Connect with us

Genel

Sınırda Kaçış Hikayesi: Siyah Karga (2016)

Yayın tarihi:

-

Belgesel ve kurmaca alanında gidip gelen yapısıyla 35. İstanbul Film Festivalinde seyircisi ile buluşan Siyah Karga sinemalarda vizyona girerken; film, İran İslam Devrimi ile kendi ülkesinden kaçıp yabancı ülkelere sığınan bir oyuncunun yeniden ülkesine dönüşünü konu ediniyor. Tabii bu dönüş bildiğimiz, sıradan dönüşlerden değil. Türkiye’nin doğusundaki en uç sınır bölgesinden İran topraklarına uzanan öykü, Avrupa’nın göbeği Fransa’dan başlayıp sınırda süren kovalamacalara kadar uzanmış. M.Tayfur Aydın’ın yönetmen koltuğuna oturduğu filmin çarpıcı genç oyuncu kadrosu, ülke sinemasının geleceği için umut vaat ediyor. 53. Antalya Film Festivalinden ve Boğaziçi Film Festivalinden “En İyi Görüntü Yönetmeni” ödülüyle ayrılan Siyah Karga, ilk kez TRT TV Filmleri projesi kapsamında beyazperdeyle buluştu. Şebnem Hassanisougi, Aziz Çapkurt, Aydın Orak ve Murat Toprak filmdeki başrolleri paylaşan oyuncular.

Siyah Karga efsanesi ile etkili giriş yapıp, filmin sonunda yine ilk sahneye göndermeler yapan konu, Kürt coğrafyasının etkin halk kültürü yapısını seyirciye gösterip, doğu ile batı arasında sıkışan kültürlerin hikayelerini gözler önüne seriyor. Sara’nın İran yönetimi ile yaşadığı sorunlar yüzünden ülkesini terk edişi, akabinde babasına ulaşmak için erkeklerle dolu bir coğrafyada zorlu şartlar altında seyahat edişi karşımızda iken, aslında Türkiye’de katırlar üzerinde sınırda hayatına devam etmek zorunda kalan insanların dramı beyazperdeye yansıyor. Kaçakçılıkla hayatlarını devam ettiren insanlar, coğrafyanın kaderinden kaynaklı, hiç de istemedikleri kötü olayları yaşayıp, aç kalmamak adına güvenlik görevlilerinden kaçışı inanılmaz atmosferi içimize işliyor. Ülkenin zorlu kış şartlarını ya da dağlık arazi yapısını bilenler tahmin edecekler, insanlar hayatta kalabilmek için kaçakçıkla yaşamlarını devam ettirmek zorunda. Zaten bu gerçekle filmde defalarca kez karşılaştık.

siyah-karga

Sara’nın babasının köyüne ulaşmak için yasak yollarla girişi etkili gerçeklilikle anlatılmış. Katırcılarla, İran yönetiminin dışladığı oyuncu kadın ile kaçakçıların kaderini aynı potada eriten filmde güncellik ön planda iken, bazı sahnelerde yaşanılan tekrarlar belgesel yapının ana unsur olmasına neden olmuş. Yönetmen Aydın, nedensellik içinde karakterlerin niçinlerini sorgulayıp hayatlarına ışık tutuyor. Sonuçta ulaşılan noktada hepimiz kendi kaderinin çizgisini kabullenen bireyler oluyoruz. Anlatıcı unsurunun kullanımı ile konudaki gerçekliliğin içine halk kültüründen gelen ögeleri ekleyen yönetmenin çabası her alanda takdire değer. Çekimlerdeki görüntü yapısını zorlu şartlarda gerçekleştiren film ekibi bu durumdan harikulade başarıyla çıkmış. Özellikle oyuncuların keskin bakışları içinde, Kürtçe, Türkçe diyaloglarda karakterlerin amaca ulaşma gayretini takip ediyoruz.

Sara rolünde karşımıza çıkan Şebnem Hassanisoughi ile kaçakçı rolünde izlediğimiz Aydın Orak filmdeki etkin oyuncular konumunda. Doğu-batı arasında sıkışıp keskin yol hikayesi ile bizleri sıradışı bir coğrafyanın çarpık kanunlarına sürükleyen iki karakter, diğer rollerdeki ana unsurlarla filmdeki nirengi nokta olmuş. Orak, Kürtçe konuşarak bölgenin özünü anlamamızı kolaylaştırıp kendisini belli bir amaca adayan bireylerin dilini sunuyor. İki ülke askerlerinden kaçıp, babasının izinde oradan oraya savrulan Sara’nın her kaçış noktasını eksiksiz hissediyorsak bunda Hassanisoughi ayrıcalığının payı çok büyük!

Siyah Karga’da görüntü kalitesindeki mükemmellik filmin en güzel bölümü. Kargaların sesinde ve de izinde sürüklenen hikaye, mistik alıntıların kullanımı ile epeyce ön planda. Film ile ilgili spoiler veriyorum, bu konuya dikkat ederek okursanız sevinirim. Babasının mezarına ulaşan Sara ve yanındaki iki adam duygunun en son patladığı noktada çaresizliğin fotoğrafını çekmişler adeta. Yönetmenin belgesel-kurmaca alanında yarattığı eşsiz deneyim şimdiye dek gördüğünüz doğu hikayelerinden çok farklı. Dönemsel biçemi düşündüğümüzde Siyah Karga’nın kısmen politik göndermelerle iyi bir proje olduğunu söyleyebilirim.

Okumaya Devam Edin

Genel

Keşkeden Hemen Önce (2021) – Bir Erkeğin Psikopatolojik Ruh Hali

Yayın tarihi:

-

Yazar:

2021 Uluslararası Malatya Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerinde izlediğimiz ‘Keşkeden Hemen Önce’ toplumun psikodinamik panoramasının fotoğrafını çekerken, yarattığı algıyla bambaşka bir sinema doğasının yeniden canlanmasını sunuyor bizlere. Yunus Tüzen’in ilk uzun metraj filminde başrolleri Ömür Akkan, Berkan Şal ve Abdullah Şahin paylaşırken; ülke gerçeklerinden kopmadan, günlük hayatta sürekli karşılaşabileceğimiz bir insanın çarpıcı psikolojik hikayesi anlatılıyor. Ve bu hikayenin içinde bambaşka öyküler karşımıza dikiliyor!

Yunus Tüzen ismini ilk kez duyduğum için yönetmenin bundan önceki çalışmalarıyla ilgili fikrim yok. Keşkeden Hemen Önce, senaryosunun yazımından filmdeki karakterlerin analizlerine kadar insanı cezbeden bir çalışma olmuş. Teatral kökenden gelen oyuncuların kamera karşısına geçmesine bağlı olarak, rol analizinin zirve yaptığına şahit olmak mutluluk verici. Filmin yapımcısı olan Metin Karaman ismi bizlere yabancı değil. Yine kendisi teatral kökenden gelerek böylesi bir konuya eğilmesi ortaya çıkan işin kalitesini arttırmış.

Keşkeden Hemen Önce, Samsun’da seyyar arabasıyla pilavcılık yapan Uğur’un hikayesini beyazperdeye taşımış. Karısı ve kızıyla yaşadığı depresif sorunlar, babasıyla oluşan duygusal travmalar konunun özünü oluşturmuş. Uğur’ un tek başına sürdürdüğü hayat mücadelesinde taksici arkadaşı Erdoğan’ ın her ne olursa olsun Uğur’ un yanında yer alması, eski karısının Uğur’ un biriktirdiği elli bin liranın peşine düşmesi, hasta babanın bir gün ansızın Uğur’ un evinde kalması olayları bambaşka boyutlara sürükler. Uğur için hayat basit bir denklem üzerine kurulmuştur: Sevgi!

Bu anlattığım hikaye size filmle ilgili spoiler gibi gelebilir, ama aslında hiç öyle değil. Filmi izlerken bu hikayelerin ardında gelişen olaylar sizleri konunun içine çekiyor. Yunus Tüzen’in filminde ana hatlarıyla dikkatimi çeken harika unsurları var. Birincisi Uğur karakterinin abartısız oyunculuğu; ikincisi günlük olayların akışında hiçbir sapmanın olmaması; üçüncüsü konudaki doğal akışın sürekli bizi olaylara bağlı tutuşu. Bu dikkat çekici ayrıntıların ışığında Samsun’ un ara ara doğal görüntülerini izlerken, konunun karadenizin asi doğasıyla birleşmiş yapısına dalıp gidiyoruz.

Filmin sekansları, birbirine psikolojik olarak bağlanan bölümlerin uzantısı olmuş. Aslında iki ayrı konu var ortada. Birinci konuda Uğur’ un kendi özel hayatı, ikincisinde Uğur ve babası Bilal’ in iç hesaplaşmaları. İki konunun harmanı ise Uğur karakterinin yaşamının doğal akışı olarak ortaya çıkıyor. Bu akış sürprizlerle dolu. Yönetmenin son sahne haricinde bizleri sürprizlerin içinde tutuyor oluşu son derece yerinde bir tercih.

Uğur rolünde Ömür Akkan’ ın ortaya koyduğu performans büyüleyici bir etkiye sahip. İnsan onunla beraber perdedeki karakterin tüm duygusal açmazlarını birebir yaşıyor. Oyuncu rolünün hakkını sonuna kadar vermiş. Erdoğan’da Berkan Şal’ ı Behzat Ç.’den hatırlıyoruz. Erdoğan’ ın doğal taksici kimliği, arkadaşını destekleyen duruşu, konudaki gelgitlerin doğumu Berkan Şal sayesinde olgunlaşıyor. Ve Abdullah Şahin’ in Bilal’de yarattığı mucizevi dönüşüm ayakta alkışlanacak bir performans! Tiyatro sahnelerinden de çok iyi bildiğim Abdullah Şahin filmin ikinci bölümünde konunun bel kemiği olmuş.

Keşkeden Hemen Önce festival gösterimlerine devam ediyor. Konunun yarattığı dinamizm, karakter oyuncu kadrosunun şekillendirdiği alt yapı filmi zirveye çıkaran en önemli etki. Yunus Tüzen isminin bu filmle beraber parladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending