Connect with us

Dosyalar

The Irishman’de İzleyeceğimiz Karakterleri Tanıyalım

Yayın tarihi:

-

Goodfellas (1990), Casino (1995), The Departed (2006) ve The Wolf of Wall Street (2013) gibi gangster/suç filmleri ile bu türün en iyi örneklerini vermiş olan usta yönetmen Martin Scorsese’nin yine bu filmleriyle aynı kulvarda olan son filmi The Irishman (2019) 57. New York Film Festivali’nde ilk kez görücüye çıktı. Film seyirciler ve sinema yazarlarından övgü dolu geri dönüşler aldı. Oyuncu kadrosunda Al Pacino, Robert De Niro, Joe Pesci ve Harvey Keitel gibi usta oyuncuların yer aldığı filmde ABD tarihinin çözülememiş en büyük gizemlerinden biri olan efsanevi sendika başkanı Jimmy Hoffa’nın ortadan kaybolma hikayesini izleyeceğiz. 1 Kasım 2019’da belirli sinemalarda gösterime girecek olan film aynı zamanda 27 Kasım’da da Netflix’te yayınlanacak. The Irishman’i izleyeceğimiz günü iple çekerken gelin filmde izleyeceğimiz karakterlere yakından göz atalım.

Jimmy Hoffa (Al Pacino)

ABD’nin en büyük sendikasının (kamyon şoförleri sendikası) lideri. Mafya ile sıkı ilişki içerisinde ve sendikanın parasal gücünü yasadışı yollarda kullanması ile gündemde olan biri. En son 1975 yılında bir otoparkta mafya liderleri ile buluşma öncesi görülmüş ve sonrasında kendisinden bir daha haber alınamamış.

Frank Sheeran (Robert De Niro)

Lakabı ”İrlandalı”. II. Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunda, Avrupa’nın pek çok bölgesinde savaşmış bir savaş suçlusu. Ordudan ayrıldıktan sonra Bufalino suç ailesine katılmış ve mafya tetikçisi olmuş. Aynı zamanda da sendika çalışanı. Jimmy Hoffa’nın sendikasındaki piş işlerde başı çekiyor. Jimmy Hoffa cinayetinin (?) de baş aktörü.

Russell Bufalino (Joe Pesci)

Bufalino suç ailesinin lideri. Sicilya doğumlu. Cosa Nostra’nın içinde önemli bir yere sahip. Frank Sheeran ile yakın ilişkide olması ile birlikte Jimmy Hoffa’nın ortadan kaybolması olayının da baş şüphelilerinden.

Angelo Bruno (Harvey Keitel)

Philadelphia suç ailesinin lideri. Sicilya doğumlu. Frank Sheeran ile yakın ilişkileri bulunan Angelo Bruno uzlaşmacı kişiliğinden dolayı mafya içerisinde “Nazik Don” olarak anılırmış.

Chuckie O’Brien (Jesse Plemons)

Jimmy Hoffa’nın üvey oğlu. Hoffa’nın ortadan kaybolması olayının şüphelilerinden biri. Chuckie O’Brien aynı zamanda The Godfather (1972) filmindeki Tom Hagen karakterine de ilham olmuş.

Peggy Sheeran (Anna Paquin)

Frank Sheeran’ın kızı. Aynı zamanda Jimmy Hoffa’nın tutkun olduğu kadın.

Felix DiTullio (Bobby Cannavale)

Lakabı ”Skinny Razor”. Yeni mafya üyelerini yetiştirmek için kurulan “Friendly Lounge” isimli barın işletmecisi. Aynı zamanda mafya suikastçisi.

Bill Bufalino (Ray Romano)

Lakabı ”Mafya Avukatı”. Aynı zamanda Jimmy Hoffa’nın sendikasının da avukatlığını yapmış. Hoffa ile yakın ilişki içerisinde olmasının yanında ayrıca Bufalino suç ailesinin de üyesi.

Anthony Provenzano (Stephen Graham)

Genovese suç ailesinin önemli aktörlerinden. Aynı zamanda Jimmy Hoffa’nın başkanı olduğu sendikanın da başkan yardımcısı.

Anthony Salerno (Domenick Lombardozzi)

Genevose suç ailesinin en önemli isimlerinden biri. Lakabı ”Şişko Tony”.

Joseph Gallo (Sebastian Maniscalco)

Colombo suç ailesinin üyesi. Mafya içerisinde ”Çılgın Joe” olarak ünlenmiş.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Analiz

Sinemanın İstanbul Hali

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul’u gezip tanımak yahut şehrin sırrına vakıf olmak için harekete geçen hemen hemen herkes şu soruyu sorar: nereden başlanmalı? Son yüz elli yılımızın bir dökümünü çıkaracağımız Pera’dan mı yoksa yüzyıllardır Pera’nın ötekisi olan eski İstanbul’dan mı başlayacağız? “Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler”i daha önce duymuş olanlar boğazda bir gezinti yapmaya niyetlenebilirler fakat sorular devam eder; acaba içeride, hemen şu tepenin ardında gözden kaçırdığım bir şeyler olabilir mi? Sorular devam eder ve ardı arkası kesilmez, tıpkı bu yazıyı yazmaya niyetlendiğimde olduğu gibi. Nereden başlamalıyım, hangi filmleri merkeze almam gerek vs…

Mesele İstanbul olduğu için bu sorulara cevap vermek zor, tıpkı şehrin kendisi gibi zor ve güç. Mesele İstanbul olunca çatışma kaçınılmaz oluyor; bir soru diğerini harcıyor, bir cevap öteki tüm cevapları olumsuzluyor. Özünde çatışma olan bir şehirde bunlara şaşmamak ve mutlak bir cevap peşinde koşmamak gerek. Zira o, yani İstanbul, sürükler bizi cevaplara. Nitekim öyle oldu, cevabı bu arayış esnasında buldum. İstanbul’u konu edinen, anlatının İstanbul çevresinde döndüğü filmlere göz atmadan önce karşıma devasa bir arşiv çıkacağını düşünüyordum fakat -en azından bir döneme kadar- şehrin kendisi gibi rengarenk, çeşit çeşit filmlere denk geleceğimi açıkçası düşünmüyordum (Buna dair İBB’nin yayımladığı “Yeşilçam Sineması’nda İstanbul: Değişen Kültür ve Toplumsal Yaşam”, “İstanbul’un 100 Filmi” ve Giovanni Scognamillo’nun  “Türk Sinema Tarihi”ne bakabilirsiniz). Yine bu yazıya niyet etmeden önce, sinematografın topraklarımıza girdiği 1896 tarihinden Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar olan dönemde ilginç olaylar ve bu döneme ait kabul edemeyeceğim olgular bulacağımı düşünüyordum fakat Bektaşilerin sinema salonuna dalıp dekorları, kostümleri yaktıkları ve ardından oyuncu dövdükleri tuhaf olaylarla yahut sinema seyircisi olmaya hazır bir millet ile karşılaşacağımı düşünmüyordum ( Bu meselelere dair de Nezih Erdoğan’ın “Sinemanın İstanbul’da İlk Yılları: Modernlik ve Seyir Maceraları” adlı kitabına ve Nijat Özön’ün “Türk Sineması Tarihi”ne bakılabilir). Peki bunlardan neden bahsettim? İstanbul’un bizi alıp savurduğunu ve bu savrulma esnasında bizleri çıkmazlara, cevaplara sürüklediğini örneklemek için mi sadece? Hayır, İstanbul’da az bir zaman geçirmiş bir kişinin bile fark ettiği yahut ömrünün herhangi bir merhalesinde fark edeceği bir gerçek bu. Bunları anlatmamın sebebi, yani bu kitaplardan ve konulardan bahsetmemin sebebi yazıda bunlara topyekun değin(e)meyeceğimden, ki bu metin de nihayetinde “İstanbul’a dair izlenecek … film” tarzında bir metin…

Bu filmleri seçerken göz ününe aldığım şeylerden biri “mekan” olgusu oldu. Mekandan kastım hazireleriyle, caddeleriyle, eski cumbalı evleriyle, yeni apartmanlarıyla, plazalarıyla, korularıyla topyekun İstanbul. Mekanın insan üzerinde bu denli tahakküm kurduğu başka bir şehir var mıdır bilmiyorum fakat mekanın diğer şehirlere nazaran bu şehirde insanı daha da çetrefilli çıkmazlara soktuğu bir gerçektir. İstanbul’un insanı mütemadiyen serüvenlere davet ettiği, bu serüvenlerin içine sokup huzursuz ettiği ve çoğu zaman da yerinden ettiği bir şehir olduğunu şairlerimizin mısralarından bile anlayabiliriz. Cihangir’den Üsküdar’a bakan Yahya Kemal örneğin, bizzat dile getirmese de huzursuzdur; kaçmak ister ve hemen karşıda yeni bir serüvenin onu beklediğinden emindir. Tabi meselemiz sinema olduğu için sinemadan pek hazzetmemiş ve aynı zamanda bahsetmemiş olan Yahya Kemal’den ziyade herhangi bir yönetmenden bahsetmek belki de daha doğru olacaktır. Bir yönetmen, fakat kim? Bir İtalyan’dan bahsetmeme ne dersiniz? Bir İtalyan: Michelangelo Antonioni. Hani şu “Ah Güzel İstanbul”da bohem bir grup tarafından “ünlü rejisör” diye bahsi açılan kişi…

“Bahis bahsi açar” demiş eski bir Üsküdarlı, biz de John Berger’in “Sanatla Direniş”inden Michelangelo Antonioni bahsi açtığı “Po Nehri” yazısını ve yazıdan Antonioni’nin şehri olan Ferrara’dan bahsederken dile getirdiği “hiçbir şeyin ne kadar tanıdık olsa da göründüğü gibi olmadığı ve her şeyin yavaş yavaş uzaklaştığı bir şehir.”, “Camları sürekli buğulanan bir seraya benzeyen bir şehir, içinde ne var? Bir sır. Belki de sırlar gerdanlığı” cümlelerini hatırlayalım. Bunları hatırladığımız vakit hatırlayacağımız diğer şeyler Antonioni’nin filmlerinde gördüğümüz mekana içkin kasvetli hava, basit arka plan olmaktan ziyade haykırmak isteyen bir insan gibi kıvranan şehirler ve içinde bir gizi ısrarla saklamak isteyen sokaklar olur. İnsan iletişimin bu denli kısıtlı olduğu, hüznün her yere yayıldığı bir şehrin ferdi olan Antonioni’nin şehrine her daim sadık kaldığına inanıyorum. İnsanları mümkün olduğunca susturup mekanları konuşturan, iletişimsizliği ısrarla göstermeye çalışan, duruluk karşısında tereddüt etmeye çağıran, “Macera”ya davet ederken bile bize maceranın mahiyetini sorgulatan bir yönetmene dair böyle bir inanç beslemek pek yanlış sayılmaz sanırım. İnancım bana, kısaca, Ferrara ve sisleriyle meşhur Po nehrinin Antonioni’yi belirlediğini de söyletebilir (bunu söylerken John Berger’i bir evliya olarak görmediğimi ve evliya olarak görmediğim için  onun muridi olmadığımı da eklemek istiyorum), “hatta tıpkı İstanbul’un diğer yönetmenleri belirlediği gibi”yi de ekleyebilirim bu cümlenin sonuna inançla. Hatta ve hatta “kim bilir belki de Nuri Bilge’nin ‘en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri’ dediği o melankolik duyguyu tattığı yerin Londra olması İstanbul’daki anılarının patlak vermesinden başka bir şey değildir…” de diyebilirim. Her şeyi ama her şeyi diyebilirim, zira mesele İstanbul. Burası usun usulca inşa ettiği bir şehir değil, burada her şey inanç temelli. Mesele İstanbul ise herhangi bir kurallılıktan bahsetmenin anlamı yok. Kural isteyen İstanbul’a dönüşü dışında bir esprisi olmayan Ankara’ya gidebilir. Yahya Kemal’den bahsetmeyecektik hani?

Evet, söz biraz önce melankoliden açıldı nihayet fakat uzun uzadıya bahsetmekten ziyade şimdilik sadece şunu dile getireceğim: İstanbul bütünüyle melankolidir. Bütün şehre, yani mekan olarak bütün İstanbul’a bu melankolik havanın sindiğine inanıyorum.  Bu inanç yine beni başka inançlara doğru itiyor; bu havadan şehrin fertleri olan yönetmenler de nasibini almıştır, hem de ziyadesiyle. Modernleşme meselesi de filmleri seçmemde bir kıstas oldu ve bu kıstas seçtiğim bu birkaç filmi kronolojik bir sıraya sokmama neden olmadı. Bir sürekliliğe inandığımdan belli bir dönemden başlamak bana makul bir şey olarak gelmedi. Yani ülkemizin modernleşme serüveninin bitmediği ve muhtemelen hiçbir zaman bitmeyeceği ön kabulüyle seçtim filmleri. Yıllardır bitmeyen bir modernleşme serüveni, bu serüvenin tanığı/şahidi mekan, Gerard de Nerval’den beri İstanbul’un bir parçası haline gelen melankoli ve tüm bunların bir sonucu olarak çatışma… Tabi bunlarla yazıya bir sınır çizmenin, konu İstanbul iken sınır çizmenin, bir esprisi yok. Filmler:

  1. C Blok, Zeki Demirkubuz (1993)
  2. Sis, Zülfü Livaneli (1988)
  3. Yusuf ile Kenan, Ömer Kavur (1979)
  4. Sevmek Zamanı, Metin Erksan (1965)

 

1. Kieslowski’nin İstanbul’u: C Blok

“Bu film için nasıl bir başlık tercihinde bulunmam lazım” diye geçirdim ilkin içimden ve ardından denemelere başladım. Başlıkları bir bir elerken elimde mevcut, şu an hemen tepemizde bulunan başlık ile “Melling’in Görmediği İstanbul: C Blok” başlığı kalmıştı. Bir tercih yapmak zorunda kaldım ve film boyunca zihnimi kemiren “Dekaloglar’a ne kadar da benziyor!”a hakkını vermek için mevcut başlığı seçtim. Zeki Demirkubuz’un “C Blok” hakkındaki bir demecinde Kieslowski’ye rastlayınca biraz rahatladım. Doğru tercihte bulunmuşum! Tabi yine de Melling’ten biraz bahsetmemin elzem olduğuna inanıyorum.

Doğu merakının 19.yy başında İstanbul’a sürüklediği bir ressam olan Melling Ataköy’e maruz kalacağını bilseydi böyle kutlu bir yolculuğa çıkar mıydı? Anakronizmden sıyrılıp direkt Melling’ten mi bahsedelim? Tabiki ilk soruya cevap vereceğiz ve cevabımız muhtemelen “hayır” olacaktır. Hayır, çünkü  Melling’in kaçtığı şey sığ bir akılcılığın ürünü olan “modern”  kentlerdi. Bizdeki bu sığ akılcılığın en iyi örneklerinden biri olan Ataköy’ü göreceğini bilseydi eğer muhtemelen İstanbul’a adım dahi atmazdı. Ataköy ismiyle anılan ve hayli geç bir vakitte yerleşime açılan bu uydu kent ile Melling arasında yaklaşık yüz yıl varken neden böyle bir şeyden bahsetmek zorunda kaldım? Bunun cevabını da filmi izlerken aklıma takılan “İstanbul’un dönüşümünü C Blok üzerinden nasıl takip edebiliriz” sorusunu sorarken buldum. Evet, Melling ve Zeki Demirkubuz üzerinden! Anakronizme devam…

Apartmanlaşmanın 1800’lü yılların sonunda  Beyoğlu, Taksim civarında başladığı ve apartmanların, bu yıllarda konaklarından memnun kalmayan kesimin mekanı haline geldiği herkesin malumu. Şehzadebaşı’ndan Beyoğlu’na kaçan gençlerin hayretle baktığı bu apartmanların serüveni de kendisi kadar çirkin. İstanbul’un pitoresk görüntüsünü darmadağın ettiği gibi Melling’in gravürlerinde denk geldiğimiz o doğal havayı da görünmez kılmıştır apartmanlar. Melling’in İstanbul gravürlerine aşina olanlar İstanbul’un nasıl bir dönüşüm geçirdiğini hemen fark ederler. Zira servileriyle, çamlarıyla, çınarlarıyla bir masalın içinden çıkmış İstanbul’a şahit oluruz bu gravürlerde. Belki de bize bu denli iyi gelmesi bu masalsı tarafındandır. Demirkubuz’un “C Blok”unda ise İstanbul’un bu masalsı tarafının yok olduğuna şahit oluruz. Film çekilebilecek en iyi yerde çekilmiştir. Ataköy’de. Ataköy’ün cehennem olmadığını kim iddia edebilir?

Şimdilik filmin anlatısına geçecek olursak eğer söyleyeceğimiz şeyler kısa ve öz olur. Evliliği konusunda kuşku içinde olan bir kadının, hizmetçisi ile kapıcısını kendi yatağında görmesi ve bu olayın ardından gelen sorgulamalar… Kapıcısı ile arasında başlayan tuhaf ilişkiyle bir kaçış noktası arayan kadının kaderi tıpkı İstanbul’un kaderi gibi kötü noktalara evrilecektir. Film boyunca kadını bekleyen, takip eden onulmaz bir yalnızlıktan başka bir şey değildir. Filmin anlatısı kısaca bu fakat söylenebilecek başka şeyler de var. Filmin başlangıcında “Sevmek Zamanı”ndakine benzer bir yağmura denk geldiğim için mutlu olmadım desem yalan söylemiş olurum fakat yönetmen Zeki Demirkubuz olduğundan mıdır bilmem ama bu mutluluk çok kısa sürdü. Devamında bana kalan koca bir hüzünden başkası değildi. Buna sebebiyet veren şeylerin başında sanırım yeni apartmanlaşmanın bu denli korkunç sonuçlarına maruz kalmam geliyor. Bir şey saklamak isteyenlerin sığındığı bu yeni apartmanlar içinden hikayeleri çekip çıkarmak da zor bir uğraş, ki zorlandım da fakat bu uğraş İstanbul kadınlarının zamanla nasıl bir noktaya doğru sürüklendiği konusunda bana bir şeyler fısıldadı. Eski İstanbul’da kadın arzu edilmenin yanında bir sürü talip ile karşı karşıya idi fakat modern yaşantı ile beraber kadınlar toplumdan kendilerini soyutlayıp sığınaklara sahip oldular. Sığınaklar, yani apartmanlar. Zeki Demirkubuz’un merkeze bir kadını koyması dikkat çekicidir.  Tabi bir kadın sığınağa ne kadar hapsolabilir? Bunun cevabını da film içinde görüyoruz. Örneğin -yanılıyor olabilirim-  Fethipaşa’da yapılan o küçük gezinti yahut sürekli rıhtımlara, sahilin en uzak köşesine doğru yapılan açılmalar bize durum hakkında bir şeyler söyleyebiliyor. Yine –yanılmıyorsam- Zeytinburnu’nda olduğunu düşündüğüm iki yüksekçe binaya denk geliyoruz filmin muhtelif yerlerinde. Dallas izleyen bir aile, her şeyin iç içe geçtiği ve birbirine girdiği İstanbul, çatışmayı ailesine kadar götüren melankolik bir kadın ve Zeki Demirkubuz’un muhteşem simetrik sakallarına şahit olduğumuz o muazzam son…

İddia ediyorum; “C  Blok” İstanbula yakılmış en acı ağıttır! İstanbul bu ağıtlara yabancı mıdır peki? Hayır, değildir. Örneğin Katoliklerin 1204’te İstanbul’u yakıp yıkmasına şahit olan Bizanslı Tarihçi Niketas’ın ağıtı şöyledir: “Hangi şer güçleri seni dışlayıp yok etmek istedi, hangi kıskanç ve insafsız intikam şeytanları sana çılgınca saldırdı, karşı konulmaz, gözü dönmüş kişiler sana bir gelin odası hazırlayacakları yerde, seni oradan kaldırıp yok edecek ateşi körüklediler. Seni kim kurtaracak, kim teselli edecek, kim koruyacak, kim senin kötü talihine üzülecek, kim dönüp de senin iyiliğini düşünecek”. Niketas’tan sonra ağıtlar hiç eksik olmamıştır bu şehirden. Şinasi Hisar da Tanpınar da ağıtlar yakmış ve haykırmıştır bu şehir için fakat son ağıt Zeki Demirkubuz’undur ve belki en acı ağıt olmasının ardında yatan şey son ağıt olmasından başka bir şey değildir. Bu ağıt da filmin bir köşesine saklanmış. Filmin sonuna doğru izlediğimiz bir sahneyi hatırlayalım; uzun bir araba yolculuğunun ardından bize gösterilen Eminönü ve boğazı böylelikle. Ağır ağır ilerleyen görüntü, kirli bir şehrin ortasındaki insanlara doğru itmektedir bizi. Kamerayla beraber insanların yanından geçiyoruz fakat kimsenin haberi yok. İletişimsizlik şehrin kimliği haline gelmiş. Herkesler isteksizce bir şeylere yetişmek zorunda gibi fakat hareket adına bir şeyler yok. Soluk, çirkin, umutsuz yığınlar; herkeste bir hal var. Melling’in gravürlerinde gördüğümüz Kandilli’deki, Tophane Çeşmesi’ndeki insanlar değil bunlar. Durgun, tedirgin, durağan, çaresiz insanlar. Melling’in rakseden, sohbet halinde olan insanları nerede?  Derin bir düşünme midir bunları duraksatan şey yoksa ağır ağır ilerleyen görüntü müdür bize tüm bunları düşündüren? Demirkubuz bizi bu sorunun içine atıyor, yani ağıtına eşlik etmemiz için bize sesleniyor.

 

2.İnancın Gölgesinde İstanbul: Sis

“Örtün, evet, ey haile… Örtün, evet, ey şehr;/Örtün ve müebbet uyu, ey facire-i dehr!” –Tevfik Fikret, Sis

“Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;/-Örtün! Müebbeden uyu! Ey Şehr!- O beddua…” –Yahya Kemal, Siste Söyleniş

Yahya Kemal bahsi açmamak için çırpındıkça daha da batıyoruz fakat Zülfü Livaneli’nin yönetmeni olduğu bu film tam olarak Yahya Kemal bahsinin açılacağı bir film. Yukarıda Yahya Kemal’in huzursuzluğundan ve yeni serüvenlere olan ilgisinden bahsetmiştim. Bunu ısrarla devam ettirmek istiyorum, zira İstanbul’u bu denli tanıyan birinin bizlere bir şeyler söyleyebileceğine inanıyorum. Mesela “Yahya Kemal’in Tevfik Fikret’e cevap vermesinin ardında tam olarak ne vardı”, tarzında bir sorup ile başlayıp buna “inanç, başka hiçbir şey değil” diyerek cevap vermek istiyorum. Bunu yaptıktan sonra bir şeyleri daha iyi anlatabilirim. Tevfik Fikret İstanbullu değildir, inancın gücüne inanmadığı için huzursuzluğuna çare aramaz fakat Yahya Kemal “Sis”in yok olacağına ve ardından tüm güzelliğiyle İstanbul’un yeni bir hal ile arz-ı endam edeceğine inancı tamdır. Yahya Kemal huzursuzdur ama ümidini yitirmiş değildir, yani İstanbulludur. İşte Zülfü Livaneli’nin “Sis”i de tam olarak bunun hikayesidir; umudun ve inancın. İşte bu sebepten “Sis” her şeyiyle bir İstanbul filmidir. Zaten anlatı da bu eksende kuruluyor; yani, hakimlikten istifa etmiş bir babanın farklı siyasi görüşlere sahip iki oğlu arasında tercihe ve çatışmaya zorlanması ve bu olumsuzluğu ötelemek için sahip olduğu inanç üzerinden.

Üniversiteye giden iki oğluna, okula yakın olsun diye ev tutan babanın bir süre sonra akşam vakti oğullarından birinin ölüm haberiyle sarsılması ve haberi veren kişinin diğer oğlu olması üzerinden gelişen olaylar… Oğlunun katilini aramak ve katil olarak suçlanan diğer oğlunu korumak için çırpınan babanın adresi sürekli değişecektir fakat bir paradoks peşini bırakmayacaktır: katil kim? Bu soru ile cebelleşen babanın ilk eylemi, hayatta olan oğluna güvenli bir alan yaratmak üzerine olacaktır. Hunharca bu güvenli alanı arayan baba aynı zamanda olayı çözümlemeye çalışacaktır. Bu serüven esnasında muazzam bir İstanbul panoramasına şahit oluruz. Baba gizi, yani “Sis”i aralamak ile uğraşırken oradan oraya savrulur. Bazen unutulmuş, diğer semtlerden tecrid edilmiş, yıkık bir İstanbul mahallesindedir bazen tam tersi herkese maruz kalabileceği alanların içindedir. Surdibi’ne, Boğaziçi Köprüsü’ne, Eminönü’ne ve tarihi yarımadanın bir bütün olmayan haline şahit oldukça bu maceranın içine doğru sürükleniriz. İstanbul’un orta yerindeyiz artık ve bizler de sorunun peşindeyiz: katil kim?

Bu soruya cevap bulmaya çalışırken aslolan bir detayı gözden kaçırırız. O detay da biricik babamızın oğlu olan Erol’un Eminönü’nde saklandığı eski hanın pencerelerinden dışarı bakmasıdır. Erol’un dışarı doğru baktığı bu sahnelerde tuhaf bir şekilde bir kargaşa alanı değil de sakin bir alan ile karşılaşırız. Bu alan bize, Erol’un sekinet peşinde olduğunu fısıldıyor. Yalnızlığa ve sakin olmaya ihtiyacı vardır. Bu sahnelerde yalnızlığıyla meşhur Galata Kulesi’ne ve diğer büyük camilere nazaran daha az ziyaretçisi olan, avlusuyla bize sekineti armağan eden Süleymaniye’ye denk gelmemiz tesadüf değildir. Umudun ve inancın bir yerlerde saklı olduğuna dair inanç film  ilerledikçe her saniye, her dakika şiddetini artırarak patlak vermektedir. Filmin sonuna doğru ise herkes ve her şey değişime uğrar.  Baba, filmin başında ötelediği balıkçıdan yardımlar ister, oğul daha da kapanık bir ahvale bürünür. Hatta ve hatta ezan sesi bile değişir; filmin başında duyulan ezan sesi ruhsuz, tuhaf bir edaya sahipken sonlara doğru duyulan ezan tınısıyla bir kurtuluş imkanı vaat eder. Nitekim film de Sultanahmet’e açılan kapıdan beraber çıkan baba ve oğlun başta görmediğimiz bir birlikteliği ve sanki bu birlikteliğin bir yansıması olan cami silueti ile sona eriyor, tabi bizleri sise maruz bırakarak.

 

3.Boğazdan Uzak Çocukların Hikayesi: Yusuf ile Kenan

Yazının başında “O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” demiştim, “O mahiler”e çocukları örnek verebilir miyiz? Çocuklar böyle bir örneğin muhatabı olabilir mi? Kelimenin anlamına sadık kalırsak eğer çocukları dışta tutabiliriz fakat Türkiye’de “bakın, ben geçmiş ile bir şekilde irtibat kurabiliyorum” diyen herkesin kendi meselesine eğilirken kullandığı bu mısrayı farklı bir forma sokarak biz de ihtiyacımız dahilinde kullanabiliriz. Mesela, Bayrampaşa’da yaşayıp 10-12 yaşlarına kadar İstanbul boğazına şahit olmamış çocuklara şahit olduktan sonra bunu terennüm edebiliriz. Bunu terennüm ederken tereddüt etmeye gerek bile yok fakat bizi tereddüt etmeye başka şeyler sevk edebilir. Örneğin “bu çocukları boğazdan alıkoyan şey nedir” sorusu ziyadesiyle yaptırabilir bize bunu. Soru sormakla yetinmeyen, sorunun ancak cevabıyla kıymet kazandığını bilen, soru soran kişinin ahlaki bir eylem içinde olup olmadığını kişinin verilecek olası cevaplarla olan ilgisiyle belirlenebileceğine inanan herkes bu sorunun ardından cevaplara yönelecektir. Cevap her yerde olabilir; sinemada, tarihte, sosyolojide vs… Fakat bu soruya verilecek en sarih cevabın sinemada olduğuna inanıyorum. Yusuf ile Kenan -bir çözüm sunmasa da- bu soruya verilecek en iyi cevaplardan biri sanırım.

Babalarının kan davalı olduğu kişiler tarafından öldürülmesine bizzat şahit olan iki kardeşin bu olay ardından İstanbul’a kaçışı, kente vardıktan sonra amcaları olan Ali’yi umutsuzca aramaları ve bu esnada daha önce şahit olmadıkları insanlarla karşılaşmaları etrafında dönen bir film… Babasından gördüğü ahlakı terk etmemek için çırpınan, alın teriyle yaşama mücadelesi vermenin kıymetine inanan Kenan ile maruz kaldığı ahlaksızlıklara mağlup olan ve mücadelenin öteki kadar gaddar olmak ile sürdürülebileceğine inanan ağabeyi Yusuf’un bu serüveni bizlere birçok şey fısıldayabilir. Öncelikle şunu diyebiliriz: İstanbul’a ayak bastıkları gibi çatışma başlamıştır. İstanbul, Kenan ve Yusuf’u birbirinden uzaklaştırmıştır. Serüvenin başladığı yerdir burası, Hz. Yusuf kıssasını hatırlayalım; Kenan’dan ayrılmak yolun başı değil midir? Yolun, yani ayrılığın ve çatışmanın. Dönemin belirgin iki tiplemesine de şahit oluruz bu iki kardeş üzerinden. Peki, her şey karşısında irkilen iki insana dönüşen, İstanbul’un o yıllarda artık gerçeği haline gelen çapraşık yaşantının içine atılan iki kardeşin hikayesi olan “Yusuf ile Kenan” İstanbul’a dair bizlere ne söyleyebilir?

Dikkatimi çeken ilk husus, Anadolu’nun muhtelif yerlerinden akın akın gelen işçilere ev sahipliği yapan sokaklar ve bu sokakları temaşa edebilen fakat ilgi göstermeyen bir üst zümre oldu. İstanbul’un yeniden biçimlenen bu mozaiği içinde farklı bir konumun sahibi olan bu üst zümrenin ilgi alanı köylülerin ekonomik sıkıntılarından ziyade onların, kıyafetleriyle kendisini gösteren otantik yanıdır. Filmin akışı içinde buna çok az rastlasak da en azından örnek olarak – ki bu örnek belki de filmin en çarpıcı yeridir-, filmin başında yardım ve kurtuluşa dair bir şeyler bekleyen çocukların çoraplarına bakılarak söylenen “çorap çok dekoratif” sözünü verebiliriz. Kirli sokaklar, bakımsız binalar ve terk edilen evler de göze çarpan diğer hususlardır. Soruya geçelim: bu çocukları boğazdan alıkoyan şey nedir?

Bu sorunun cevabı bir sır olmadığı gibi öyle ulvi bir mahiyette de değil. Cevap basit: Bu çocukları boğazdan alıkoyan şey modernleşme serüvenimizin bir parçası olan “İstanbul’a Göç”tür. Bu sonradan göçlerin temel sebebini bildiğimiz vakit buna verecek cevabımız da bu oluyor fakat sorulara devam edebiliriz. Film boyunca çocukları bir kere boğaza doğru iten Ömer Kavur bu sorunun cevabını bilmiyor muydu? Bayrampaşa’daki çocukların babalarının Yusuf ile Kenan olmadığını iddia edebilir miyiz? Filmin sonundaki rüya neden o kadar soluk, duru ve gerçekçi?

Zeyd Demir

 

4. Adalar’dan İstanbul’a Bir Melankolik Yürüyüş: Sevmek Zamanı

 

Not: Bu yazı diziler halinde devam edecektir.

Okumaya Devam Edin

Dosyalar

Usta Yönetmenlerden Diziler

Yayın tarihi:

-

Günümüzde diziler sinemaseverleri olduğu gibi yönetmenleri de ikiye bölmüş durumda. Özellikle Netflix’in dizi ve film izleme alışkanlıklarını değiştirmeye başlaması kimi yönetmenleri dizilere ve bu gibi platformlara karşı mesafeli durmaya iterken kimi yönetmenler de dizileri kendilerini ifade etmede yeni bir ortam olarak görüyor. Geçtiğimiz yıl usta yönetmen David Lynch TV tarihinin kült yapımı olan Twin Peaks ile tekrar buluşturmuştu bizi. Aynı yıl uzun süredir sessizliğini koruyan David Fincher da Netflix için hazırladığı Mindhunter dizisi ile karşımıza çıkmıştı. Bu yıl ve ilerleyen yıllarda da bu gibi usta yönetmenlerin yöneteceği pek çok dizi ile karşılaşacağız. Gelin bunlara hep birlikte göz atalım.

The Ballad of Buster Scruggs – Joel & Ethan Coen

Barton Fink (1991), Fargo (1996) ve Inside Llewyn Davis (2013) gibi kültleşmiş filmleriyle tanıdığımız Coen Kardeşler ilk kez bir dizi ile karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. 6 bölümlük antoloji türündeki bu mini dizi 2018 yılı içerisinde Netflix’te yayınlanacak. Coen Kardeşler tarafından yazılıp yönetilecek western türündeki dizinin oyuncu kadrosunda James Franco, Zoe Kazan ve Tim Blake Nelson gibi isimler yer alıyor.

Kelvin’s Book – Michael Haneke

Son olarak Happy End (2017) filmini izlediğimiz usta yönetmen Michael Haneke ikinci kez bir dizi hazırlığı içerisinde. Daha önce 1979 yapımı 2 bölümlük Lemminge adında bir mini dizi hazırlamış olan yönetmen bu kez Kelvin’s Book adında 10 bölümlük yeni bir dizi yazıp yönetecek. Distopik bir gelecekte geçecek olan dizinin yayın tarihi henüz belli değil.

The New Pope – Paolo Sorrentino

La Grande Bellazza (2013) ve Youth (2015) gibi filmleriyle tanıdığımız İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino en son 2016 yılında HBO ve Sky kanallarının ortaklığında hazırlanan mini dizi The Young Pope ile karşımıza çıkmıştı. Bu yıl Loro filmini izleyeceğimiz yönetmen 2019 yılı için yeni bir mini dizi hazırlığı içerisinde. Yine tüm bölümlerinin Sorrentino tarafından yönetileceği dizinin oyuncu kadrosu ve konusu henüz belli değil.

On Becoming a God in Central Florida – Yorgos Lanthimos

Kynodontas (2009), The Lobster (2015) ve The Killing of a Sacred Deer (2017) gibi filmleriyle tanıdığımız Yorgos Lanthimos da dizi dünyasına adım atacak yönetmenler arasında. Kara komedi türünde olacak On Becoming a God in Central Florida dizisinin başrolünde Kirsten Dunst yer alacak. AMC’de yayınlanacak dizinin yayın tarihi henüz belli değil. Bu dizi dışında Lanthimos’un Colin Farrell’lı Amazon’da yayınlacak bir dizi projesi daha bulunuyor.

Tong Wars – Wong Kar-Wai

Son olarak 2013 yapımı Yi Dai Zong Shi / The Grandmaster filmini izlediğimiz başarılı yönetmen Wong Kar-Wai uzun süren sessizliğini bir dizi ile bozmaya hazırlanıyor. Yayın tarihi belli olmayan dizi 19. yy. San Francisco’sunda yaşayan Çinli gangsterleri konu edinecek ve Amazon’da yayınlanacak.

Too Old To Die Young – Nicolas Winding Refn

Pusher (1996), Drive (2011) ve The Neon Demon (2016) gibi filmleriyle tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn bu kez Too Old To Die Young dizisi ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Oyuncu kadrosunda Miles Teller ve Jena Malone’un yer aldığı dizi Los Angeles’ta geçecek ve suç türünde olacak. Çekimleri biten dizi 2018 yılı içerisinde Amazon’da yayınlanacak.

Andrey Zvyagintsev’in İsimsiz Dizisi

Geçtiğimiz yıl Loveless (2017) filmi ile gündemde olan Andrey Zvyagintsev’den de bir dizi izleyeceğiz. Yayın tarihi ve adı henüz belli olmayan dizi Rusça çekilecek.

Big Little Lies (2. Sezon) – Andrea Arnold

Ayrıca geçtiğimiz yıl HBO’da yayınlanan, ilk sezonunun Jean-Marc Vallee tarafından yönetildiği Big Little Lies dizinin yeni sezonunu Fish Tank (2009) ve American Honey (2016) gibi filmleriyle tanıdığımız İngiliz yönetmen Andrea Arnold’un yöneteceğini de not düşelim.

 

Okumaya Devam Edin

Analiz

Vertigo ve Psycho Ekseninde Alfred Hitchcock Sinemasında Nekrofili

Yayın tarihi:

-

Cananımın hayali olmadan

Işıldamaz ay asla.

Ve gördüğüm yıldızlar değil asla

Parlak gözleridir güzel Annabel Lee’min.

Ve gece boyu uzanıp dururum yanına

Sevgilimin, cananımın, hayatımın ve gelinimin,

Deniz kıyısındaki gömütünde,

Deniz kenarındaki kabrinde

Edgar Allen Poe, Annabel Lee şiiri (1849)

Giriş

Edebiyat, hayatın her alanını yansıttığı gibi, insanın içindeki en derin ve karanlık cinsel arzuları da yansıtır. Romanlardan, öykülerden ya da şiirlerden, yazarlarının sahip olabilecekleri cinsel fanteziler hakkında çıkarımlar yapılabilir. Bu açıdan bakıldığında, yazmak cesur bir eylemdir. Yazar, yazdıklarıyla hatalarını, pişmanlıklarını, komplekslerini ve fantezilerini, yani iç dünyasını açığa çıkarır. Yazının başındaki Edgar Allen Poe’nun yazdığı son şiir olan Annabel Lee de, yazarın “Güzel bir kadının ölümünden daha şiirsel hiçbir şey yoktur” sözüyle açığa vurduğu hislerini yansıtır nitelikte bir şiirdir.

Sanatların yedincisi ve günümüzde en popüler olanı sinemada da bu dışavurumlar kendisini gösterir. İki yakın arkadaşın aralarında konuşamayacağı konular, sinema sayesinde, bir salon dolusu birbirini tanımayan insanın gözleri önünde, tüm çıplaklığıyla gösterilebilir. Sinemanın en büyük gücü de, kuşkusuz, buradadır. İzleyici, hiçbir zaman göremeyeceği ya da ahlaki normlara göre görmemesi, bilmemesi gerekenleri, bir topluluğun içinde, sinema salonunda görebilir. Ve bu görme eylemi hem yasalara hem de ahlaka uygundur. Bu yüzden sinema, izleyicisinin üzerinden suçluluk duygusunu kaldırır; ona sinemasız açılamayacak kapılar açar.

Alfred Hitchcock, filmlerinde genellikle gizemli suç hikâyelerini büyük bir sinematik ustalıkla anlatmıştır. Ancak filmlerinin hem izleyiciler hem de eleştirmenler tarafından beğenilmesinin arkasındaki neden bununla sınırlı değildir. Hitchcock, üst paragrafta bahsedilen, sinemanın konuşulamayanları konuşması unsurundan oldukça faydalanmıştır. Yönetmenin kamerası, erkek egemen toplumda erkek hazzının odaklandığı nesnelere odaklanmış, erkeklerin sahip olduğu cinsel fantezileri, örtülü bir biçimde, içermiştir. Bu duruma Hitchcock filmlerinden örnekler vermek gerekirse, hemen hemen her filminde kısa saçlı sarışın bir kadının arzu nesnesi olarak var olması, North by Northwest filminin sonunda trenin tünele girmesi gösterilerek cinsel birleşmenin ima edilmesi, Rope filminde yine örtülü bir şekilde toplumda kendisini heteroseksüel olarak tanıtan erkek eşcinselliğinin ele alınması, Psycho filminde erkeğin annesiyle olan ilişkisine Oidipus kompleksi penceresinden bakılması, Rear Window’da bir erkeğin karşı apartmanı izlemesiyle voyerizme değinilmesi ve daha birçok örnek sayılabilir. Tüm bunlar, Alfred Hitchcock filmlerinin özellikle erkek izleyiciyi bilinçaltlarından ele geçirerek ilgi çekmelerini ve yıllarca unutulmayarak kalıcı olmalarını sağlamıştır. Bu yazıda, Vertigo ve Psycho filmleri çerçevesinde, Hitchcock filmlerindeki nekrofilik görünümler ele alınacaktır.

Nekrofili, nekro (ölü) ve pihilia (sevgi) kelimelerinin birleşmeleriyle oluşturulmuş bir kelimedir. Her cinsel fantezi gibi ölüseviciliğin de, keşfedilmiş olsun ya da olmasın, psikolojik bir açıklaması vardır. Nekrofiliklerin cinsel tatmin için neden ölü bir bedene ihtiyaç duydukları psikolojik bir makalenin konusudur. Bu yazıda yalnızca Hitchcock filmlerinden Vertigo ve Psycho’daki olgulardan çıkarımlar yapılacaktır.

Vertigo (1958) Açısından: Ölüyü Tekrar Yaratmak

Vertigo’nun asıl senaryosu dışında nekrofiliyle ilgili olan konusu, Scottie adındaki bir dedektifin, bir arkadaşının karısı olan Madeleine’i takip etmesi ve bazı olaylar sonrasında ona âşık olmasını, daha sonra ise Madeleine’in hayatını kaybetmesi sonucunda Scottie’nin sevdiği kadını başka bir kadın olan Judy’de tekrar yaratmaya çalışmasını anlatıyor. Scottie’nin nekrofilik hislerini anlatmakta Madeleine’in aslında Judy’le aynı kadın olması, yani Scottie’nin aslında yanılıyor olması önemli olmadığından filmin bu kısmı yazının konusu değildir. Bu nedenle yazıda Madeleine ve Judy, başta Scottie’nin düşündüğü gibi, farklı kadınlar olarak ele alınacaktır.

Scottie, Madeleine’in ölümünden sonra şehirde sürekli dolaşır. Bu dolaşmalarında karşısına çıkan kadınları Madeleine’e benzetir. Hatta bazılarını gerçekten Madeleine sanarak heyecanlanır. Madeleine’ın sanrılarını görür ve sonrasında akıl hastanesinde uzun bir süre kalmak zorunda kalır. Çıktığında düzelmemiştir ve beyni hala gördüğü kadınları Madeleine’in yerine koymaya çalışmaktadır.

Scottie bir gün yolda Judy’i görür ve onu Madeleine’e çok benzetir. Onunla hemen tanışır ve yemeğe çıkmayı teklif eder. Daha sonra bu Scottie için yeterli olmaz ve Judy’nin giysilerini, saç rengi ve stilini değiştirmeye kadar gider. Judy Madeleine olarak değil, kendisi olarak sevgi talep etse de Scottie Judy’e değil Madeleine’e âşıktır ve Judy’nin çaresiz isyanlarına kulak asmaz. Scottie için Judy ile beraber olmanın tek yolu onu Madeleine’e dönüştürmektir. Bu yolla Scottie, kaybettiği Madeleine’i ruhlar dünyasından yaşadığımız dünyaya geri döndürecek ve sevgilisine kavuşacaktır.

Vertigo’nun pencereden yeşil ışık süzülen meşhur otel odasındaki buluşma sahnesi sinema tarihinde çok önemli bir yer tutar. Bu sahne, tek tanrılı dinlerdeki öldükten sonra yeniden dirilmeyi ve bu dirilme sonucu geçici dünyevi hayatta ölüm yüzünden birbirinden ayrılmış sevenlerin yeniden buluşmasını tasvir eder. Aynı zamanda cinsel ve manevi tatminin bir araya geldiği çok nadir anlardan birisidir. Öyle ki Scottie, Judy henüz giysisiyle, saç rengi ve stiliyle tam anlamıyla Madeleine’a dönüşmeden önce onu öpememektedir. Scottie Judy’i öpmek için onun Madeleine’a dönüşmesini büyük bir kararlılık ve sabırla beklemiştir. Bu sahnede Scottie’nin arzuları tam manasıyla gerçekleşir ve pencereden süzülen yeşil ışığın etkisiyle ilk bakışta bir hayalet gibi görünen Judy (Scottie için artık Madeleine olmuştur) dönüşümünü tamamlamıştır. Scottie Madeleine’ı büyük bir şevkle öper, Judy Scottie için bir nesneyken artık bir özneye dönüşmüştür. Oysa filmin sonunda Scottie’nin Judy ile Madeleine’in aynı kadın olduklarını öğrenmesiyle özne ve nesne birbirine girer ve Scottie için her şey anlamını yitirir.

Psycho (1960) Açısından: Ölüyü Yaşatmak

Psycho, anne oğul ilişkisini Freud’un Oidipus kompleksi penceresinden en iyi anlatan filmlerden birisidir. Filmin bir klasik haline gelmesinin bir nedeni de, Hitchcock’un filmi zamanının ötesinde bir sinema tekniğiyle çekmesinden başka, filmin erkeklerin çocukluklarında kalmış bu kadar ilkel bir içgüdüsüne hitap ediyor olması olabilir. Psycho’nun nekrofiliyle ilgili olan kısmını kısaca özetlemek gerekirse, annesini kaybeden bir oğul olan Norman Bates’in annesiz bir yaşam sürememesi ve annesinin cesedini mezarından çalarak evde cesetle beraber yaşaması olarak anlatılabilir. Ayrıca Norman Bates, kişilik olarak annesinin yerine geçerek onun yerine konuşmakta ve bu yolla kendi oğul kişiliğiyle diyaloglar kurarak yalnızlık hissini yok etmektedir.

Vertigo’da ölüyü başkasında yeniden yaratmaya çalışan Scottie’nin yerini Psycho’da ölüyü aynı kişide aynı şekilde yaşatmaya çalışan Norman Bates almıştır. Bates, ölüyü yeniden yaratmak yerine, cesedini çalarak onun –en azından kendisi için- varlığını kesintisiz bir şekilde sürdürmek arzusundadır. Aynı zamanda anne Norma ve oğul Norman’ın aynı bedende iki kişilik olarak yaşaması, annesini kaybeden Norman’ın yaşadığı yalnızlık hissini de bastırmasını sağlamaktadır.

Psycho’da Norman’ın annesine duyduğu cinsel hisler, oldukça üstü kapalı bir şekilde ifade edilmiştir. Film, sadece Norman’ın annesiyle sevgilisini öldürdüğünü açığa vurarak ve annenin Norman’la ilgilenen güzel kadınları öldürmek için ortaya çıkmasını göstererek Norman’ın annesine karşı Oidipus kompleksini aşamadığını ima etmektedir. Norman Bates’in annesine duyduğu cinsel hisler ve psikolojisi 2013’te başlayan Bates Motel dizisinde daha açık ve ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Yine de Hitchcock’un 1960 yılında gösterime giren Psycho’da çok cesur bir işe imza attığını söylemek gerekir.

Sonsöz

Nekrofili tanımı gereği bir insanın ölü bedenlere duyduğu cinsel ilgiyi ifade eder. Oysa Hitchcock filmlerinde, sahip olmayanlar için ne kadar rahatsız edici olursa olsun, cinsel fantezileri döneminin sansür anlayışına da uygun olarak, örtülü bir şekilde anlatır. Vertigo’da Scottie Judy üzerinden ölü olan Madeleine’ı severken Psycho’da Norman Bates kendi yarattığı kişilik üzerinden ölü olan annesi Norma Bates’i sevmektedir. Bu filmlerde cinsellik karakterin beynine paralel bir şekilde bastırılmıştır. Cinselliğin sözü edilmese de onu filmin her yerinde görmek mümkündür. Hitchcock filmlerindeki bu çift anlamlı anlatımın ilgi görmesinin sebebi, günlük yaşamın da çift anlamlılığa sahip olmasıdır. İnsanların hareketlerinin altında, onların cinsel kimliklerini ve fantezilerini açığa vuran ipuçları saklıdır. Hitchcock bu yolla, aynı anda insanın hem en derin içgüdülerine hitap eden hem de günlük hayatı yansıtan filmlerle her türden sinema izleyicisinin ve eleştirmenlerin beğenilerini kazanmıştır ve sinema tarihinin en iyi hikaye anlatıcılarından birisi olmuştur.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending