Connect with us

The Platform (2019): George Floyd Cinayeti ve Küreselleşen İnsan!

Yayın tarihi:

-

2020 Aralık ayında Makao Uluslararası Film Festivali’nde İspanyol film yapımcısı Galder Gaztelu-Urrutia’ nın çarpıcı filmi ‘The Platform’ seyirci ile tanıştığında tüm dünya farklı bir yerdeydi. Hong Kong’daki kitlesel gösteriler üzerinden Çin ile ABD arasında ciddi politik baskılar yaşanıyor, İngiltere ve Avrupa Brexit üzerinde çatışmalarla sert biçimde sarsılıyordu. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi The Platform böylesi bir zamanda festivallerde vizyon peşinde koştururken coronavirüs salgını sırasında Netflix birden bu filmi satın alarak izleyenlerine sunma kararı aldı. Filme karşı sert bir ilgiyi tahmin edemeden alınan karar, aslında dünyanın kaderini şekillendiren algıları sinema kitlesinin yüzüne çarptı! Corona sırasında oluşan işsizlik, açlık, çaresizlik insanları liberal konjonktürde savururken, ABD’de ırkçı polisler tarafından uluorta işlenilen George Floyd cinayeti hem sınıfsal hem de ırksal bağlamda kişilerin çaresizliğini iyice ayyuka çıkarmış oldu. ‘The Platform’ sınıfsal ve de ırksal faşizmin dünyada geldiği boyutu anlatmak adına oluşturulmuş bir yapım olduğu için, her iki olayın izlerini filmde bulmamız pekala mümkün!

Yönetmen Bong Joon-ho Parazit ile 2020 (92.) Akademi Ödülleri’nde En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Özgün Senaryo ödüllerinin yanı sıra Güney Kore adına da En İyi Uluslararası Film ödülünü kazanırken sistemlerin artık tıkandığını, 1992 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılımından sonra bizlere yutturulan ‘küreselleşme’ yalanının hiçbir işe yaramadığını anlatıyordu. Zamanında İngilizler kast sistemini Hindistan’da denemiş, fakir halkı olana karşı zorla boyun eğdirerek ‘din’ kisvesi altında sadece ‘şükretmeye’ yönlendirmişlerdi. Kapitalist sistemin altın kuralı olan dini ögelerle insanları zorbalığa karşı boyun eğdirme işleminin tarihi aslında çok eski; fakat günümüz dünyasının liberal sisteminin yaygınlaştırma hamleleri ilk kez Asya coğrafyasında kendisini göstermişti. Ki hemen size hatırlatma yapayım, George Floyd Cinayeti sırasında oluşan kitlesel eylemleri bastırmak adına Trump denilen faşist, Beyaz Saray’ın karşısındaki kiliseye giderek eline aldığı İncil’le eylemcileri tehdit etmişti. Tarihteki ilk resmi faşist Hitler’in İncil hamlesini bilmeyeniz yoktur. Gezi Parkı olayları sırasında eline Kuran alıp halka gösteren, camide içki içtiler yalanını söyleyeni zaten tanıyorsunuz.

The Platform işte böylesi bir dünyanın üzerine gelen bir film olduğu için insanların fazlaca dikkatini çekti. Filmde, genç bir adam Goreng (Iván Massagué), gönüllü olarak girdiği dikey bir hapishanede kendini keşfetmek için uyanır. Her hücrenin zeminde bir deliği vardır ve her gün bir yemek platformu hücrelere indirilir. Birbirini takip eden her seviyedeki mahkum, masa devam etmeden önce ellerinden geleni yiyor, bu yüzden daha düşük seviyelerde kalanlar yukarıdakilerin artıklarını yemek zorunda. Goreng önceleri uygar bir insan olarak kendisine yetecek kadar olanını yemek istiyor. Çünkü platform aşağılara doğru indikçe altta kalanlara da yemek kalması lazım. Ama bu dikey hücrelerde sürekli yer değiştirerek yaşamak zorunda olan insanlar, altta kaldıklarında yukarıdaki insanların aç gözlülüğü yüzünden aşağıya doğru inen platformda yemek bulmaları mümkün olmuyor. İnsanın bilinçaltında yatan hayvani duygularını test eden yapımda, 300 küsür platformun en tepesinde gözlerini açanlar, aşağıda kalanların hakkını fazlaca yerken, insanların yemeğine tükürüp dışkılarını bile yapmakta. Altta yemeksiz kalan insanlar yamyamlık yapıp birbirlerini öldürüp yemeyi normal zannetmekte. Goreng kendisiyle verdiği savaşta bu insanların sisteminin dışında kalmak için büyük mücadelede veriyor. Bir gün gözlerini açtığı yeni hücresinde siyahi bir adamın yukarı katlara çıkmak için hırsına tanık oluyor, ama sırf derisinin renginden dolayı yukarıdaki insanların o adama faşistçe davranışlar sergilemesi artık ona tuhaf gelmiyor. Platformun tepesinde olanlar altta olanların canını hiçe saydıkları için, sistem tepede olanlara sürekli ayrıcalık tanımakta. İşte bu sistemi yok etmek isteyen Goreng ve siyahi arkadaşı bir savaşa girişiyor. Amaç hapishaneye yukarıdan aşağıya indirilen yemek platformunda her hücre kendisine yetecek kadar yemek yemeli, böylelikle aşağıda olanlar açlıktan birbirlerini yemek zorunda kalmamalı, insanlar eşit biçimde kendilerine sunulandan faydalanmalı.

Filmi buraya kadar anlatıp konuyla ilgili daha fazla spoiler vermek istemiyorum. George Floyd’ un derisinin renginden dolayı polis tarafından vahşice öldürülmesinden sonra filmin anlamı daha bir arttı diyebilirim. Derisi siyahi olduğu için ayrımcılığa maruz kalan bir insanın isyanı ile platformun vahşi yapısını değiştirmek isteyen beyaz bir insanın düşünceleri filmin en can alıcı noktası haline geliyor. Temelde vahşi kapitalist sistemin dayatmalarına karşı, eşit biçimde insanların nimetlerden faydalanmasını isteyen iki insan, sosyalist bir rejimi dikey hapishaneye getirmeye çalışıyor. Sonuç olarak filmde karşımıza çıkanla gerçek dünyada insanlarının fakirliğe ve açlığa karşı verdikleri amansız savaş birbirlerine çok paralel!

1992 yılında ‘özgürlük’ söylemi altında Soros vakıflarının örgütlemesiyle dünyadaki sosyalist rejimler birer birer tarih sahnelerinden kaldırılırken, 2020 yılında kapitalist ekonomik sistemler işçi sınıfının örgütsel hareketiyle epeyce sarsıldı. Demokratik ya da devrimlerle, insan gücünün küreselleşen dünyayı tepeden aşağıya değiştirebileceğine yeniden inanan kitleler oluşmaya başladı. İnsanın emek gücünü sömüren bu küresel yapı, tepedekilere tüm sosyal ve ekonomik ayrıcalıklarını sunup, altta kalan insan yığınlarının açlıktan yoksulluktan ölmesine ses çıkarmıyor, fakat bundan sonrası için değişim kaçınılmaz! Fransa’da başlayan, daha sonra katmerli biçimde dünyaya yayılan ‘sınıfsal eylemler’ bugün ABD’de otonom bölgelerin inşa edildiği komünlerin kurulmasına kadar ulaşan eylemler bunun bir kanıtı. The Platform, yönetmenin belki de ileri görüşlü olmasından kaynaklı, konu biçimi olarak şu günlerin en sert resmini çeken bir film. Konudaki anlatıma baktığımız zaman, önümüzdeki süreçte bu vahşi kapitalist yapının zamanla, ki sıra süre içinde, birçok bölgede sosyalist sistemlerle yer değişikliği yapacağını bizlere gösteriyor. Filmde insanın zorda kalmadıkça kendisinden sonra geleni asla düşünmediği gerçeğini haykırması, kitlesel uyanışlar için önemli bir eleştiri. Bizlere doğumumuzdan bu yana öğretilen ‘açgözlülük’, ‘bencillik’, ‘ben merkezcilik’ ve ‘doyumsuzluk’ içinde yaşadığımız sistemin asal dayanakları iken, The Platform bizlere bu dayanakların nasıl birer birer yok edileceğini, insanların sosyalist kurtuluşlarını nasıl sağlayacaklarını ince ince beyinlerimize işliyor.

Uzun lafın kısası ‘The Platform’ yönetmen Bong Joon-ho’ nun ‘Parazit’ filminin yanına yaklaşamayacak kadar düz mantıkta bir yapım olmasına karşın, dünyanın içinden geçtiği dönem itibariyle tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Filmin son sahnesindeki mantık hatasını görmeyen Galder Gaztelu-Urrutia aslında tarihi bir hata yapıyor yapmasına, ama işte şu Corona günleri bu hatayı görmemizi öyle güzel zorlaştırıyor ki, diyecek başka sözüm yok!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Rüya gibi filmler Kundura Sinema’da!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Kundura Sinema’nın çevrimiçi izleme platformu Kundurama‘nın yeni seçkisi “Rüyanın Öte Yakası” yayında! 

New York merkezli bağımsız ve deneysel film platformu Kinescope’un kurucusu ve sinema yazarı Pawel Wieszczecinski’nin küratörlüğünde hazırlanan seçkide, izleyicinin hafızasını, zihnini ve duygularını harekete geçirmeye hazır ikisi kısa 3 film gösterilecek.

İngiliz sanatçı ve yönetmen ikili Daniel & Clara’nın 2019 yapımı belgeselleri “Notes From A Journey / Bir Yolculuktan Notlar” yalnızca görsel değil işitsel olarak da duyularımızı açmaya davet ederken; Berlin ve Cannes festivallerinin geleceğin yönetmenleri arasında gösterip desteklediği Hindistanlı genç yönetmen Payal Kapadia’nın rüyalardan ve efsanelerden beslenen ödüllü kısa filmleri de izleyiciyi geçmiş zaman masallarını andıran ruhani bir dünyanın içine çekecek.

“Rüyanın Öte Yakası” seçkisi 19 Temmuz’a dek Kundurama‘da Türkçe altyazılı ve ücretsiz izlenebilecek.

 

Okumaya Devam Edin

“Karanlık Kutunun Doğu Serüveni” Desteğinizi Bekliyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Prodüksiyonunu Kinema Film’in, senaristliğini ve yönetmenliğini Nihan Belgin’in üstlendiği “Karanlık Kutunun Doğu Serüveni” adlı dokü-dramanın önümüzdeki aylarda çekimlerine başlanması planlanıyor. Ön hazırlık çalışmaları yaklaşık 2 yıldır devam eden proje, Dünya’da çekilen ilk fotoğrafın izini sürerek fotoğrafın icadı ve günümüzdeki fotoğraf çılgınlığını farklı perspektiflerden anlatacak sinematografik bir anlatı olacak. Tarihteki ilk fotoğrafın çekilme anı gibi sahnelerle tarihi atmosferi yeniden canlandıracak belgesel filmde ayrıca İstanbul ve Doğu’ya dair onlarca arşiv fotoğrafı yer alacak. Filmin dış ses anlatımı ise Türkiye’nin en özel seslerinden aktör Metin Belgin yapacak.

Proje ekibi, Fongogo’da oluşturduğu kampanya sayfasıyla da izleyicilerini projenin bir parçası olmaya davet ediyor. Bütçesinin bir kısmını kitlesel fonlama yöntemiyle elde etmeyi planlayan proje, verilen destekler karşılığında destekçilerine çeşitli ödüller de sunuyor. Bağımsız sinemanın yanında olan sanatseverlerin desteğiyle hayat bulacak projenin kampanya sayfası 60 gün boyunca desteklere açık olacak.

Projeyle ilgili tüm detayların yer aldığı Fongogo kampanya sayfasına bu linkten ulaşabilirsiniz:

https://fongogo.com/Project/karanlik-kutunun-dogu-seruveni

KÜNYE
Senarist-Yönetmen: Nihan Belgin
Yapımcı: Umut Beşkırma
Görüntü Yönetmeni: Hakan Körezli
Dış Ses: Metin Belgin

www.kinemafilm.com.tr

Okumaya Devam Edin

53. Siyad Ödülleri Sahiplerini Buldu

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyelerinin oylarıyla belirlenen 2020 yılı Türkiye Sineması’nın ‘En İyileri’, salgın koşullarında çevrimiçi yapılan ve oyuncu Tuğrul Tülek’in sunuculuğunda gerçekleşen ödül töreninde açıklandı. Ercan Kesal’ın yazıp yönettiği Nasipse Adayız, En İyi Film Ödülü dahil toplam beş ödül kazandı. Nasipse Adayız’ı dört ödülle Nuh Tepesi, üç ödülle Bina ve bir ödülle Kronoloji izlediler.

Bu yılki SİYAD Onur Ödülleri’nin sahipleri oyuncu Nur Sürer ve belgesel sinemacı Can Candan, Emek Ödülü’nün sahibi ise emektar sinema makinisti Ali Koçoğlu oldu.

 

53. SİYAD Ödülleri’nin sahiplerinin tam listesi:

En İyi Film: Nasipse Adayız

En İyi İlk Film: Nuh Tepesi

En İyi Yönetim: Ercan Kesal / Nasipse Adayız

En İyi Senaryo: Ercan Kesal / Nasipse Adayız

En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Cemre Ebüzziya / Kronoloji

En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Ali Atay / Nuh Tepesi

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Selin Yeninci / Nasipse Adayız

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: İnanç Konukçu / Nasipse Adayız 

En İyi Görüntü Yönetimi: Federico Cesca / Nuh Tepesi

En İyi Müzik: Can Demirci / Bina

En İyi Kurgu: Yorgos Mavropsaridis / Nuh Tepesi

En İyi Sanat Yönetimi: Ufuk Bildibay / Bina

En İyi Fantastik Film: Bina

En İyi Orta-Uzun Metraj Belgesel: Mimaroğlu

En İyi Kısa Metraj Belgesel: Silivri’den Mektuplar (Letters from Silivri)

En İyi Kısa Film: Büyük İstanbul Depresyonu

Onur Ödülleri: Nur Sürer, Can Candan

Emek Ödülü: Ali Koçoğlu

En İyi Yabancı Film: Boyalı Kuş-The Painted Bird / Bir Film (ithalatçı)

Çevrimiçi En İyi Film: Mank / Netflix (çevrimiçi platform)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending