına geliyor. Bari siz anlatmayın artık içimiz şişti. Biraz da çiçekler açtır ekranda. Televizyon seyircisi komedi istiyor, sektör komedi yapmıyor ben anlamıyorum. Bence televizyonda eleştirisel bir tutumla mizah yapılmalı. Komedi insanı ayıltır. Hop der, kendine gel der. İşler Güçler dizisi söylediğim komedi anlayışına uygundu mesela. Sektöre oldukça sağlam eleştirilerde bulundu ve bunu yaparken güldürmüştü. Televizyonda drama çok iyi yazılmıyor. Aslında komedi de çok iyi yazılmıyor. Ama komedinin söz geçireni oyuncu. Yani komedide oyuncu çok önemli. Tabi senaristi, yönetmeni de mühim ama oyuncunun hiç pasif olamayacağı bir alan komedi ve tüm ipler oyuncunun elinde. Dramda bu bahsettiğim tüm özellikler sadece oyuncuda olmuyor. Yönetmen, senarist veya kurgucu da oluyor. Orada bir yan rol, figür olarak durabilirsin. Televizyonda drama yaparken çünkü matah bir durum yok. Tabi ama bunları genellememek lazım. Bu eleştirilerimden sıyrılan işler de çıkıyor televizyonda. Bağımsız sinemada bir dert var. Benim de belirgin dertlerim var hayatla ilgili ve bu dertlerimi ortak paydada buluşturan yani “dert anlatmak” gibi bir işlevi olan çalışmalarda bulunmak isterim.

Tiyatroya da değinmek istiyorum biraz. Tiyatro denilince aklına ne geliyor? 

Tiyatro denilince aklıma çıplaklık geliyor. Çünkü oyuncu çok çıplak sahnede. Yalnızlık geliyor… İstersen otuz kişilik oyunda oyna ama yine de yalnız başınasındır sahnede. Kendine güvenmek ile çekinmenin arasında bir şey yapman gerekiyor. Yani kendine çok güvendiğinde de olmuyor, çok korkunca da olmuyor. İkisinin arasında bir ayar tutturmak gerekiyor. Algın sürekli açık olmalı ve kendini her an her şey olabilire odaklaman gerekiyor. Tiyatro oyuncunundur. Yönetmenin değil. Bence tiyatroda yönetmen tanrı değildir, sinemada tanrıdır ama. Tiyatroda her şey oyuncunun elinde, sinemada ise yönetmenin. Tiyatral oyunculuktan hoşlanmıyorum ama ben. Büyük rol, büyük oynamalar, abartı mimikler, büyük duygular sanki verilmek istenen ölçütü kaçırıyor. Benim için tiyatro ve sinemanın ortak paydası “ölçülü” olmaktır. Benim sinemamla, tiyatromu birleştiren kavram ölçüdür. Plato’nun da merkezde tuttuğu bir kavramdır bu ölçü anlayışı. Her şeyden öte bir kere insan ölçülü olmalı. Ağlıyorsa ölçülü ağlamalı, gülüyorsa ölçülü gülmeli. O ölçüyü tutturmalı.

Bir oyuncu olarak senin için tiyatroda oynamak mı daha zor, yoksa sinemada kamera önünde oynamak mı?

Tiyatroda zor. Klasik bir açıklama olacak ama gerçekten de öyle. Sinemada bir çok tekrar alabiliyorsun ama tiyatroda öyle bir imkanın yok. Tiyatroda animal enerjinin ve güdülerinin çok diri olması gerekiyor. Hata yaparsan bile anında onu kaldırabilecek pratik zekaya sahip olmalısın. Aksilikler yaşansa bile motivasyonunu düşürmeden devam etmen gerekiyor… Tiyatro tıpkı hayat gibi. Hayatta da öyle değil mi zaten, başına kötü bir iş gelince motivasyonunu düşürürsen, ya da depresif bir duygu içine girdiğinde hayat da seni bırakıyor aslında. Tiyatro da öyle. Seni dışarıya püskürttür.

Oyuncu olmak isteyen bir bireyin sence bir tiyatro geçmişi olması gerekli mi? Yoksa hiç tiyatro yapmadan direkt oyuncu olunabilir mi? 

Olunabilir tabi ki. Ben oyunculuğun o kadar matah bir şey olduğunu düşünen bir oyuncu değilim. O kadar anlamlandırmıyorum oyunculuğu. Vazgeçilmez bir şey olarak da görmüyorum. Genelde oyuncular oyunculuğa çok büyük bir tutkuyla sarılırlar, her şeyin önüne koyarlar. Benim hayatımda oyunculuk öyle kutsal bir yerde değil. Herkes oyunculuk yapabilir, oyuncu olmak için illa tiyatrodan gelme zorunluluğuna gerek yok. Oyunculukta bir kaç önemli ilke var, onu yapman gerekiyor sadece. İdmanlı olman gerekiyor, çok çalışman gerekiyor. Bunu konservatuvar olmadan da yapabilirsin, konservatuvarla birlikte de yapabilirsin. Bireyin öz verisiyle ilgili bir durum yani. Bir model de çok iyi oyuncu olabilir. Ama mesela aktörlük, oyunculuktan biraz ayrı. Herkes oynar ama herkes aktör olamaz. Marlon Brando aktördür mesela.

Marlon Brando’yu aktör yapan yapan özellikler nelerdir peki?

Tavır sahibi bir kere. İnsanı dert etmek gibi bir mizacı var çünkü. Bu sadece Brando için değil, Kieslowski için de öyle, Tarkovsky için de öyle. İnsanı dert ediyorlar. Marlon Brando, öfkesi olan bir insan. Sisteme karşı bir öfkesi var. Hırs demiyorum yalnız, öfkesi var ve bu çok önemli bir unsur. Herhangi bir öfkeye sahip olmayan bir insanın çok iyi bir aktör olacağını düşünmüyorum. Aktörlük, akabinde cesur olmayı da gerektiriyor. Hayatta cesur olursan iyi aktör olursun. Hep söylediğim bir laf var: “karakterin neyse oyunculuğuna sirayet eder.”

Bildiğin üzere insanlık olarak tüketim toplumunun son aşamasında çürümeye doğru yol alıyoruz. Sektör üzerinden konuşacak olursam televizyon dizisi yahut sinemada bilhassa sunulan bir karakterin fiziği olarak bir mükemmelliği söz konusu. Başrollerde kadın erkek farketmeksizin hep bir kusursuzluk anlayışı var. Ya çok güzel, seksi bir kadın; ya çok yakışıklı, karizmatik bir erkek olgusu mevcut. Bu oyuncuyu metalaştırma olayının bir bakıma oyunculuğun önüne geçtiğini düşünüyorum. Çok güzelsen, yahut çok yakışıklıysan direkt bir “oyuncu” olarak ambiyans ediliyor. Özellikle ülkedeki dizi oyunculuğu… Neredeyse her gün yeni diziler başlıyor ve yeni yüzler görüyor/tanıyoruz. Bu yeni yüz tanımaları o kadar fazla ki çok kısa bir zaman sonra başka bir yeni yüzün gelmesiyle yeni saydığımız yüzler unutuluyor.
Sorum şu: oyunculuk (başrol) kıstasında illa mükemmel bir fiziğe, kusursuz bir albeniye sahip olmak mı gerekiyor?

Öncelikle bir oyuncuya çok iyi bir oyuncu diyebilmek için onun üç ya da beş işini izlemek gerekiyor. Tabii çok kötü bir oyuncu diyebilmek için de. Senin de dediğin gibi falanca bir oyuncu süreklilik göstermediği için belki de çok beğendiğin bir oyuncuyu bir yıl sonra hiçbir yerde göremiyorsun. Oyunculuk sadece oynama eğilimiyle ilgili bir şey değil. O yüzden Marlon Brando örneğini verdim. Çok uzun soluklu bir kavram. Aslında hayatındaki duruşunla paralel giden bir şey. Bir de medya gibi bir şey var. Medyatik olmak, popüler kültür diye bir durum söz konusu. Onu da idare etmen gerekiyor. Bence oynamaktan daha zor olan orası. Onu idare edemezsen zaten istediğin kadar Shakespeare ezberle, istediğin kadar entelektüel ol, popüler kültüre ayak uyduramadığın zaman siliniyorsun, kayboluyorsun. Örneğin; Dark diye bir dizi izledim. Muhteşem, bayıldım. Güzel kadın, çirkin kadın denilen kavram çok hassas bir konu. Benim nezdimde “ifadesi” olan kadın güzeldir zaten. İstediğin kadar küçük burunlu, renkli gözlü, kalın dudaklı,  boylu poslu ol, ifaden yoksa güzel değilsin. Yeşilçam’dan günümüze televizyon da dahil fiziki olarak çok güzel kadınların başrol olması tam olarak kırılmadı. Ara ara yeni bir üslup deneniyor ama yeterli olmuyor. Dark dizisine tekrar gelirsem örneğin, diziyi izlerken şunu yakaladım: Bizim ülkemizde ifade edilen “güzel kadın” olgusu hiç yok bu dizide. Kadının gözünün altı torbalarla dolmuş, 35 yaşlarında belki. Bizim kadın oyunculara baktığımızda ise aynı yaşa sahip oyuncuların gözlerinin altı dolgu olmak zorunda. Çünkü ülkenin yapımcıları, kanalları kusursuz güzellik yaratma ve onu sahneye koyma derdindeler. Ben geçen derste öğrencilerime de söyledim. Eğer fenomen bir karakter yaratmak istiyorsan kesinlikle popüler olmaman gerekiyor. Bence sektördeki en büyük sıkıntı bu. Fenomen bir karakter istiyorlar ama popüler bir ismi koyuyorlar oraya. Örneğin bir görüşmeye gidiyorsun. Oradaki cast direktörü bir karakter hakkında: “o çok güzel kadın” diyor. Cast direktörüne “ben çirkin miyim yani” desem de “hayır, hayır yanlış anladın, O çok güzel” diyor. İşte biz oyunculuk yaparken böyle şeylere maruz kalıyoruz. Psikolojin güçlü değilse altında ezilirsin. Gayette güzelim, gayet de güzeliz kadın oyuncular olarak.

Peki bu durum oyunculuk yapan bir kadını/erkeği metalaştırmıyor mu? 

Elbette ki metalaştırıyor. Bir kadın oyuncu olarak her şeyden önce bir “karakterim” ben. Artık oyuncu olarak şundan vazgeçtik: tamam dedik başrolunuz kusursuz yüze, fiziğe sahip bir kadın olsun. Yardımcı oyuncu da kusursuz olsun. Yan rollere sahip oyuncular da kusursuz güzellikte olsun… Ama bırakın da biraz yüzünde bir yaşam belirtisi olan, kusursuz güzellikte olmayan karakterler görünsün biraz. Hayatla iç içe, seyirciye tanıdık gelecek karakterler. 30 yaşında kaz ayakları kırışmış olabilir, burnu yamuk olabilir vb. Sonra Dark dizisine bakıyorum. Muhteşem karakterler seçilmiş. Bu bahsettiğim kusursuzluk ilkesi orada yok mesela. Yaşlısıyla, genciyle sıradan bir insan görünümdeler. Karakter algısı o kadar iyi oturmuş ki, resmedilen karakterde insan kendini bulabiliyor çünkü doğal bir yüze sahipler. İşte Black Mirror gibi, Dark gibi çalışmaların çok iyi tutmasını sebebi yazılan karakterlerin seçilen karakterlerle uyum sağlaması ve gerçekçi olmasıdır. Bizde şöyle bir tanımlama vardır ya hani: “su gibi güzel” hayır efendim, sinemada ya da televizyonda tüm karakterler su gibi güzel olamazlar. Seyirci, kendisini izlediği karaktere yakın hissetmeli. İzleyen, ulaşmak ister, değmek ister. Hepimiz o kadar kusursuz olmadığımız için, insan, biraz da kendisine yakın bir karakter ister. Örneğin genç bir kız, hayranlık duyacaksa bir erkeğe bebek yüzlülük nedir ya? Hani -benle olmaz bu- der. Hayal bile kurmaz. Kanalı değiştirir vb. Sunulan karakter hikayeye hizmet etmeli tabii ki ama gerçekçi de olmalı aynı zamanda. Senaryo, çok güzel bir kadın yahut çok yakışıklı bir erkek olarak yazılmışsa aranmalı tabii ki o karakterler. Ama -hepsi öyle olamazdan- dertliyim ben.

Sayfalar: 1 2

Okumaya Devam Edin

Film Festivalleri

Kayseri Film Festivali ve Aidiyet Krizi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

7. Kayseri Film Festivali üzerine yaşanan tüm hadiseleri festivalin direktörü Kadir Turna ile konuştum. Kadir Turna tüm olup biteni detaylı bir şekilde anlattı.

Bu yıl 7. kez düzenlenen Kayseri Film Festivali’ne Kayserililer ve Erciyes Üniversitesi öğrencileri yoğun ilgi gösterdi. Festivalde çalışan öğrencilerin gönüllülük esasına dayanan özverili emek gücü, festivalde samimi ve ortak bir dil yaratırken, tüm ekibin misafirlere gösterdikleri ilgi ve alaka hayranlık uyandırdı. Altın Çınar, ilk başlarda öğrencilerin düzenlediği bir festivalken 7. senesinde Türkiye’nin önemli film festivalleri arasında olmaya aday bir performans gösterdi. Şimdilik belki bir Antalya, Adana, İstanbul vb. festivaller gibi geniş ve kapsamlı bir olanağı yok ama özellikle vizyon şansı bulamayan, ya da az sayıdaki salonlarda gösterilen, her şehre ulaşamayan bağımsız kısa ve uzun metraj yapımları, belgeselleri Kayseri halkı ve üniversite öğrencilerine ücretsiz bir şekilde sunması oldukça değerli. Yönetmenler, yapımcılar, oyuncular, sinema yazarları Kayseri’deki üniversite öğrencileriyle faydalı bir iletişim ağı oluşturdu. Bana kalırsa en büyük kazanım da filmleri öğrencilerle birlikte izlenmesi ve sonrasında filmler hakkında konuşulmasıydı.

Her şey yolunda giderken festivalde bir motivasyon kaybının yaşandığına şahit olduğum olay, Aidiyet filminin yönetmeni Burak Çevik’in Twitter üzerinden paylaştığı bir bilgilendirme metniyle başladı.

Daha sonra Siyad üyesi Bülent Vardar, Twitter hesabı üzerinden “7. Kayseri Film Festivali SİYAD Jüri Üyeleri Burçak Evren ve Fırat Sayıcı’yla birlikte Aidiyet filminin yönetmeni Burak Çevik’in twitinin ve açıklamasının Festival Tüzüğü 7. Maddesine aykırı bir açıklama içerdiğini kamuoyuna duyururuz.” açıklamasında bulundu. Burak Çevik cevap olarak: “Açıklamanız çok talihsiz. Aidiyet’in linkini vermediğimiz için (filmin gösterim kopyası olan DCP festivale gönderilmiştir) festival yönetimi tarafında çıkarılmasına onay verdiğinizi anlamış oluyorum. Bu konuda Siyad’ın ve diğer eleştirmenlerin ne diyeceğini merakla bekliyorum.” dedi.

Akabinde Kayseri Film Festivali’nden bir açıklama metni paylaşıldı:

Daha sonra Siyad resmi hesabından bir duyuru yaparak: “Kayseri Film Festivali SİYAD jürisi, SİYAD Yönetim Kurulu tarafından feshedilmiştir.” açıklamasında bulundu.

Aidiyet’ten sonra Görülmüştür filminden de bir açıklama geldi:

Her şey özetle bu doğrultuda yaşandı ve Siyad’ın onursal üyelerinden Burçak Evren dün istifa ettiğini söyledi. Burçak Evren festival töreninde “bu butik festivale öfkenizle, kavganızla gelin, gelin ki konuşalım, birbirimizi anlamaya çalışalım, filmlerinizi Kayserililer, öğrenciler izlesin…” minvalinde bir konuşma yapmıştı. Bana göre çok değerli bir konuşmaydı. Bütünleştirici, kapsayıcı bir dili vardı. Burçak hocayı en çok üzen durum, bu yaratılan linç kampanyasıydı. Anlamadan dinlemeden ortaya atılan düşmanca tavırlardı. Küçük, kendi hâlinde ama gelişmeye de açık bir film festivali  iletişim krizinin yaşanması sebebiyle bir günah keçisi haline dönüştü ve meyve veren ağaç taşlanırcasına sosyal medyada karalanmaya başlandı.

Ben de festival süresince yeni tanıdığım Kayseri Film Festivali direktörü Kadir Turna ile görüşerek, ondan, tüm olup biteni detaylı bir şekilde anlatmasını rica ettim. Lafı daha fazla uzatmadan söylediklerini aynen iletiyorum:

“Burak Çevik’i festival ekibimizdeki konu ile alakalı arkadaşlar aradı. Filmini flash ya da link aracılığı ile jürinin değerlendirmesine izin vermeyeceğini söylemiş… Ardından sevgili İpek Tuzcuoğlu tüm samimiyetiyle arayıp konuşmak istediğini söyleyince seve seve razı oldum bu duruma. Diğer gün İpek Hanım, Burak Çevik ile konuştum, arasınlar link için şifreyi veririz demiş. Vermiş olduğu bu söze istinaden diğer gün defalarca aradık Burak Çevik’i ama hiçbir şekilde ulaşamadık kendisine. Ardından kendisine ulaşılmış ve link üzerinden izletmeyeceğini söyleyerek sözünden caymıştır. Ardından ben aradım. Durumu izah ettim. Yani bu seneki süreci, yaşadığımız sıkıntıları başından sonuna kadar paylaştım kendisiyle. Filminiz DCP aracılığıyla sinema salonunda seyirciyle buluşacak fakat yaşadığımız sorunlar yüzünden jüriye teknik yeterliliğin olduğu bir salonda, flash disk ya da link üzerinden izletiyoruz. DCP aracılığı ile izletmeyi çok isterdik ama ertelemeden sonra sinema salonlarındaki astronomik rakamlardaki azalmadan dolayı durum ne yazık ki böyle dedim. Kendisi bana Kadir Bey sizi çok iyi anlıyorum ama ben bu durumu kabul etmiyorum. Ben filmimi jüriye DCP üzerinden sinema salonunda izletmek istiyorum dedi. Kendisine de hak verdiğimi fakat 8 filmin aynı şartlarda, belirlediğimiz bir salonda projeksiyon ile ana jüri ve Siyad jürisi tarafından toplu olarak izlendiğini, size böyle bir ayrıcalık yapamayacağımızı söyledim. Bu durumda doğal olarak jürinin filmi değerlendirmeyeceğini belirttim. Kendisi de yarışmadan çekileceğini, ama Kayseri’ye geleceğini ve DCP aracılığıyla sinema salonunda yapılacak olan gösterime katılıp seve seve seyirci ile buluşacağını söyledi. Ben de bu kararına saygı duyduğumu ve durumu jüri ile paylaşıp geri döneceğimi dile getirdim. Ardından 7-8 dakika anca olmuştur tekrardan aradı ve yapımcılarımla konuştum, ben Kayseri’ye de gelmeyeceğim, filmimin de gösterilmesini istemiyorum, seyirciyle de buluşmayacağım dedi. Hiç anlam veremediğim bir davranıştı bu. O an ilk düşüncem sanırım biri benimle dalga geçiyor oldu. Çünkü 2 defa üstüste verdiği sözden caymış oldu Burak Çevik. Ben hep iyi niyetle yaklaşıp ortak bir dilde buluşmak için çabalarken, karşı taraftan asla böyle bir tutum görmedim. Ayrıca bu durumu ben istiyor ya da bu kararı ben almışım gibi benden bir yazı beklediğini söyledi ve ardından Whatsapp’tan “yapımcım gerekçeyi bekliyor” yazarak mail adresini paylaştı. Burçak Evren ile konuşarak durumu izah ettim ve Burçak Hocam, bu durumda jüri izleyemeyeceği için değerlendirme yapması imkansız, git durumu jüri ile de paylaş dedi. Apar topar jürinin yanına gittim ve durumu kendileri ile paylaştım. Burak Çevik ile konuştuğumu, kendisinin flash ya da link aracılığı ile izletmeye razı olmadığını ve hatta 7 – 8 dakikada karar değiştirerek gelmeyip filmin de DCP aracılığıyla seyirciye olan gösterimine izin vermediğini dile getirdim. Değerli jürimiz ile durumu bir süre istişare ettikten sonra Burak Çevik’i aradım ve istediğiniz şartlarda filmi jüriye izletme şansımızın olmadığını, diğer 8 filme haksızlık olacağını ve bu durumda filmin jüri tarafından değerlendirilmesinin imkansız olduğunu dile getirdim ve kendisi bana “yani bu durumda filmi diskalifiye mi ediyorsunuz” diye sordu. Bir an şoke oldum. Ağzımdan çıkmayan bir kelime ile karşılaştım ve kendisine diskalifiye söz konusu değil. Diğer filmlere haksızlık yapamayız. Flash ya da link harici filmi jüriye gösteremeyiz, bu durumu da kabul etmeyenin kendisi olduğunu söyledim. Ama kendisi defalarca filmi diskalifiye ediyorsunuz yani dedi ve hiçbir zaman benim ağzımdan böyle bir kelime çıkmadığını dile getirdim. Ardından tekrardan durum ile alakalı gerekçeyi mail olarak istediğini söyledi. Kendisi şartnameye imza atarak her şeyi kabul ettiği halde, şartlarımıza uymuyor ve kendisi çekilmeyi talep ettiği halde bunu biz istiyormuşuz gibi benden yazılı bir gerekçe istiyordu. Ben kendisine asla yanlış bir dil kullanmadım. Hep iyi niyetle yaklaştım ve şartname ile alakalı bir şey bile söylemedim, birbirimizi incitmemek adına. Ardından bir yazı paylaştım mail yolu ile. Verdiği cevapta, açıklamam için teşekkür ettiğini ama telefonda konuştuğumuz şekilde filmi programdan çıkardığımı yazmamı söyledi. Halbuki imza attığı şartnamemizi iki farklı şekilde ihlal eden kendisi. Hem jüriye izletmiyor hem de gelmeyerek filmi seyirciye izletmek istemiyor ama hep bir şekilde suçu bana atmaya çalışıyordu. Ama ben hep ortak yolu bulmak adına, her mailimde ve konuşmamda aynı gerçeğin üzerinde durarak, filminin DCP aracılığı ile seyirci ile buluşacağını fakat jürinin de değerlendirebilmesi için flash ya da link şifresine ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. İletişimcisi aradı beni. Sanki kendisi ile telefonda konuşmuşum gibi, telefonda konuştuğunuz gibi bir yazılı gerekçe bekliyoruz dedi. Ben de telefonda sizinle konuşmadım, ben ne dediysem onu yazıyorum zaten dedim ve kapattık. Ardından bir daha aradı ve telefonda konuştuğunuz gibi diskalifiye ettiğinizi söylemezseniz işlerin daha kötüye gideceğini söyledi. Bunun tehdit olmadığını düşünmek istedim ve yine iyimserlik sergileyerek o an önemli bir ortamda olduğumu ama son bir mail göndereceğimi söyledim. Tam 10 saattir iyi niyet sergileyerek orta yolu bulmak için elimden geleni yaptığıma onlarca insan şahittir. Ardından telefonu kapatır kapatmaz Burak Çevik’ten: “Filmimiz Aidiyet’in tarafınızdan yarışma ve gösterimden çıkarıldığına dair açıklama bekliyorum” diye bir mail daha geldi. 33 yaşındayım, hayatımda böyle mobing yemedim. Ardından son bir mail gönderdim kendisine: “Değerli film sahibi, filminizi belirlediğimiz salonda toplu halde izleyecek olan jüri üyelerine flaş ya da link gösterimi ile izlenmesine izin vermediğiniz için, mecbur olarak ve diğer filmlere haksızlık olmaması adına, filminizi değerlendirmeye alamamaktayız. Zaten kendiniz, filminizin bu şartlar altında jüri tarafından izlenip değerlendirilmesini istemediğiniz için, bu kararı hoşgörü ile karşılayacağınızı umuyor, üzgün olduğumuzu belirterek sevgilerimizi sunuyoruz…” ve bu mail’im üzerine o asılsız paylaşımda bulundular ne yazık ki. Ayrıca kendileri ıslak imzalı gönderdikleri şartnamemizi hiç mi okumamışlar? Sözde kıymet verdikleri seyirciyi mağduriyetleri, festivali itibarsızlaştırma çabaları da cabası. Asla diskalifiye ve çıkartılma söz konusu değildir. Tamamıyla kendi istekleri üzerine durum böyle sonuçlanmıştır. Elimizde ıslak imzalı şartnameleri de mevcuttur. Açıklamalarında saygıdan bahseden Burak Çevik, festivalimize, çok kıymetli jürimize, diğer film sahiplerine ve Kayseri seyircisine saygı göstermemiştir. Filme bilet almış olan seyirciden de özür dilemiştir. Fakat biz 7 yıldır hiçbir filme, hiçbir etkinliğe bilet satmamış ve 7 yıldır festival içerisinde tüm film gösterimleri dahil gerçekleşen tüm etkinlikleri Kayseri halkına ücretsiz olarak yapmışızdır. Herkesi vicdanı ile başbaşa bırakıyor, haklı olduğumuzu bilen, bilmese de öğrenmek için arayan, soran, dinleyen, yanımızda duran ve festivale sahip çıkan herkese şükranlarımı sunuyorum. Anlamadan dinlemeden bu yanlışlığa ortak olan herkesi de, eğer gerçekleştirebilirsek şimdiden 8. Kayseri Film Festivali’ne davet ediyorum… Ne olursa olsun her zaman kazanan Türk Sineması olacak.”

Türkiye’de gerçekleşen bir film festivali daha sona erdi. Krizin başlamasına sebep olan “jürilerin filmleri sinema salonlarında izlemeli” olayına katıldığımı fakat küçük festivallerin bütçe yetersizliği ve olanak imkanlarının sınırlı olması sebebiyle anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ne olursa olsun filmler seyirciler için yapılır ve filmlerin seyircilere ulaşabilmesi için ortak bir iletişim paydasında buluşmaya ihtiyaç vardır. Umut ediyorum, bu yaşananlar gelecekteki film festivallerinde yaşanmaz, herkes ortak bir akılda toplanır ve jüriler filmleri sinema salonlarında izlerler. Yönetmen ve yapımcılar da bu imkanları sağlayamayan anadolu festivallerimizi anlayışla karşılar ve filmlerini o şehirdeki halkla tanıştırırlar. Bunun için kimseleri mağdur etmeden, el birliğiyle bir ön hazırlık süreci şart gibi. Hepimizin Burçak Evren’in de dediği gibi konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyacı var.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Görülmüştür üzerine filmin senaristi ve yönetmeni Serhat Karaaslan ile bir röportaj

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Görülmüştür’ü ilk olarak İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. Festivalde seyrettiğim filmler arasında özellikle senaryosuyla öne çıktığını gördüğüm bir film oldu. Son dönem ülke sinemasında senaryosunu tıkır tıkır işleten filmlere az rastlıyoruz. Görülmüştür’ün derdinin ve amacının belli bir güzergahta ilerlemesini olumlu buldum. Bir o kadar da inceden işleyen politik bir film olduğunu düşünüyorum…

Filmin hikayesi nasıl gelişti?

Uzun yıllardır içeride olan bir tanıdığım var. Politik bir tutsak. Onunla mektuplaşırken fikir ortaya çıktı. Cezaevlerinde mektup okuma komisyonları olduğunu öğrenince konu çok ilgimi çekti. İlk başta bir film yapma niyetiyle bakmadım. Daha çok merak duygusuyla bu konunun peşine düştüm. Başka insanların yazdığı mahrem ve özel şeyleri okuyan insanlarla ilgili bir hikaye anlatmak beni heyecanlandırdı.

Başrol oyuncuları ve yapımcıyla yolların nasıl kesişti?

Kadir Has Üniversitesinde Film ve Drama bölümünde yüksek lisans yaparken, Serkan Çakarer bir dönem bize yapım dersine geldi. O zamanlar Bisqilet ve Musa isimli kısa filmlerimi yeni yapmıştım. Serkan kısa filmleri beğendi ve beraber ne yapabiliriz şeklinde konuşmaya başladık. Serkan’a bu filmin fikrini söyledim, onu da heyecanlandırdı ve beraber bu konuda bir film yapmaya karar verdik. Aslında senaryo üzerinde çalışırken Zakir için aklımda başka bir oyuncu vardı. Hatta o oyuncuyla yazma sürecinde birkaç kez görüşüp Zakir karakteri üzerine uzun konuşmalar yaptık. Daha sonra bazı nedenlerden dolayı o oyuncu olmadı. Sonra oyuncu aramaya başladığımızda senaryo yazarken hep aklımda başka bir yüz olduğu için bir türlü kimseyi Zakir olarak kafamda oturtamıyordum. Aynı karakter için düşünülmeyecek birbirinden ilgisiz çok sayıda oyuncu ile görüştük ve deneme çekimleri yaptık. Bir türlü bulamıyorduk. Sonra Berkay’dan audition istedik ve Berkay’ın oyunu hepimizi heyecanlandırdı. İpek Türktan Kaynak da yine audition yaparak bulduğumuz bir oyuncu oldu. Füsun Demirel de sevdiğim ve anne için aklımda olan bir oyuncuydu.

Senaryoyu filme çekme çaban çetrefilli mi geçti yoksa her şey rayında mı ilerlerdi?

Çok sıkıntılı, yıllara yayılan bir süreç oldu. Her filmde mi böyle yoksa ilk filmlerde mi böyle oluyor bilmiyorum. Bu filmi yapmaktan vazgeçtiğim zamanlar oldu. Yapamayacağız herhalde diye umutsuzluğa kapıldığımız da. Daha birkaç sayfalık bir hikaye olarak yazmışken Cannes Film Festivali’nin Cinefondation Residence bölümüne seçildim. Oraya seçilmek işimizi nispeten kolaylaştırdı. Hem çok hızlı bir şekilde yurt dışında ortak yapımcı bulduk hem de Kültür Bakanlığından destek aldık. Bakanlık ilk başta reddetmişti projeyi çünkü. Cannes Residence’a seçilince sektörden bazı yapımcılar ve yönetmenler bu proje Ankara’ya sunuma çağrılmalıydı diye tepki gösterdi. Bunun üstüne sunuma çağrıldık ve son dakikada büyük bir zorlukla destek çıktı. Diğer bir zorluğu da konu herkese ilginç geldiği için katıldığım bütün ortak yapım marketlerinde ve senaryo atölyelerinde herkes başka bir yere çekiyordu filmi. Kimi hikayeyi duyar duymaz hemen The Lives Of Others diyordu kimi de The Lunchbox. Ben de ister istemez bunlardan etkileniyordum ve dönünce bir süre bu etkilerden kurtulmak için çabalamam gerekiyordu.

serhat karaaslan ile ilgili görsel sonucu

Türkiye’de bağımsız bir film çekmenin zorluklarından bahseder misin biraz?

Sinema finansmana bağlı ve pahalı bir sanat. O yüzden bütün sinemacıların yaşadığı en büyük zorluk genelde finansal zorluklar oluyor. Bu sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Finansman arayışı çok uzun, yorucu ve bezdirici bir süreç. Türkiye’de ekstradan başka zorluklar da var. Bağımsız sinema için tek fon Kültür Bakanlığı fonu ve bu fonun da çok sıkıntılı olduğunu hepimiz biliyoruz. Kelebekler ve Kız Kardeşler gibi filmlerin destek alamaması akıl alır bir şey değil. Bu iki filmi reddeden kurullarda olan insanlar ne düşünüyor acaba? Her ne kadar kabul etmeseler de gizli bir muhalif sinemacıların kara listesi ve destek verilmeyecek konular listesi olduğu aşikâr. Mesela bu dönemde bir eşcinsel hikayesine destek vereceklerini hiç sanmıyorum. Bir tür sansür mekanizması gibi işliyor adeta. O yüzden kafamdaki bir fikre veya hikâyeye motive olup çalışmaya başlamakta zorlanıyorum. Çünkü finansman bulup bulamayacağıma, filmin yapılabileceğine inanmakta zorlanıyorum. Bu durum birçok sinemacı için geçerli. Çok küçük bütçeli filmler de yapmanın yolları vardır elbette ancak uzun vadede bunun pek sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum.

Türkiye’de bağımsız bir filmin dağıtımı ve salon bulma süreçleri zordur. Filmin dağıtım süreci nasıl yaşandı? Türkiye’de kaç salona ulaştınız?

Bağımsız filmler için dağıtım sorunu hep vardı ama durum gittikçe daha da kötüye gitmeye başladı son birkaç yılda. ‘‘Başka sinema’’ da olmasa bağımsız filmlerin seyirciyle buluşma şansı neredeyse yok. 33 kopyayla, kısıtlı koşullarda ancak belli başlı büyük şehirlerde vizyona girebildik. Vizyona giremediğimiz şehirlerden çok talep var. Filmin her yerde vizyona girmesini beklemek fazla iyimserlik olur ama Başka Sinema’nın yaptığı Başka Çarşamba programı çok iyi bir şey ve birçok şehirde bir seans dahi olsa gösterim şansı buluyoruz. Başka Sinema’nın Türkiye’de bağımsız filmler için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Filmi izlerken, olup bitenin gerçek mi yanılsama mı olduğunu düşünürken aklıma çok sevdiğim Blow-Up filmi geldi. Aynı zamanda fotoğrafa tutulma halinden gelişen Sevmek Zamanı’nı da hatırlattı. Filmin senaryosunu yazarken bu ve benzeri filmlerden etkilenme oldu mu? Referanslar nelerdir?

Her iki filmi de çok severim. Blow-Up ve başka birkaç filme gördüğümüz gerçek mi yoksa karakterin kafasında kurduğu bir yanılsamadan mı ibaret ve gerçeğin göreceliliği durumundan dolayı baktım. Aklıma gelen ilk fikir cezaevinde mektup okuyan bir memurun hikayesini anlatmaktı ve peşinden gelen ikinci fikir de bir mektuptan çıkan bir hikaye ya da fotoğraf yüzünden o memurun düzeninin bozulması ve artık hayatına eskisi gibi devam edememesi fikri oldu. İçin içinde surete tutulma da olunca ilk baktığım filmlerden biri Sevmek Zamanı oldu ama ben çok daha farklı bir şey yapmak istiyordum. Karakter çok daha farklıydı. Filmin meselesi de öyle. Etkilendiğim ve farklı nedenlerle baktığım çok film ve kitap oldu. Onların ismini zikredip altında ezilmek istemiyorum. Etkilendiğim ve farkında olmadığım birçok eserin de izleri muhtemelen filmde vardır. Farhadi’nin filmlerine çok baktım. Özellikle oyuncu seçimlerinde Farhadi’nin bizi hep ters köşeye yatıran kastları çok iyi fikir verdi bana.

Peki filminle seyirciyi yakaladığını düşünüyor musun? Seyircilerin dönüşleri nasıldı? Biraz da bunlardan bahsedelim.

Seyircinin sevdiği, kolay ilişki kurduğu bir film oldu bence. Bu beklemediğimiz bir şeydi. Hem Türkiye’de hem de yurt dışındaki gösterimlerde seyirci ilgisi oldukça iyiydi. Seyircinin üzerine konuşmak istediği, soru sorduğu ve tartıştığı bir film oldu, o yüzden soru cevaplar çok iyi geçti. Birçok gösterimde farklı meseleler üzerinden konuşuldu film. Hikayede bıraktığımız boşluklar ve biraz kapalı bir anlatımı olmasından dolayı hikayeyi anlamak, boşlukları doldurmak üzerine sorular geleceğini sanıyordum. Hiç öyle olmadı. Filmin kurcaladığı meseleler daha çok konuşuluyor bu da benim için çok daha değerli bir durum. Filmle ilgili hiçbir tanıtım ve reklam yapılmamasına rağmen sosyal medyada da çok konuşuldu. Bunun sayesinde biraz duyuldu film.

Görülmüştür senin ilk uzun metrajın. Üzerinde çalıştığın başka bir senaryo var mı? Bu inceden gelişen politik temayı bundan sonraki filmlerine de taşımak istiyor musun?

Aklımda yazmak istediğim bir iki fikir var. Önümüzdeki yıl birini yazmayı düşünüyorum. Aslında direkt politik temalar ve politik karakterler üzerinden ilerleyen hikayeler ilgimi çekmiyor. Didaktik olma ve propaganda filmine dönüşme riski olduğu için sanırım.

Türkiye’de sinema yapan bir yönetmen olarak sinemanın sansüre uğraması hakkındaki düşüncelerin nelerdir? Bizler salt özgür sinemaya ne zaman ulaşabiliriz sence?

Salt özgür sinemayı geç, film çektiği için hapis cezası alan yönetmenler var. Şu anda Türkiye’de ifade özgürlüğü yok. Salt özgür sinemadan önce hal etmemiz gereken daha büyük dertlerimiz var. Sadece sinemada ya da sanatın diğer dallarında değil Türkiye’de sansür hayatın her alanında var. Oto sansür de öyle. Tweet atamamak da bir sansür ve oto sansürdür. Tweet atmaktan, başkalarının attığı tweetleri retweet etmekten korkar bir hale geldik.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp ile bir söyleşi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Röportaj: Sayım Çınar

Arzu Çevikalp özel bir isim. Sinema yazılarıyla, kitap dünyasını yakından takip eden notlarıyla önemli bir eleştirmen. Sayım Çınar, ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp ile buluştu. Sinemadan edebiyata, günümüz yayıncılığından dijital platformlara kadar zengin bir söyleşi gerçekleştirdi.

Okuyorum, İzliyorum, Yazıyorum!

Zamanın şiddetine ve gücüne kim dayanabilir ki Arzu? Sinema tutkuna rahmetli değerli Ertem Eğilmez’in etkisi olduğunu düşünüyorum her şeyde. Ertem Eğilmez denildiğinde ne hissediyorsun? Ertem Eğilmez için Bay mükemmel diyebiliriz değil mi?

Elbette etkisi olmuştur… Neticede filmleriyle büyüdük ve onları defalarca izledik, hem de hiç bıkmadan. Hayatımıza renk ve bütünlük kattılar. Şu şüphe götürmez bir gerçek ki, Ertem Eğilmez hem Yeşilçam’ın mihenk taşı hem de en sevilen yönetmenlerinden biri… Halktan oluşu da önemli bir yer tutuyor. Adı her zikredildiği zaman, mutlu oluyor ve gurur duyuyorum. Başarılı olan herkesin önünde saygıyla eğilmek, değerini her ahvalde korumak benim başlıca görevlerim arasında… Bana göre; “mükemmel insan” diye bir kavram yoktur, dünya bile mükemmel değildir. Fakat Ertem Eğilmez’in öngörüsü mükemmel diyebiliriz.

Mükemmeli aramak, mükemmel olmak ve o uğurda savaş vermek mümkün ama saplantılı duygulara girilmediğinde… Büyük resme baktığımızda ortaya takdire şayan bir iş çıkmışsa, işte o zaman başarıdan söz edebiliriz. Ertem Eğilmez vizyonu ve mizanseni güçlü bir yönetmendir. Demem o ki, toplumun saygı duyduğu ve benimsediği Eğilmez oldukça zeki ve ileri görüşlüdür. Filmlerinin hala tekrar ve tekrar büyük bir hazla izleniyor oluşu, kendisinin nasıl bir yönetmen olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Senin sinema yazarlığı dışında bir de çevirmenlik yaptığını biliyorum… Son dönem neler yapıyorsun?

Evet 2009 yılından beri yeminli tercümanım, çünkü dilleri çok seviyorum. İspanyolca, İtalyanca, Portekizce ve İngilizce dillerinde çalışıyorum. Arada da Fransızca öğreniyorum. Ayrıca çeviri yaparak bildiğim dilleri canlı tutuyorum. Çevirirken o kadar çok şey öğreniyorum ki!  Şu ana kadar birçok konuda çeviri yaptım. Çocuk kitapları çevirdim, ama daha çok noter evrakları ile uğraşıyorum. Çeviri olayım ise şu şekilde başladı: Üniversitede Kitle İletişim dersindeki hocamız Yasemin İnceoğlu bize çeviri yaptırıyordu, herhalde merakım böyle gelişti ve bu şekilde ilgim ortaya çıktı. Benim zamanında çeviri üzerine yazdığım bir slogan var, onu burada paylaşmak istiyorum. “Çevirin ki sanatınızı ortaya koyun. Çevirin ki size ait bir eser olsun. Çevirin ki isminiz duyulsun. Kısacası çevirin ki farkınız olsun!”

Bazı yerli ve yabancı firmalarla çalışıyorum. Yabancı dilde yaptığım sinema röportajlarını da kendim çevirip, yayına çıkmasını sağlıyorum. Kısacası, çeviri her anlamda işime yarıyor ve hayatımın büyük bir parçasını oluşturuyor.

Arzu Film de hayatının bir parçası olsa gerek, Yeşilçam sineması sana ne ifade ediyor? Seni kalbinden vuran Yeşilçam filmleri mutlaka vardır gibime geliyor…

Arzu Film çok köklü ve eski bir şirket, bunu hepimiz iyi biliyoruz. Arzu Film Yeşilçam’ın doğuşundaki bir güneş aslında… Arzu Film ekolünü de unutmamak gerek. Yeşilçam filmleri ile büyüdük onları hayatımızın merkezine koyduk, onlar bizim kadim dostumuz oldular. Hep bizimle beraberdiler, birlikte büyüdük. Yeşilçam masumiyet ve samimiyet dönemiydi, sıcaklık ve birbirine kenetlenme vardı. Kol kanat gererek birlik ve beraberlik adına güzel işler ortaya konuldu. Eski Yeşilçam filmleri bize yapıcı mesajlar vererek, duygularımızı harekete geçiriyordu ve kendimizi iyi hissediyorduk. Yeşilçam sineması seyirci odaklıydı. Modası hiçbir zaman geçmeyecek, çünkü içinde sevgi, dostluk, aile ve tinsellik var. Sevdiğim Yeşilçam filmlerini şu şekilde sıralayabilirim: Gülen Adam, Katma değer Şaban, Korkusuz Korkak, Kara Gözlüm, Avanak Apdi, Arabesk, Süt Kardeşler, Bizim Aile, Hababam Sınıfı, Neşeli Günler, Aile Şerefi, Banker Bilo, Kezban Paris’te, Sultan, Senede Bir Gün ve daha niceleri…

Ülkemizdeki festivalleri yakından takip ettiğini biliyorum. Bu yıl İstanbul festivalinde birçok film izledin. Seni kalbinden vuran filmlerden bahsetmeye ne dersin?

Festivalleri yakından takip ettiğim doğrudur. Her zaman sanat adına savaştım. Sanatı savunup, yanıma aldım. Sanat benim arkadaşım, festivaller ise her şeyim. Festivaller sanatı ayakta tutan temellerden biri, zira festivaller aracılığıyla sosyallik yaşıyorum, yeni insanlarla tanışıyor ve onlarla fikir teatisi yapıyorum, bu da beni geliştiriyor. Bu yıl yine festivalde güzel insanlarla tanıştım, onlarla bütünleştim. Bu festivalin en güzel tarafı sinema yazarı Fırat Yücel’in annesi kültür dehası Şükran Yücel ile film izlemek oldu. Kendisi bana yine harika bir roman önerisinde bulundu. Bir de festivaller ortak buluşma noktamız, uzun süre görmediğimiz dostlarımızı festivalde görüyoruz ve sohbet ediyoruz. Bundan büyük mutluluk yok bence… Festivalin en sevdiğim filmi insan hakları bölümünde yarışan “Diciembres” oldu. Film zaten ödül aldı. Yönetmen ile bir röportaj yaptım, kısa bir süre sonra yayında olacak. Diğer filmler ise şöyle; Bay Jones, Oyunbozan, Lanetli Kumaş, Yüzleşme, Beyaz Karga, Sadık Bir Adam, Yabancıların Nezaketi, Kırmızı, Edmond, Gözbebeğim, Rüzgâr, Destroyer, Damien Dünyayı Değiştirmek İstiyor, Doktorlar…

Hababam Sınıfı’nın hayattaki oyuncularının en büyük destekçilerinden biri olduğun söyleniyor. Bu oyuncularla nasıl projeler yapıyorsun?

Güzel işler yapıyorlar, bitmek ve tükenmek bilmeyen enerjileri var. O yüzden takdir ediyorum. Buradan Hababam Sınıfı etkinliklerinin birinde tanıştığım resim öğretmeni Fatoş Yılmaz’a teşekkürlerimi iletiyorum.

Hayatın sinema olsa gerek. Sinemada en çok hangi edebiyat uyarlamalarını değerli buluyorsun?

Hayatım sinemaya bağlı ama yabancı dizilerle de yakından ilgiliyim ve çok fazla izliyorum. Netflix geldiğinden beri dizilerin elimin altında oluşu, bana kolaylık sağladı. Değerli bulduğum edebiyat uyarlamaları: “Murder on The Orient Express (1974)”, “1984”, “Shutter İsland”, “The Silence Of The Lambs”, “Carrie”, “One Flew Over The Cuckoo’s Nest”, “The Godfather”, “The Shawshank Redemption”, “Blade Runner (1982)”,  “Trainspotting (1996)”, “The Prestige (2006)”, “12 Years a Slave”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Green Mile”, “The Bookshop” ve daha bir çok uyarlama… İlk aklıma gelenler…

Sinemayı sevmek ve aşkla bağlı olmak lazım, aksi takdirde bir yere varılmaz

Türkiye gerçeği üzerinden çok az film çekiliyor. Medyada sürekli bir değişim var örneğin, Sinema eleştirmenliği tam olarak bir meslek olmayı başardı mı?

Ekonomik anlamda zor günler geçiriyoruz ve medyanın durumu da kritik. Gazeteler kapanıyor ve güçlü medya kuruluşları direnişi kaybediyor. Üzücü gerçekten de…

Sinema eleştirmenliği hiçbir zaman bir meslek olmayı başaramadı, ama Atilla Dorsay büyük bir çığır açtı. O dönemde ve sonrasında çok değerli sinema yazarları yetişti. Alin Taşçıyan, Mehmet Açar, Burak Göral ve daha niceleri… SIYAD kuruldu ve sinema üzerine güzel adımlar atıldı. Gazetelerde sinema köşeleri vardı ve o köşelerde değerli sinema yazarları yazıyordu ve popüler olanlar telif alıyordu. Şunun altını çizmek isterim ki, telif mevzusu ise başlı başına bir sorun. Sinema eleştirmenliği profesyonel olarak görülmüyor, bir hobi aracı olarak görülüyor ne yazık ki… Gönüllü yazarlık kavramı türedi, yazarlar var olmak için gönüllü yazıyorlar. Sinemaya ve eleştirmenliğe gereken önem hiçbir zaman verilmedi, bir eğlence olarak görüldü sinema, fakat sinema hayatımızın izdüşümü ve bizi bize anlatıyor. Büyük bir örgütlenme sorunu var ve bu çözülmedikçe de durum değişmeyecek. Sinema eleştirmenliğinden para kazanılmadığı için yazarlar hep başka işler yapıyorlar, başka işler yaparken de bütçelerini sinemaya yatırıyorlar. Neticede sinema sevmeden yapılacak bir iş değil. Sevmek ve aşkla bağlı olmak lazım, aksi takdirde bir yere varılmaz.

Türkiye’de tarafsız, objektif bir eleştirmen olmak son derece zor. Her tarafta bir gruplaşma hali var. Sektörde çok benzerin yok bence.

Öncelikle değerli görüşün için teşekkür ederim. Sana bu konuda katılıyorum. Aslında kimsenin benzeri yok, herkes özel. Tarafsız olmak oldukça zor, ama mümkün… Ben her zaman objektif olmaya çalıştım ve gerçekten zorlanıyorum, bazen kendimi tutamadığım zamanlar oluyor, fakat kendimi bastırıyorum. Yapmak zorundayım. Her zaman bağımsız oldum, taraf tutsam bile, dışarıya, yani okuyucuya yansıtmam. Önemli olan okuyucuyu kendine bağlamaktır, eğer okuyucu senden bir şeyler öğrenip onu özümserse, ok hedefe ulaşmış demektir.

Aslında her şeye tarafsız olarak bakarsak ve olduğu gibi yorumlarsak gruplaşma riskini ortadan kaldırırız, önemli olan okuyucuya ne yansıttığımızdır. Taraflı olmak yazının çok okunmasını sağlamaz, hatta zaman zaman okuyucuyu soğuttuğunu da söyleyebiliriz. Bence, içeriğin özü her şeye bedeldir.

Bazen aradan sürprizler çıkabilir, hiç ummadığın bir film seni şaşırtabilir

Filmleri küçümsemek de moda oldu son dönemde. www.arzucevikalp.net adında bir siten var. Daha farklı bir sinema okuması yapıyorsun, biraz bahseder misin sitenden?

Aslında her yazarın kendine özel sitesi olmalı, çünkü site yazarın kimliği gibi. Site yazar hakkında bize detaylı bilgiler veriyor ve kişisel sitede her zaman daha özgür olunuyor. Karışan ve müdahale eden yok. Patron yazar oluyor. Hangi yazının yayınlanıp yayınlanmayacağına yazar karar veriyor. Kişisel site yazarın kendini ifade ettiği bir alan aslında. Yazar hür iradesiyle ve dilediğince duygularını ortaya döküyor. Bu büyük bir mutluluk… Sitemde sinemadan ziyade başka konular da var, çünkü her konuda yazmayı seviyorum. Sinema her zaman benim için en önde yer alsa da çok yönlü düşünüp yazmak beni motive ediyor. Gelelim filmleri küçümseme mevzusuna… Her filmin kendine göre anlamı ve yeri var. Sevip sevmemek tercih meselesi, fakat yapılan işe önce saygı duymak lazım, neticede emek veriliyor. Tabi bir de önyargılı yaklaşıp, tekdüze olmamak gerek. Bazen aradan sürprizler çıkabilir, hiç ummadığın bir film seni şaşırtabilir.

Dijital medyada sinemayı nasıl değerlendiriyorsun? Burada yapılan tanıtımların içeriğini nasıl buluyorsun?

Netflix ve Blu Tv’nin varlığını göstermesi hem olumlu hem olumsuz etki yarattı. Yapımcılar ve yönetmenler artık filmlerini Netflix için üretip satış gerçekleştiriyorlar, bu da sinemada kaos yaratabilir. Bu olumsuz tarafı, olumlu tarafı ise arşiv gibi hepsi yanımızda. Tek bir tıkla izleyip durdurabiliyoruz. Bazı içerikler oldukça iyi bazı içerikler de bir o kadar vasat. Arasını bulmak biraz zor. Netflix içeriklerinde sınırlama ve kısıtlama yok, istedikleri gibi çekip yayına veriyorlar. Yani Tv’deki ve sinemadaki gibi bir kaygı yok, çünkü sinemadaki filmler sansüre takılıyor. Bazı sahneler montajlandıktan sonra izliyoruz. Netflix’de konuların ucu açık…

Bence Netflix’de izleyemediğimiz filmler yayında olmalı. Mesela filmler sinemada gösterildikten birkaç ay sonra Netflix’de izleyebiliriz. Ülke sineması için çok iyi bir avantaj. Netflix için özel üretilen filmlere ne yazık ki karşıyım ama diziler için bulunmaz bir nimet. Ne kadar çok dizi olursa o kadar ilgi çeker. Her film ülkemizde gösterime girmiyor, gösterime girmeyen filmleri Netflix aracılığıyla izlemek gerçekten de çok mantıklı.

Kitap eleştirileri de yapıyorsun, Türkiye’deki yayıncılığı nasıl yorumluyorsun?

Evet… Adil bulmuyorum aslında. Kitap okumayı çok severim. Bol bol okur ve araştırma yaparım. Türkiye’de kitap okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Ne yazık ki Türkiye’deki kitaplar kapitalizmden besleniyor ve sadece satış odaklı. Bazı kitapların içleri o kadar boş ki, insanın okuyası dahi gelmiyor. Tabi ki çok iyi yazarlar ve romanlar var ama önemli olan onları ücra köşelerden bulup çıkartmak. Popülizm kavramının yükselişte olduğu Türkiye’de yayıncılık gerçekten zor günler yaşıyor, çünkü bilgi ve kültür satmıyor. İnsanlar kafalarını dağıtacakları basit düzeyli kitaplar tercih ediyorlar, maksat zaman geçirmek. Öğrenmek her zaman ikinci planda kalıyor. Bende ise durum tam tersi ben bilgiye açım. Nereden ne öğrenebilirim diye uğraşıyorum. Bazen hediye kitaplar alıyorum. Zamanında Habertürk’e şahsım adına gelen kitapları severek okudum. Yollayanlara buradan teşekkür ediyorum. Eskiden basılan kitaplar, romanlar, sözlükler daha kaliteli ve özgündü, ama bunu günümüz için söylemek neredeyse imkânsız zira, günümüzdeki birçok yayın oldukça yüzeysel…

Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Dijital dönüşüm yaşamanın da yayıncılık üzerinde olumsuz bir etkisi var, insanlar artık kitapları tabletlerinden ve e-kitaplarından okuyorlar. Kabul ediyorum dijital pazarlama kolaylık sağlıyor, ama kitap sayfalarına dokunamamak ve o sayfaları hissedememek iç burkucu. O sayfalardaki koku hiçbir yerde yok. Bilgi iyice cebe girdi. O denli teknoloji hayatımıza egemen oldu.

Fotoğraf: Mehmet Erduğan

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending