Connect with us

Vizyon

Terminator Dark Fate (2019): Kral Öldü Yaşasın Kral

Yayın tarihi:

-

Terminator’un ilk iki filminin kurduğu evren, anlattığı hikaye ve zamanın kısıtlı olanaklarına rağmen sunduğu aksiyon  ve  özel efektleriyle sinema tarihinde ve sinema tutkunlarının gözünde edinmiş olduğu yer malum. Bu iki efsane filmin ardından yıllar sonra gelen Terminator 3 (Rise of the Machines, 2003) yüksek beklentiyi karşılayamamış, hikayenin üzerine bir şey ekleyememiş  olsa da fikre ihanet etmeyen, aksiyonu bol iyi bir seyirlik olarak Terminator film galerisinde yerini almıştı .  Üstelik bu film kadın bir Terminator’un baş kötü olması ile Terminator’leri erkek cinsiyetinin tekelinden  kurtarmış olması açısından da dikkate değerdi. Ardından gelen Christian Bale’ın başrolünde oynadığı Terminator 4: Salvation (2009) tamamen John Connor’un gelecekteki hikayesine odaklanarak bazı  merak ettiğimiz boşlukları doldurmayı başarıyordu. Aynı zamanda keyifli bir aksiyon olan ve dişedokunur bir distopya anlatan film nedense gişede bekleneni veremedi. Bu film Arnold Schwarzenegger’in oynamadığı tek Terminator filmiydi. 2015 yılında Arnold’un tekrar sahneye çıktığı, büyük risk alarak efsane karakteri John Connor’ı baş kötüye eviren Terminator Genisys ise tam anlamıyla beklentileri karşılayan bir film olmasa da en azından tutarlı, farklı bir bakış açısı sunuyordu. Vardığı son noktanın Terminator evrenini değiştirmiş olması biraz kalbimizi kırmıştı ama bundan sonra gelecek hikaye için belli bir beklenti yaratmayı da başarmıştı. Çünkü filmin de vurguladığı gibi Sarah ilk kez kaderini değiştirmekte özgürdü.

Yazar ve yapımcı kadrosunda James Cameron’un bulunması ve  yıllar sonra sinema tarihinin en havalı annesi Sarah Connor’ı yeniden Linda Hamilton canlandıracak olması ile epey heyecan yaratan  Dark Fate  ise bu riskli hamleyi ve son üç filmi yok sayarak, Sarah’nın 1997 yılında Skynet’in neden olacağı kıyameti önlemesinden sonrasını anlatan bir hikaye kurguluyor. Sarah Connor  Skynet’i yok ettiği için ertelenen  kıyamet, 2044 yılında  Legion isimli yapay zeka tarafından gerçekleştirilmiştir.  Legion  ilk filmde olduğu gibi gelecekteki insan direnişini kırmak adına geçmişe bir Terminator(Diego Boneta) gönderir. Onu durdurmak ve Daniella (Natalia Reyes)adında sıradan bir kızı kurtarmak için direnişçiler tarafından gönderilen Grace (Mackenzie Davis)  ise  savaş alanında aldığı yaralar nedeniyle Robocop misali Terminator’a çevrilmiş bir üstün insandır ve bu nedenle vücudu sürekli su ve ilaçlardan oluşan bir takviyeye ihtiyaç duymaktadır. Grace heyecanlı  aksiyon sahneleri eşliğinde Dani’yi yeni nesil sıvı akışkanlığı dışında kendini parçalara da ayırabilme özelliği olan Rev-9 model Terminator’dan kurtarmaya çalışırken  yaşlı, bıkkın ama tam formunda olan Sarah Connor devreye girer. Sonradan aralarına eski Terminator Carl(Arnold Schwarzenegger)da katılır ve bu üçlü film boyunca Dani’yi kurtarmak için canlarını dişlerine takar. Yani aslında filmin koruma grubu daha kalabalık olsa da hikaye bazında başka bir seçilmiş kişi üzerinden ilk filmin neredeyse birebir aynısını anlattığı söylenebilir.

Bundan da fenası, filmin bu hikayeyi anlatmaya bahane yaratmak için serinin temelini oluşturan karakteri bir iki dakikalık bir flashback sahnesi ile tamamen devre dışı bırakıp Sarah Connor’ın tüm hayatını çöpe atarak  kendini yaratıcı sanıyor olması. Oysa bu hamle  kral öldü yaşasın kral demekten başka bir işe yaramıyor ve hikayeye herhangi bir açılım sağlamıyor. Bu kez kurtarılması gerekenin hem kadın hem hispanik bir karakter olmasının ve Meksika sınırından geçme sahnesinin artık ezberlediğimiz politik doğruculuk akımını beslemek adına Amerikan muhalif kanadının ağzına bir parmak bal çalmak için senaryoya eklendiği çok bariz. Seneler sonra devamı gelen Star Wars serisinin ilk filmi de(Force Awakens) Dark Fate gibi aynı hikayeyi  anlatırken  bu kez kadın bir başkahraman seçmişti. Bu hamle Star Wars için kanımca bir açıdan mantıklıydı çünkü Luke’un kardeşi ve tam bir savaşçı olmasına rağmen Jedi olarak onurlandırılmayan prenses Leia karakterinin ve seriye küçüklüğünden beri hayran tüm kız çocuklarının bu şekilde sanki  bir nebze  gönlü alınmıştı. Oysa Terminator serisinde  zaten filmin asıl  kahramanı, ikonik karakteri her zaman Sarah Connor’dı ve oğlu ancak onun sayesinde bir kahraman olabilirdi. Bu nedenle sadece kahramanlarının cinsiyetleri değiştirilmiş olarak aynı hikayeyi izlemek,  üstelik  bu hikayeyi tekrar ısıtabilmek için Sarah Connor’ın görevinde başarısız olduğunu görmek ise Terminator hayranlarının herhalde  en son isteyeceği şeydi.

Hikayesinin zayıflığının yanında,  yönetmen koltuğunda  aslında Deadpool’da gayet iyi iş çıkaran yönetmen Tim Miller’ın oturduğu Dark Fate’in aksiyonu ile ön plana çıkan bir film olduğunu, stilize ve yeni buluşlar içeren aksiyon sahneleri içerdiğini de söylemek zor. Önce karada sonra havada devam eden, Terminator filmlerinin olmazsa olmazı  kovalamaca sahneleri filmi bir yere kadar sürüklese de çoğu zaman abartılı bir ses ve efekt şovuna dönüşüyor. Dark Fate’in  bu aksiyon sahneleri arasındaki bölümlerde ise ciddi tempo sorunu ve senaryo zaafları var. Dani’den alalacele yaratılan kahraman, Dani ile Grace’in ilişkisi, Terminator eskisi Carl’ın geliştirdiği vicdan ve seçtiği hayat, daha önemlisi Sarah ile meselesi film bunlara  ciddi süre ayırmasına rağmen ne yazık ki yeterince derinlikli ve inandırıcı olamıyor. Sonundaki fedakarlık bile öncesinde karakter çatışmaları iyi kurulmadığından manasız hale geliyor.

Linda Hamilton’u Sarah Connor olarak yeniden izlemek tabii ki keyifli. İlerlemiş yaşına rağmen, gerek fiziksel görüntüsü ile filme uyumu gerek aksiyon sahnelerindeki başarısı filme olumlu yansıyor. Aynı durum Arnold Schwarzenegger için de geçerli. Her seferinde farklı bir Terminator’u oynamak zorunda kalan  aktör aksiyon sahnelerinin hakkını veriyor, koca Terminator’e perdeciliği uygun gören senaryo onun kabahati değil. İnsani özelliklerini kaybetmemiş, belki yarı Terminator diyebileceğimiz Grace karakterine hayat veren Mackenzie Davis de Rev-9’a  hayat veren Diego Boneta da  rolleri  için yerinde  seçimler. Natalia Reyes (Dani) ise zayıf yazılmış karakterinin kurbanı olmuş ama genç oyuncu ne yazık ki bundan sonra gelebilecek filmleri sırtlayabileceğine dair de bir sinyal vermiyor.

Sonuç olarak, ne yazık ki yazar kadrosunda James Cameron’un bulunmasına, gelişen teknoloji ve özel efektlere, Arnold Schwarzenegger’e ve Linda Hamilton’a rağmen Termnator Dark Fate kanımca tam bir hayal kırıklığı ve gişe rakamları da bu tespiti teyit eder nitelikte. Keşke seri  beşinci filmin açtığı yolda ilerlese, alternatif bir hikaye yaratabilseydi ve yılların Terminator’u Arnold Schwarzenegger’e ve efsanevi Sarah Connor’a vedamız böyle olmasaydı.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending