Connect with us

Vizyon

The Florida Project – Amerikan Rüyası Kimin Rüyası?

Yayın tarihi:

-

The Florida Project filmine bakmadan önce, yönetmen Sean Baker’in iphone 5s ile çektiği bir önceki filmi Tangerine’e bakmak gerekebilir. İki tane seks işçisi trans kadının, birinin kendisini aldattığını iddia ettiği erkek arkadaşını bulmaya giriştikleri, tek günü anlatan, Los Angeles’in “görünmeyen” yüzünü, “normal mi ne korkunç bir kelime!*” repliğini bize hatırlatırcasına, iki trans kadın karakter ile turlamıştık.

2 sene sonra American Honey’den (ki belki de Monee, Star’ın çocukluğudur) aldığı gerçekçilik , “Amerikan rüyası”nı eleştiren yapısı, kusursuz bir yapıt ile karşılıyor bizleri Sean Baker.

Film, Disneyland’ın (Disneyworld) hemen arkasında bir motelde, 6 yaşındaki Monee, (Brooklyn Prince) ve arkadaşları yaz tatilinde ufak yaramazlıkları, Annesi Halley’in (Bria Vinaite) kızı Monee ile yaşamasını, belli bir konuya bağlı olmadan, “yaramaz” çocukların, gidemedikleri, kimbilir haberi olmadıkları Disneyworld’ün kıyısında yetişkinlerin Amerikasında, mizahla yoğrulmuş gündelik hayat ritüellerini, tıpkı Tangerine’ deki marjinalize karakterleri gibi arsızlıklarını izlemekteyiz.

Tabii bu motelin işletme müdürü, sert olmak zorunda olan/ olamayan William Dafoe’nin döktürdüğü Bobby’de bu yaz tatili seremonisine, “Mahmut Hoca” misali dahil oluyor. Bobby, havuzda güneşlenmeye izin vermeme ile Halley’in kirasını geciktirdiği motelden, atmak zorunda kalıp bir başka motele kalması için ücret ödeyen “make amerika great again” adamı biraz da. Parkların bile güvenli olamadığı bir yerde özgürlük ile disiplin arasındaki denge Bobby.

Halley, aslında “sorumsuz” anne gibi yansıtılsa da, sona doğru, aldığı karar ile, kızı için her şeyi yapabilecek birine dönüşmesi bizi “ahlaki” sorgulamamıza izin verdirmiyor Sean Baker.

Monee ve arkadaşları yaramazlıklarının sınırını aşıp, birinin “yaktıkları iyi olmuş, orada uyuşturucu bağımlıları, fahişeler vardı” dediği, -bu replik yaşanılası bir Amerika inşası istendiğini belli eden, – bir evin yanmasında parmakları olduğunda, ekipten bir çocuğun annesi (ki Halley’in öğle yemekleri aldığı, lokantada çalışan en yakın arkadaşı aynı zamanda) “sosyal hizmetler” alır diye, Monee diye takılmasını istemez. Çünkü “Make Amerika great again”de sosyal hizmetler, korkutucudur.

Parantez açarak sosyal hizmetin ne olduğuna kısaca değinelim: Şenocak’a göre** ,” toplumun kendi ellerinde olmayan nedenlerle yoksul ve muhtaç duruma düşen, bedenen ve ruhen bir eksikliğe uğrayan bireylerine, ülkenin genel şartları çerçevesinde insana yaraşır, çevreleri ile uyumlu bir hayat sürdürebilmeleri için maddi ve manevi, ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik, devlet ve gönüllü kuruluşlar tarafından sağlanan hizmetlerdir.”

The Florida Project’de yukarıdaki tanımın aksine sosyal hizmetler, kapitalizmi doyurur değildir. Yanıbaşındaki Disney oyuncaklarını, ailelerini görmezden gelerek “orada çok oyuncaklar var, kaldığın aile sana çok iyi davranacak,” gibi Amerikan rüyası yalanı atar sosyal hizmet görevlileri.  Helikopter sesleri daha güçlü çıkar, soğuk sosyal hizmet görevlilerinden. Helikopterin sesi bir de, parklarda, çocuklara şehvet ile bakılan bu filmde,   denize giremeyen annenin escort siteleri için bikini özçekimleri yapmasından, turistik gezi için gelinen Disneyland’in arka bahçesinde, “bir vakitlik” seksten, 15 yaşında “çocuk doğurup anaanneye bırakılmasından”, lokantada artık öğle yemeklerinden, aynı anda yenen dondurmadan, mizah ve dramanın iç içe geçmesinden daha çok çıkar.

The Florida Project, İtalyan yeni gerçekçilik filmleri, “Life is beatifull”, Oz büyücüsü,  400 Blows gibi filmlerin anlatısını miras alarak, kişisel listemin zirvesi 2016 başyapıtı American Honey’e göz kırparak, bizi Make America great again kampanyasının arka bahçesine davet ediyor. Finalinde Monee’nin elinden tutup, sosyal hizmetler ve Disneyland arasında seçim yapıp, Disneyland’e yol alıyoruz beraber. Çünkü Disneyworld bütün çocuklarındı.

Kaynaklar

* Ferzan Özpetek, Mine Vaganti, 2010

** Hasan Şenocak, Sosyal Güvenlik Sistemini Oluşturan Bileşenlerin Tarihi Süreç Işığında Değerlendirilmesi, s.443

 Tarık ŞİMŞEK

 

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Little Women Film Eleştirisi

Yayın tarihi:

-

Louisa May Alcott’un 1868 yılında yazmış olduğu aynı adlı romanından yeniden uyarlananan yedinci film olma özelliği taşıyan Little Women, geçtiğimiz  yılın en iyi film Oscar adayları arasındaydı. Film aday olduğu kategorilerden (en iyi film, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi uyarlama senaryo) sadece en iyi kostüm tasarımı ödülünü evine götürmeyi başarsa da böyle bir platformda yedinci uyarlamanın adından söz edilmesi bile büyük başarı aslında. Son yıllarda filmin yönetmeni Greta Gerwig’in kadın yönetmenler arasında öne çıkmış olması, Lady Bird gibi küçük bütçeli bir film ile 2017’de aldığı Oscar adaylığı filmden beklentiyi arttırmıştı. Ancak beklentilerin aksine oyuncu/yönetmen Greta Gerwig’in yapmayı seçtiği filmin romana kadın hikayelerine veya kostümlü dramalara yeni bir şey katabildiğini söylemek güç. Ama bu durum Greta Gerwig’in en iyi yönetmen adayları arasında yer almaması nedeniyle cinsiyet ayrımcılığı çerçevesinde epey konuşulmasına da engel olmadı.

Başlıca rollerini Saoirse Ronan, Emma Watson, Laura Dern, Eliza Scanlen, Florence Pugh, Timothee Chalemet, Chris Cooper ve Meryl Streep’den oluşan güçlü bir kadronun paylaştığı Küçük Kadınlar filmi hepinizin bildiği gibi Amerikan iç savaşı ertesinde March ailesinin dört kızının hikayelerini anlatıyor. Zamanın koşullarında hem samimiyeti hem de başkarakterinin bağımsız ruhunu yansıtması nedeniyle kitabın çok sevilip popülerleşmesi, defalarca sinemaya uyarlanması gayet anlaşılabilir. Tabii eğer 2020 yılında, böyle ünlü bir romanı beyaz perdeye yedinci kez uyarlayacaksanız yeni bir soluk arayışına girmeniz gayet normal, hatta belki de bir şart. Ancak Gerwig tercihini kadın erkek ilişkilerinin, kanunların, hayat koşullarının tamamen değiştiğini görmezden gelerek, bu naftalin kokan hikayenin içeriğini güncellemekten değil, teknik olarak farklı bir anlatım yolu seçmekten yana kullanıyor. Hikayeyi doğrusal zamanda değil de karışık bir zaman kurgusuyla anlatıyor. Bunu en azından bu kadar aldırmazlıkla yapabilmesinin tek nedeni ise hikayenin bilinirliği. Yine de film Amerika’da olayların sırasının tam olarak anlaşılamadığına  dair pek çok eleştiri aldı. Aslında fazla komplike bir hikaye olmadığından, izlerken biraz kafa karışıklığı yaşatsa da, film, bittiğinde hiç bilmeyen birinin bile bu puzzle formatını kafasında yerli yerine oturtması pek zor değil. Fakat bu tercihin kanımca en önemli dezavantajı, duygusal bağlamda ilerleyen hikayeyi sürekli  kesintiye uğratması. Aslında film zaman zaman diyalog bazında keyifli ve akıcı bir çizgi yakalasa da, bu zaman karmaşası ve filmin hızlı, bol kesmeli kurgusu karakterleri tanımayı ve onların ruh haline kapılmayı zorlaştırıyor. Bu durum da, filmin duygusal zirvelerinin  yeterince yükselememesine sebep oluyor. Jo’yu bir Laurie ile bir Friedrich ile görmek kitabın asıl kozu olan samimiyetini, duygusal devamlılık ve derinliğini azaltıyor. Aynı durum Beth ile ilgili trajedi için de, Meg’in ve Amy’nin hikayeleri için de geçerli. Bunun dışında film sahne sahne bakıldığında 1994 yılındaki uyarlama ile epey benzerlik gösteriyor.

O zaman da Gerwig’in neden bu hikayeyi anlatmayı seçtiği kafa kurcalıyor. Çünkü bu kadar ünlü ve sevilen bir romanı hele kostümlü drama ise beyaz perdeye uyarlamak bilinçli bir tercih olsa gerek. Zaten film daha görücüye bile çıkmamışken Oscar adaylığının konuşulması da bunu olumluyor ve tribüne oynandığı hissi yaratıyor. Oysa bu mayanın tutmayacağı Sofia Coppola The Virgin Suicides (1999) ve Lost in Translation (2003) ile parladıktan sonra 2006 yılında yine bir kostümlü drama olan Marie Antoinette ile hüsrana uğradığında (aynı Küçük Kadınlar gibi sadece kostüm dalında Oscar kazanabilmişti) anlaşılmıştı zaten.

Hadi iyi niyetle düşünelim, Gerwig yüz yıl öncesinin bakış açısıyla bugünün kadınlarının sorunlarına varmayı amaçlıyordu diyelim. Ancak uyarlamanın klasikliğini, demode alt metinlerini ve toz pembeliğini bir yana koyalım, karakter bazında da dişe dokunur çatışmalar içerdiğini söylemek zor. Yani film küçük kadınların modası geçmiş dertlerini bile birkaç süslü cümle kursa da gerçek anlamda irdelemiyor. Dört ana karakterini bile yeteri kadar sahicileştiremiyor. Hele finalde Jo’nun kitabı yayınlatmak adına verdiği tavizi  düşünecek olursak tam tersi etki yarattığı bile söylenebilir. Zamanın koşullarında ailesini geçindirmek için iyi bir evlilik yapması gerektiğini bilmesine rağmen ve bunun için şansı da varken, kendine bir kariyer oluşturmak için bilmediği bir şehirde yalnız yaşamayı göze alan Jo’nun kitabının sonunu değiştirerek kadınlara evlilik pazarlamaya razı olması hiç doğru gelmiyor. Aslında Gerwig benzer bir tercihi Lady Bird’de de yapmıştı. Orada da ana karakterinin önündeki engel maddi sorunlar ve aileye karşı yükümlülüklerdi. Özgürlüğünü dişiyle tırnağıyla söküp alan karakterinin mücadelesini anlatırken akıcı ve özgün olan Gerwig, filmin sonunda ne yazık ki onu annesinin bir cümlesi ile kandırmıştı. Bu orta yolu seçme alışkanlığı devam ettiği taktirde Gerwig’in üzerine yapışan feminist imajın altını doldurabilmesi oldukça zor görünüyor.

Filmin kostüm, müzik, makyaj, görüntü yönetimi ve oyunculuklarına gelince, tüm kategorilerde sınıfı zorlanmadan geçtiği söylenebilir. Soirse Ronan oynadığı her karaktere ruh katabilen çok iyi bir oyuncu olduğunu ve  farklı bir aurası olduğunu bir kez daha kanıtlarken, yükselen kariyerine bir taş daha ekleyen Florence Pugh da onu iyi tamamlıyor. Zaten ödülü alamamış olsalar da  iki oyuncu da filmdeki rolleriyle Oscar’a aday gösterildiler.

Sonuç olarak Küçük Kadınlar filmi belki önceki uyarlamaları izlememiş, kitabı okumamışsanız veya klasik bir kostümlü dramaya razıysanız keyifli bir seyirlik sunabilir ancak 2020 yılında anlatılması gereken o kadar çok kadın hikayesi, mücadelesi, büyüme öyküsü varken ve yönetmeninin yakaladığı rüzgar ve yarattığı beklenti düşünüldüğünde kesinlikle izlemeyi beklediğimiz film değil.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending