Connect with us

Avrupa Sineması

Slumdog Millionaire (2008) Milyoner

Yayın tarihi:

-

İlk büyük çıkışını Trainspotting ile yapan, bu filmin başarısının üstüne The Beach ile endüstriye biraz gülümsedikten sonra felaket filmi 28 Days Later… ile türe yeni bir soluk kazandıran Danny Boyle’un benim için ustalık eseri diyebileceğim Slumdog Millionaire, 2008 yapımları arasında kendini en çok gösteren filmdi hiç şüphesiz. Hollywood sinemasının o sene çıkardığı en büyük iki yapımın Nolan filmi The Dark Knight ve David Fincher imzalı The Curious Case of Benjamin Button olduğunu düşünürsek, İngiliz sinemasının tek film ile Hollywood merkezli zirveye oturduğunun kanıtıydı Slumdog Millionaire.

Hindistan’da din uğruna öldürülen binlerce insandan biri anneleri olan Jamal (Dev Patel) ve Salim’in (Madhur Mittal) daha sonra akranları olan Latika (Freida Pinto) ile karşılaşmaları ve küçücük birer çocuk olmalarından yetişkinliklerine doğru uzanan hikayeyi izliyoruz Slumdog Millionaire’de. Film, Jamal’ın “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasına katılması üzerinden ilerliyor. Tam bir kurgu harikası ile zaman çizgisinde geçmişle geleceği ustalıkla birleştiren filmde geçmişten ve gelecekten seyirciye yansıtılması gereken her ayrıntı tam vaktinde perdeye yansıyor. İnsanların inançlarının yol açtığı yıkım ve boşluğun, umutsuzluk ve tesadüflerin dokundurmalarıyla ilerleyen Slumdog Millionaire, her bir öğesiyle övgüyü hak edebilecek bir yapım. 

Film, anlattığı tesadüfler eseri başarı ve masum aşk öyküsünün yanında Hindistan gerçeğini gözler önüne sermesiyle önemli bir pozisyonda bulunuyor. Fakirliğin hüküm sürdüğü ülkeyi, daha önce o diyarlar hakkında hiçbir fikri olmayan kişilere bir nevi tanıtan Slumdog Millionaire bu yönüyle üçüncü dünya ülkeleri düzenleri, üstün güçlerin bu memleketler üzerindeki politikaları gibi konuları çok da öne çıkarmadan anlatmayı başarıyor. Daha filmin başında gördüğümüz ve katliam diye nitelendirebileceğimiz olaydan yarışma programı sunucusu ve yapımcılarının tavırlarına kadar pek çok sahne altta kalmış ve ezilmişlerin yaşadıklarına ve onlara yaşatılanlara birer örnek teşkil ediyor. Latika’nın daha sonraları adeta köle konumuna geçtiği, zengin insanların eline düştüğü bölümler ve Jamal’ın da bu sahnelere dahil oluş biçimi de yine fakir-zengin çatışması, sonradan görmelik ve üçüncü dünya ülkeleri dahilindeki sınıf farklılıklarını gözler önüne seriyor. Slumdog Millionare, bu fakir Hindistan ile “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasının Hint versiyonu ile orta noktada bir köprü kurmaya çalışıyor. Bombay’ın kenar mahallelerinden gelen bir yetimin bellek gücünün getirisi ile nelere ulaşabileceğini anlatıyor. 

Film göz kamaştırıcı bir görüntü yönetimi, nefes kesen bir kurgu ve izleyiciyi harekete geçiren müzikler kullanıyor. Bir yandan sevimli bir romantizm öyküsü izletirken, diğer yandan çarpıcı bir hayatta kalma savaşı anlatıyor. Neredeyse deneyimsiz oyuncuların sergilediği harikulade performanslarla süsleniyor. Çocuk oyuncuların filmin önemli bir kesimini kapladığı da göz önünde bulundurulunca Danny Boyle’un önünde böylesi zorlu bir ekibi kontrol ettiği için şapka çıkarmak gerekiyor. Boyle ile birlikte çalışmaya devam eden ve son yılların en iyi uyarlama senaryolarından birine imza atan Simon Beaufoy’un başarısını takdir etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Filme dair en çok akılda kalıcı şeyin müzikleri olduğu da su götürmez bir gerçek. Tüm dünyada yüz milyonlarca albüm satmış A.R. Rahman’ın elinden çıkan film müzikleri tabiri caizse efsaneleşmiş durumda. Televizyonlarda sık sık izlediğimiz, eski zamanların Hint filmi müzikleri ile modern zamanların ezgilerini birleştiren usta yapımcı bu başarıları ile 2 Oscar ödülünü de kucaklamıştı. 

En iyi film ve en iyi yönetmen dahil 8 Oscar, 7 BAFTA ve 4 Altın Küre ödülü kazanan Slumdog Millionaire, uzun yıllardır bir sezon dahilinde ipi tek başına eline almış nadir filmlerden. Kazandığı sayısız ödül, her kesimden insanın ve her kültürden sinema seyircisinin böylesi bir başyapıtı ne kadar beğendiğinin kanıtı.  Amerikan Akademisi’nin ise son yıllarda yaptığı en doğru seçim olduğuna hiç şüphe yok.

Okumaya Devam Edin

Avrupa Sineması

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi: Sonlarca Kez Bakmak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Cannes Film Festivali’nden “en iyi senaryo” ödülüyle dönen Portrait de la jeune fille en feu, seyirci nezdinde Filmekimi programının en merakla beklenen yapımlarından oldu.

Eril hakimiyetin ağırlığındaki son dönem sinemasında böylesine “kadın” odaklı ve kadın elinden çıkmış işlere tanıklık etmek büyük bir keyif. Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi  Céline Sciamma, hikaye genişledikçe bir mit ile arka plan oluşturduğu şahane bir resim hayal etmiş. Ressam Marianne(Noémie Merlant) gibi bizi olduğumuz yerde tutmak gayesiyle eserini zaman zaman bulanıklaştırmış ve seyirciyi noktaları, bakışları ve sözleri birleştirerek neticeye hazırlamaya itmiş. Sahneler ilerledikçe gerçekten iyi bir hikayeyi izlediğimizi hissediyoruz fakat başyapıt gibi uzun boylu laflar etmekten imtina etmek lazım.

Ä°lgili resim

Senaryo başarısıyla ödül almış bir yapımı, hikayesi özelinde irdelemek yanlış olmaz. Senaryo yazımı için tavsiye veren pek çok kitapta kerteriz alındığı üzere, çıkış noktasına indirgeyerek filmi özetlemek gerekir. 18.yy sonlarında bir ressam(Marianne), genç bir kadının evliliğiyle nihayetlenecek portresini yapması için işe alınır. Genç kadın Héloise(Adéle Haenel), daha önce işe alınan ressama poz vermeyi reddetmiştir. Hiç tanımadığı bir adamla evlenmek istememesi hasebiyle bu durumdan kaçınan genç bir kadın ve resimlerini babasının adıyla imzalamak zorunda hisseden ressam Marianne… Kontesin(Valeria Golino) ricası üzerine Héloise ile yürüyüşler yaparak onu gözlemlemeye çalışan Marianne, bu yolla onun portresini yapmaya çalışır. İlerleyen sekanslarla beraber gizemli bir hal alan, ayrıldığı tarikatın kıyafetleriyle gezen Héloise’in varlığı özgürlüğe kavuştuğu ilk anda seyirciye de belirginleşiyor. Bu noktada filmin yapıtaşlarından birini çok çabuk kaybediyoruz. Poz vermekten kaçınan ve haliyle yarım bırakılmış tablodaki yüzü seyircide merak unsurunu tetikleyen genç kızın sureti, kameraya çok çabuk sunuyor kendini. Başyapıt nişanından burada uzaklaşmaya başlıyoruz. Bununla beraber, yaşadıkları dönemin olağan hayatını ve değer yargılarını ifadesel ve sözsel olarak ima etse de dönem ruhuna hakim olmamıza dayanak sağlayacak keskin çizgiler aktarmada eksik kalıyor. Dönemin imajına sırtını dayayan filmlerde rast geldiğimiz en sağlam sütunlardan biri olan müzik arka planı son derece silik ve eksik kalmaktan kurtulamıyor. Filme dair zihnimizde yer edecek en heybetli sahneler müzik arka planıyla sunulurken genele bakıldığında 18.yy sonlarında canlanan bir hikayede melodilerin yoksunluğu ve hatta kısırlığı duygularımızı ön plana koymamıza mani oluyor. Tüm bu olumsuzluklar filmi parçalara ayırmak zorunda bırakıyor. Başlangıçta yakalanan ivme, orta sekanslara doğru düşmekle beraber müzikle iç içe olduğumuz ve “alev aldığımız” sahneler sayesinde tekrar yükselmeye başlıyor. Bu noktada sinema tarihinin en yalın ve sert kürtaj sahnelerinden biriyle karşılaşıyoruz. Evin hizmetçisi Sophie(Luana Bajrami), vazgeçtiğinin gözlerine baktırılarak bizim de dikkatle izlememizi talep ediyor adeta. Başından itibaren bakışlara bu denli kıymet yükleyen hikayenin, efsanevi bir bakışma anına atıfta bulunarak biçimlendirilmesi ise büyüleyici oldu.

Orpheus mitini önce Héloise’in ağzından dinlediğimizde Marianne, Orpheus’un seçimine farklı bir yol sunuyor.

orpheus ve eurydice ile ilgili görsel sonucu

Aşık olmaktan ziyade şair olmayı seçmek

Mit, Marianne’in gözünden anlamlandığı anda bu cümleyi duyuyoruz ama bunun ardından yönetmen de kendi bakışını sunuyor. Mite Orpheus’un gözünden bakmayı bırakıp Eurydice’i seçimi yönlendiren itki konumuna sokuyor. Mite göre; Eurydice ve Orpheus’nin düğününde yılan tarafından ısırılan Eurydice ölür. Orpheus lirini eline alır ve ezgileri eşliğinde ölüler diyarına gider. Hades dahi onun müziğinden etkilenir ve Eurydice’in Orpheus’nin arkasından yürümesine izin verir; tek şartı ise arkasına bakmamasıdır. Şüpheyle yoluna devam eden ve kandırılmaktan korkan Orpheus, dayanamaz ve arkasına bakar. Eurydice anında yok olur.

Filmde ise Marianne ve Héloise aşklarını anıya dönüştürmeye mecbur birer hayatın kahramanlarıdır. Héloise, 28 dikişli sayfayla tutunur anısına; Marianne ise sonlarca kez  bakarak. Aşık olamayacakları için şair olmaya mecbur kalan karakterlerimizle  Héloise’in ablasının uçurumdan atlayarak gerçekleştirdiği intihar, bu kez ifadelere indirilir ve yine kimse bağırmaz.

Ä°lgili resim

Olanlar mıdır ölüme iten yoksa olmayanlar mı?

Miti arkasına alarak, anısı sürekli yanıp tutuşacak ama varlığı son bakışla sönecek iki ölü aşık yaratıyor hikaye. Bu ölüler ki anıları birbirlerinde yaşayacak ve fakat bir daha asla yaşanmayacak. Héloise’in gözyaşlarıyla beraber “kalbinden ateş almaya başlayan portre” tamamen tutuşuyor. Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosundan “Yaz” kısmı ile uzaklaşırken hikaye, yeniden bütün bir filmi müzikal olarak özetliyor. Güneşin sıcağıyla yanarken insanlar ve bütün canlılar rüzgarla beraber fırtına da yaklaşır. Son kısımda fırtına kükrer ve son sürat yağmur başlar.

Hikayenin düğüm bölümünde seyirciyi zaman zaman kurak bıraksa da bilhassa son yarım saatini dikkate alırsak gittikçe yeşillenen bir yapım. Özgür bir kadının erkekleri resmetmeden yarattığı dünyada, çok heybetli bir bitirişle bütün bir dünyayı anlatıyor. Böylelikle olanın anısına, olmayanın da acısına bir ağıt yakıyor.

portrait de la jeune fille en feu ile ilgili görsel sonucu

 

 

Okumaya Devam Edin

Avrupa Sineması

Çifte Hayatlar: İki Yüzlülüğün Kabulü

Yayın tarihi:

-

Yazar:

 

Bünyesinde çok tanıdık simaları barındıran Doubles vies (Çifte Hayatlar) filmini kabaca anlatmak gerekirse günümüz dünyasına hakim olan sosyal medya hakimiyetinin ve basılı yayıncılığın geçirmek zorunda kaldığı evrime odaklanılıyor diyebiliriz. Kadrosunda Fransız sineması denilince akla gelen Juliette Binoche ve Guillaume Canet gibi iki bilindik ismi  barındırmakla birlikte yeni yeni ün kazanan Vincent Macaigne kadroda yer alıyor. Senaristliğini ve yönetmenliğini, Clouds of Sils Maria(2014) ve Personal Shopper(2016) gibi yapımlardan aşina olacağımız Olivier Assayas üstleniyor.

Alain(Guillaume Canet), bir yayınevi yöneticisidir. Léonard(Vincent Macaigne) ile uzun yıllara dayanan bir iş ilişkileri vardır ve onun kitaplarının da yayıncısıdır. Filmde tartışmaya açılan konu, seyirciye çift yönlü bir bakış açısıyla hiç gecikmeden veriliyor. Değişimin süregeldiği yayıncılık sektöründe, artık basılı yayınlar sesli kitapların, blogların ve hatta sosyal medya ağlarının içine girmiştir. Alain bu noktada nerede duracağına karar veremeyen bir karakter haline dönüşür fakat eşi Selena(Juliette Binoche), bu değişime direnmeye çalışan ve hatta küçük cihazlar içinden kitap okumanın saçmalığından bahsederek eski usullere bağlılığını koruyan biridir. Selena, polisiye bir dizide “kriz yönetimi uzmanını” canlandırmaktadır. Pek çok kez kendisine oynadığı polis karakteri sorulduğunda polisi oynamadığının altını çizer ki oynamayı bırakana kadar. Diziden ayrılmaya karar verince “sadece polistim” demekle yetinmeye başlar. Filmin odak noktasını göründüğünden çok da uzağa götürmeden dijital dünya düzenine evrilme ve endüstriyel edebiyata bir eleştiri olarak irdelemek mümkün fakat bundan daha fazlası mevcut.

Karakterlerin hepsi orta yaşlarında ve  hem iş dünyasında hem de aile içlerinde düzenlerini ve rutinlerini oturtmuş insanlardır. Bu noktada filmin adıyla da bağlantı kurduğumuzda hepsinin çifte hayatlarına şahit olmak kaçınılmazdır. Alain eşini, yayınevini dijital sektöre adapte etmek için işe aldığı Laure(Christa Theret) ile aldatmaktadır. Üstelik Selena bu durumun farkındadır fakat bunu bilmek artık hayatlarında bir şey değiştirmez. Bu “ikiyüzlü” yaşamın kabulünü kendi içinde yapmıştır. Aynı şekilde Selena’nın da yazar Léonard ile bir birlikteliği vardır. Açıkça belli etmese de Alain’in de bu durumun farkında olduğunu hissetmemek işten bile değildir. Léonard ise eşiyle çok farklı tarzlara sahip olduklarının farkındadır ve ona Selena’dan bahseder. Bu itiraf da umduğumuz kadar yüksek bir tepki almaz. Filmin içinde birçok çarpık ilişki karşımıza çıksa da hiçbirisi yüksek frekanslarda bir tepki görmez. Tam burada günümüz ilişkileri ve dijital dünya ile bir bağlantı kurmak mümkündür.

Sosyal medyanın, hayatımızın genel rutini içine dahil olmasıyla beraber herkesin her durum için sesini duyurması fırsatı doğmuş olurken amiyane tabirle herkes de her işe burnunu sokmuş oluyor. Bireylerin kendilerini ifade etmelerinin, siyasi meselelere dair öz fikirlerini zaman zaman pervasızca dile getirmelerinin de kapısı açılıyor. Filmin içinde tıpkı bunun benzeri bir siyasi tartışma realiteye yansıdığında karşılıklı rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Şu bağlantıyı kurmak mümkün ki, edebiyatla beraber insan ilişkileri de endüstriyelleşiyor. Selena gibi, eski usullere bağlı kalmaya çalışan bir karakter dahi bu aldatmacadan payını alıyor ve buna pay veriyorken yeni dünyanın iki yüzlülüğünü son derece de normal karşılıyor. Léonard ise kişisel ilişkilerini tüm detaylarıyla kitaplarına aktarmaktan çekinmeyen ve hayatlarını şeffaflaştırdığı kişilere karşı suçluluk hissetmediği ikiyüzlülüğüyle barışık bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

doubles vies ile ilgili görsel sonucu

Aslında odaklanmamız gereken nokta şu ki, bahsi geçen dijital evrimin doğruluğu ve eski usullerle olan bağı sağlam tutmak sorunsalından ziyade bu değişimin reel dünyada yarattığı etkileri incelemek gerekiyor. Tıpkı Léonard’ın kitabının görece  kolay okunan bir kitaplar yazan bir başka yazarın eserinden daha az satmasındaki ana sebebin basitliğini ele almak gerekiyor. Alain aradaki tek farkın fiyat olduğunu belirtiyor. Edebi alandaki tercihler de artık maddeselleşmiş oluyor. Evrilen sisteme ayak uydurmalı mıyız, sunduğu kolaylıklar yanında bizden neleri götürür gibi sorulardan ziyade bu değişimlerin insan hayatı eksenindeki sapmaları ne kadar etkilediğini görüyoruz. Filmin sonuna doğru, basılı yayın satışlarının iyiye gitmesinden bahsedilirken bunun bir öngörü ya da temenniden ziyade insan hayatına olan yansımasına bir temel koyduğu aşikardır. Yukarıda da bahsettiğim aldatma, dijital dünyanın insana sunduğu bir fırsattır. Bu dünya içerisinde de herkesin ikinci bir yaşamı başlar. Toplum zaten bu olagelen duruma uyum sağlamışsa ikinci bir gerçeklikle buluşmuş oluruz. Dijital dünya, kişinin kendini sunması için ikinci bir gerçeklik sağlar. Blog sayfasını günde kaç kişinin ziyaret ettiği ya da Twitter’da kaç takipçin olduğu da bu durumun endüstriyel yansımasıdır. Doubles vies,  bu bütün değişimlerin doğru veya yanlışlığından ziyade gündelik hayata adaptasyonuyla değişen bireyleri mercek altına alıyor.

Bu bağlamda sunduğu yaklaşımı dikkate değer bulsam da bunu aktarmada diyaloglarla kurduğu düzenin yeterli gelmediği pek çok sahneye şahit oluyoruz. Paralel bir değişimi gözler önüne sererken diyaloglara tutunması mantıklı olsa da bu akışın çoğu zaman yetersiz kalması seyirciyi filmin fikrini aramaya zorluyor. İrdelediği konu gereği daha sağlam açıklamalarla izleyiciyi bir ikirciğe sürüklemesi ve savları üzerinde düşünmeye itmesi beklenirken bu noktada eksik kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Avrupa Sineması

Stalker: İnanç, fantezilerin oluşturduğu bir hayal mi?

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Neye, neden, ne kadar inanabiliriz? Eğer cennet sonsuz haz veren bir mekan ise, bize cenneti övenler neden oraya bir an önce gitmek istemezler? İnandıklarımızı niçin sorgulamadan kabul etmek zorundayız? İnanmadan yaşamak ne derece mümkündür? İnanç insan tarafından yazılan yazılar bütünü mü? Peki inandıklarımızın tamamı bir hayalin içinde mi ilerliyor? Tarkosvki’nin 1979 yılında Sovyetler Birliği ve Batı Almanya işbirliği içinde çektiği dünya sinema tarihine kazınan başyapıtı Stalker, yazının girişinde sorduğum soruları kendi içinde eriterek Platon’un ‘İdealar Dünyası’ felsefesini inanılmaz bakış açılarıyla beynimize kazıyor. Sonsuz mutluluğun peşinde koşturan insanların zavallı yanlarını açığa çıkaran yapıt, ‘şükür etmek’ kavramının dini boyutta analizlerini çarpıcı karelerle irdelemiş ve kendi cennetini arayan insanların duygusal çırpınışlarını kusursuz algıyla izleyene sunmuş.

Stalker, ‘Bölge‘ adlı alana gitmeleri için insanlara rehberlik eden bir adamla, yanındaki iki kişinin öyküsü. Filmin bir diğer adı ‘İz Sürücü’ ayrıca. Bölge nedir peki? İnsanları sonsuz mutluluk vaadiyle gittikleri, tüm sıkıntılarından, kötülüklerden kurtuldukları yer. Dünya dışı canlıların bu yasak alanı yarattığı söyleniyor, bazıları ise bölgeyi bir göktaşının dünyaya çarparak oluşturduğunu düşünüyor. ‘İz Sürücü’ olarak bilinen rehber yanındaki Yazar ve Profesör’ü alıp askerlerin koruduğu alandan gizlice geçerek ‘bölge’ye ulaşma derdinde. Profesör ve yazar yola çıktıkları bu uğraşta yaşamlarının tamamını analiz edip sürekli felsefi sohbetlere girişirken, hayatın bilimsel yönlerini acımasızca eleştirip, yok etmek peşinde. İz sürücü insanları bölgeye götürüp yaşamının tamamını oradaki sonsuz hazza bağlamış. Maymun diye adlandırdığı iki ayağı olmayan kızı ve bu kız çocuğunun dünyaya gelmesinde kendilerini Tanrı’ nın lanetlediğini düşünen bir eş İz Sürücü’ nün yollarını gözlüyor devamlı. Bölgeye giden üç insanın, yaşadıkları dünyada derin çıkmazları var ve tek bel bağladıkları nokta ise bu alan. Çünkü o yerde sonsuz mutluluk, haz ve rahatlık var. Oraya dünyevi şeyler sokamazsınız, o zaman sizi bölge cezalandırır. Bölgede yaşadığınız tüm olayların artık dünyayla bir bağı kalmamıştır.

Tarkosvki’ nin filminde Platon felsefesinden başlayarak günümüz dini olgularının yapısına; Sovyet sistemi içindeki insanların arada derede kalmış dünyevi zevklerine dek tüm düşünceler kıyasıya eleştirilmiş. İz Sürücü denilen karakterin insanları götürdükten sonra eve döndüğünde ‘kimse oraya inanmıyor’ diye ağlayışı, tek tanrılı dinlerin dünya üzerindeki insanlar tarafından yavaş yavaş terk edildiğini resmediyor. Zaten İz Sürücü kavramı bir metafor. Alt metinde dini olguları yaymakla görevli rahip kavramını açıkça gördüğümüz bu karakter, acılarını tamamen silmek adına bölgeyi kendisine çıkış olarak seçmiş, ama gerçeğin peşinde değil, aslında inanç olarak hayalin peşinde İz Sürücü olmaktan öteye geçememiş. Felsefe, bilim ve din… Üç olgunun metaforik yansımalarından çıkan tartışmalar, anlatılar sonunda yine dünyaya dönen üç insanın çaresizliği ile son buluyor. Sözümona Soyvet tarzı yaşam bütünselliğinde; inançtan, hislerden, duygusallıktan uzaklaşmış, kendilerini yıllarca makine gibi gören insanların hezeyanları, yine dünyanın gerçekliliği içinde suratlarına tokat gibi iniyor. Yaşadıkları dünya dışında gidebilecekleri başka bir ‘bölge’ yok. Kapitalist dini arayışların beyhude serzeniş olduğunu anlayan üç karakter, filmi izleyenlere açık mesaj veriyor; yok başka bir cehennem bu dünyada yaşıyoruz çaresiz!

Filmin kahverengi yapısı, silik görüntülerin beyinde işlenmiş ham hali anlamında kullanılmış. ‘Bölge’ye gelindiğinde oluşan renk ahengi daha sonra ‘sonsuz mutluluk’ kavramının olmayışıyla yeniden renksiz bütüne kayıp, hayallerin gerçekle bütünleşmediği algısını bizlere veriyor. Tarkosvki yarattığı sinematografi ile akıllara durgunluk verecek görüntüleri yakalayıp, aslında yaşadığımız pisliğin içinde inancın yine insanın kendi beyninde olgunlaşan bir yalan olduğuna kanaat getirmiş. İnsanın kendi tanrısı olduğunu, sonsuz mutluluk vaadiyle dini anlamda akılları karıştırılan rahiplerin çaresizliği bir sömürü olarak kullandıklarını anlatmış usta yönetmen.

Film vurucu biçimde insanların bir tanrıya, inanca ihtiyacı olup olmadığını sorguluyor. Tarkovski üç ayrı bakış açısından sorgusunu gerçekleştirip sonucu ise bizlere bırakmadan son sahnede suratımıza tokadı indirmiş. İnsanoğlunun hangi boyutta evreni algıladığını anlamak adına Stalker mutlaka ama mutlaka izlenmeli!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending