Connect with us

Tartışma

Toplumsal Bir Gereklilik Olarak Katil, Kurban ve İdam: Dead Man Walking

Yayın tarihi:

-

Yönetmen Tim Robbins’in 1995 yılında gösterime sunduğu sarsıcı Dead Man Walking filminin kısa özeti ile yazıya başlayalım:

Carl Vitello ve Matthew Poncelet (Sean Penn), bir gece alkol ve uyuşturucuyla iyice kafayı bulmuşlarken, ormanlık alanda 17 yaşındaki Walter Delacroix ile 18 yaşındaki Hope Percy’ye rastlarlar. İşkence ve tecavüzden sonra, ikisini de pompalı tüfekle enselerinden birer el ateş ederek öldürürler. Vitello avukat tutacak imkâna sahiptir ve idamdan paçasını sıyırır. Poncelet ise parasız, dolayısıyla avukatsızdır. Böylece ölü adamın yürüyüşü başlar. Ona bu yürüyüşte Helen Prejean adındaki rahibe eşlik edecektir.

Dead Man Walking Sinematopya (1)

Poncelet ve Prejean karakterlerinin merkezinde suç ve ceza üzerine geniş bir perspektifle karşılaşırız. Toplumsal düzende saygın bir yere sahip rahibe ile insan olarak görülmeyen bir cani aynı eksende buluşup, bizlere kurban ve cellat arasındaki ayrım üzerine etraflıca düşünme imkânını verirler.

Tim Robbins, Prejean karakterini İsa peygamberin bir temsili olarak sunar. Fakat bu temsil, mevcut toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlayan din anlayışının karşısında yer alır. Bir yandan İncil’den ve Tevrat’tan bölümlerle katilin katlinin vacip olduğu savı din adamının, valinin, yargının, polislerin, basının, kurbanların ailelerinin ağzından desteklenir; öte yandan Prejean ise bu katlin dinde yerinin olmadığı savıyla ötekilerle mücadeleye girişir. O halde hangi taraf haklıdır? Yönetmenin vurgusu, Prejean’ın temsil ettiği dinin haklılığından yana olduğunu gösterir. Eleştirisini de o yandan bakarak yapar. Alt metinde güruhun bu planlı cinayeti (idam cezasını) haklı ve meşru göstermek adına dini dayanak göstermelerinin yanlış olduğunu okuruz. Oysa din tam da Prejean’ın temsil ettiği gibi bir şey olmalıdır, denmektedir. Sevgi büyük güç gerektirir ve rahibe bu canavarı dahi tıpkı İsa peygamberin yaptığı gibi, sevebilir. İdamına değin Poncelet’ın yanında duracak, ona acıyıp yardım eli uzatacak, onun için ağlayacak, kendiyle yüzleşmesini ve kendine saygı duymasını sağlayacak ve en sonunda da onu sevecektir. Oysa kuşkucunun elinden iki taraf da kurtulamaz. Öyle ki hem Tevrat kitabında “öldürmeyeceksin” kelamına karşı çıkana dinin kısas usulünün uygulanmasını vaaz ettiğini söyleyen rahip, hem de İncil’de İsa’nın merhamet ve barıştan söz ettiğini söyleyen Prejean haklıdır. Din hem öldüreni öldürün diye buyurur; hem de öldürene merhamet gösterin der. Bu ise, öldüreni öldürerek ona merhamet gösterin, diye yorumlanabilir. Din bir çelişkiler yumağıdır. Yoruma açık muğlaklığıyla onu araçsallaştıran herkesin işine yarar. Kutsal kitabın çelişkilerinden, yorum farkından hareketle girişilen kötücül eylemlerin yahut onu bu eylemlerin dayanağı olarak göstermenin bir yanlış anlaşılma olduğunu söylemek, eksik bir bakışın dilidir. Din en çok da kalabalıkların destekçisidir. Dünün engizisyon kaynağı, bugünün “kamu vicdanı” muhafızıdır. “İnsan öldürmek kötüdür” diyen vicdanın sızısı “ama o bir insan değil” diyerek dindirilir. Bu bakımdan yönetmenin ilettiğinin aksine din daha çok, Prejean’ın betimlediği değil, onun karşısındaki herkesin betimlediği forma uygun düşer.

İmha düzeneği kurulmuştur: Masum iki gencin vahşice öldürülmesinin sorumlusu olan katil, adalet adına idam edilmelidir. Kısasa kısas…  Ancak ölüm koğuşu yalnızca Poncelet’ı ağırlamıyordur. Hepimiz biliriz ki yeni canilikler kapımızda sıraya dizilmiştir. Öncekinin ölümü sonrakilere bir gözdağı olsa da, sonraki caniler hep var olacaktır. Tıpkı onları toplumca cezalandırma ediminin var olacağı gibi. Her vahşi cinayette “toplumsal bilinç” kan kokusu almış yırtıcılar gibi bir anda canlanıverir. Güvenliği tehdit eden bu canavarın kanı dökülmeden, bir sonraki vakaya (öğüne) kadar rahatlamayacaktır. Bu rutinin, bu ritüelin ortasında tanışırız Matthew Poncelet ile. Önden ölü siyah adamlar yürümektedir. Sırasını bekleyen kapana kısılmış katilimizi tanıdıkça görürüz ki bilinci açık, eleştirel düşünebilen, onu seven acılı bir anne ve kardeşlere sahip bir insanla karşı karşıyayızdır. Tam da kendi koşullarının insanıdır. Hepimiz gibi. Yoksul bir bölgede cehaletin kucağında yetişmiştir. 12 yaşında ilk içkisini babasıyla içmiş, 14 yaşında da onu kaybetmiştir. Kadınları yalnızca seks aracı olarak görür. Çevresindeki baba figürlerinin peşinde oluşan kişiliği onu Carl Vitello’nun izindeki katliama kadar götürmüştür. Evet, suçludur, bunu bilir. Başlarda inkâr mekanizmasıyla psikolojik güvenliğini korumak istese de en sonunda rahibenin ve kendisini bekleyen sonun etkisiyle çözülecektir. Fakat Prejean’ın itirazı bu suça bakışı sorunsallaştırır: “Yaptığı şey şeytanlıktı. Bu doğru. Ama birine öldürmenin yanlış olduğunu söylemek için onu öldürmenin anlamı nedir?” der. Fakat amaç birine öldürmenin yanlış olduğunu söylemek değildir hiçbir zaman. Öyle olsaydı, suçun oluşmasına neden olan etkenler üzerine yoğunlaşılır ve bu etkenler yok edilmeye çalışılırdı. Yani onu suça götüren nedenler ortadan kaldırılsaydı Poncelet bir katil olmayacaktı. Oysa sistemin böyle bir derdi yoktur. Katili savunan yaşlı avukat Hilton Barber’ın Poncelet’ın ölümünü bir seçim vaadi olarak öne süren valinin atadığı siyasilerden oluşan kurula savunmasını yaparken söyledikleri önemlidir: “Ölüm cezası. Bu yeni bir şey değil, yüzyıllardır bizimle. İnsanları canlı canlı gömdük, kafalarını kopardık, insanların korkulu bakışları altında canlı canlı yaktık. Bu yüzyılda ise sevmediğimiz insanları öldürmenin daha insancıl yöntemlerini araştırdık. Grup silah ateşiyle öldürdük, gaz odalarında boğduk. Fakat şimdi tüm bunlardan daha insancıl bir araç geliştirdik. Öldürücü iğne.” Bu dile getirişle filmdeki temel meselenin zemini açığa çıkar. Ölüm cezası, toplumsal düzenin bir gerekliliğidir. Böylece bireyler için de bir gereksinme halini alır. İnsanlık bunu değil yüzyıllardır, bin yıllardır yapmaktadır. Suçun yalnızca tanımları değişir, kendisiyse hep var olur. Sistemin devamlılığına tehdit olan her insan suçlu olarak çeşitli şekillerde toplum huzurunda infaz edilir. Bugün kan görmeye dayanamayan ama kan dökmeden de yapamayan insanlığın steril bir infaz aracı (öldürücü iğne) ile kendini tatmin etmesi yapılanın korkunç gerçekliğini örtbas etmeye yetmeyecektir. Film bu gerçekliği başarıyla yüzümüze vurur.

Dead Man Walking Sinematopya (2)

Düzen her seferinde kendine karşıt olanı yine kendisi yaratır. Filmin gerçekliğinde ekonomik süreklilik için suçun faal olduğu varoşlar gereklidir. Mekanizma kendini ancak böyle işletir. Kutusuna para atmadan korku tüneline giremezsiniz. Ama oraya girmeden de edemezsiniz. O halde o parayı kutuya atmayı göze almalısınız. Poncelet gibileri sayesinde kolluk güçleri, mahkemeler, basın, siyasetçiler, din görevlileri, hastaneler, okullar, psikanalistler, mezarlıklar ve daha başka her oluşum bir korku tüneli panoraması olarak işlevsel hale gelir. Bu uğurda yeni katillere ve kurbanlara sessizce salık verilir. Yaşadığımız coğrafyada özellikle kadın cinayetleri için de aynı mekanizma yürümektedir. İş kadın cinayetlerini engellemek olduğunda kimse elini taşın altına sokmaz. Ya da okul önünden kaçırılıp, tecavüz edildikten sonra öldürülen çocuklar söz konusu olduğunda, devlet görevlileri çıkıp bu tip durumlarda ebeveynlerin çocuklarına çığlık atmayı öğretmesi gerektiğini söyler! Aksi halde, düzen bozulacaktır çünkü. Böyle bakılınca görülür ki katiller de tıpkı kurbanlar gibi sistemin kan arzusunu doyurmak için yaratılan birer kurbandırlar. Asıl katiller bu kısır döngünün son bulması adına çabalamayan herkestir.

Marx’ın derdi işçi olmayı ortadan kaldırmaktı örneğin. Bugün ise işçi olmak yüceltiliyor. Böylece sendikalar, hükumetler, işçi ölümleri, birbirini çeşitli nedenlerle öldürmeye hazır insanlar yeniden ve yeniden üretiliyor. Ve planlı cinayetler sahnelenen bir oyun halini alıyor. Hem sistem hem de ona bağımlı kitleler için kurban etme törenleri düzenleniyor. Adına idam denmeyen infazlar aktif olarak peşimize takılıyor.

Devlet mekanizmasının görevlisi olan Sister Helen Prejean’dan beklenen de bu cinayetin aşamalarının gerçekleşmesine hizmet etmesi. Tıpkı hapishanedeki rahip gibi… İstemese de sistemin bir aracı olarak korunur. Öyle ki olayların akışında sürüklenirken arabasıyla fazla hız yaptığında, trafik polisi bir rahibeye ceza kesmek istemeyerek gitmesine izin verir. Ailesi, enerjisini ölmek üzere olanlara harcamaması telkininde bulunur. Devlet bütün kurumlarıyla onu göreve çağırmaktadır. Fakat rahibe kendisini saran kimliğini yırtacak bir karaktere sahiptir. Bekâretini Tanrı’ya vererek dünyanın kirliliğinden uzak durmuştur. Bulunduğu konumla hiç uyuşmaz. Katı din anlayışıyla alay eder. Rahibe kıyafeti giymez. Tam bir uyumsuzluktur. Tabi bu da etrafça pek de hoş karşılanmaz. Başta kurbanların acılı aileleri olmak üzere hemen herkes, iktidarın diline ve davranış modellerine uymayan bu kadını anlamakta güçlük çekip tepki gösterirler.

“İdam koğuşunda parası olan kimse yoktur.”

Kendisiyle aynı suçu işlediği halde “kurallara uyan” Vitello, ekonominin her şey demek olduğu yaşam ortamında Poncelet’ın akıbetine uğramaz. Bunu iyi bilen katilimiz yargıca “kukla” demekten çekinmez. Rahibenin İncil’i okuması yönündeki telkinine kulak asmadan, kutsal kitabın onun uykusunu getirdiğini, oysa bilincinin açık olmasına ihtiyaç duyduğunu söyler. Çünkü son ana kadar bu kıyıma engel olmak adına her yolu denemesi gerektiğinin farkındadır. İtirafı ise ancak infazına birkaç saat kala, bütün umudunu yitirmişken gerçekleşir. Ölüm koğuşunda ırkçılık da devam etmektedir. Siyah adamlar önce idam edilir. Final yaklaştıkça bizler de dehşete Prejean’ın gözünden tanık oluruz. Poncelet’ın hücresinin dışında bekleyen rahibenin ardında hiçbir sıradışılık yokmuş gibi bir gardiyan televizyon izlemektedir. Öldürme merasiminin izleyicileri bir kokteyle katılmış gibi masadaki yiyecekleri atıştırıp, sohbet ederler. Hapishanenin dışındaki idam taraftarları, tıpkı Noel’i bekliyor gibi gece yarısını beklerler. Bu tabloya dayanamayan rahibe kendisini tuvalete atıp “Tanrım bu planlı bir cinayet, lütfen bana ve ona yardım et, bize güç ver” der çaresizce. Lakin devlet tüm ihtişamıyla bu ritüele çoktan hazır durumdadır. Ve kurban huzura çıkarıldığında son sözlerini dile getirir: “İnsan öldürmek kötüdür. Hem benim için, hem sizler hem de devletiniz için…” Bizlere de bu dehşet verici ritüeli kendi deneyimlerimiz üzerinden duyumsamak kalır.

Kadir Demiryürek

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Tartışma

Bir Organize Çöküş Hikayesi!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Walter Benjamin, tiyatroda sahnede duvarda asılı olan bir saat için ortamın gerilimli geçeceğine işarettir; sinema için ise, oyuncunun nesne ile olan ilişkisi ve nesne üzerine kurulu oyunu, genel olarak yaşamın materyalist betimlemesini oluşturabilir, sinema bu yönüyle devrimci bir nitelik taşıyabilir, der. Tiyatro ve sinema sanatlarının çağımız dünyasında oyuncu açısından bütünlük taşıdığını düşünürsek, W. Benjamin’in söylediklerini içinden geçtiğimiz günler için daha iyi yorumlayabiliriz.

Efendim sinema salonlarındaki bilindik tekelleşmiş bir firma ile ülkenin önde gelen yapımcılarını karşı karşıya getiren gişe olayıyla beraber, filmlerin vizyona sokulmama kararı ile başlayan tartışma, hükümetin çıkardığı sinema kanunu ile son buldu. Gerçi “gişe filmlerinin unutulmaz yönetmenleri” için son bulmuş gözüküyor, ama bizler bu çıkan yeni yasayı son olarak değerlendirmiyoruz. Pazardan yüksek pay almak için atılan adımla birlikte, ilgili kişiler parasal durumlarını garanti altına sokup, kendi filmlerini vizyona sokmaya başladı. Oyuncu hakları, set işçilerinin kazanımları ve sansür diye adlandırdığımız yapı görmezden gelindi. Hollywood ya da Avrupa sektöründe, alt sınıflarda aksiyon, komedi ya da dram diyebileceğimiz yapıtları seyircilerin karşısına çıkaran popüler sinema filmlerinin ilkini geçtiğimiz günlerde izledik; ‘Organize İşler: Sazan Sarmalı’. Filmin senaryosu ve yönetimi Yılmaz Erdoğan’ın ellerinden geçmiş. Oyuncu kadrosunda ise Erdoğan ile birlikte Ezgi Mola, Kıvanç Tatlıtuğ… gibi isimler yer almış.

Serinin birincisinde oluşturulan yapıyla beraber, sistematik biçimde birbirine bağlanan konu, komedi algısını izlenir kılmıştı. Aslına bakarsanız, klasik Yılmaz Erdoğan kaleminin esprilerini bildiğimiz için, serinin ikincisinde yine aynı tarz komplike yapıyla karşılaştık. Burada dikkatimizi çeken nokta, yazarın yaşlandıkça duygusal melankoliye kapılmış olması. Konuda, Asım Noyan ile ekibi yine iş başında. Sazan Sarmalı diye adlandırdıkları yapıyla demir ve altın işlerini kullanıp bir baba-oğul dolandırılır. Dolandırılan kişi ise gider bahis mafyasının başındaki kişiden yardım ister. Bu arada Asım Noyan’ ın kızı evlenmek üzere iken, eşi telefon dolandırıcıları tarafından dolandırılır. Nazlı Noyan da gider babasından yardım ister. Derken bu ikili yardım olayı birbiri içine geçer. Konu bu kadar. Dramatik hatalarla beraber basit kurgusuna inanmamızı bekleyen Sazan Sarmalı, özellikle dolandırıcı taktiği açısından çok kötü bir kurguya sahip. Sözde demir satma bahanesiyle kahvehanede adam avlayan Taklacı Ziya, her defasında aynı mekana gidip insan bulmaya çalışıyor. Tabi dolandırılanlar oraya hiç gelmeyecek gibi (!) Burada zaten yakayı ele veriyor. Sonrasını ise isteyen gidip sinema salonunda izleyebilir. Buradan başlayıp ilerlemeye devam edelim, ama konunun dışına çıkalım artık. Adanalı bahis çetesi başkanı rolünde Kıvanç Tatlıtuğ, ki bir Adanalı, Adana şivesi ile konuşmaya çalışırken, bu aksan doğu şivesine doğru kayıyor… Ben de Adanalı sinema yazarı (eleştirmeni) olarak izlerken ‘bak hele’ kelimesinden başka Adana’ya özgü bir yapı gör(e)medim. Ezgi Mola’nın varlığını mumla ararken, Yılmaz Erdoğan’ ın başrolde oynadığı Asım Noyan, direk Erdoğan’ ın kendisi ile karşımıza çıkmış. Ortada bir karakter görmek neredeyse mümkün değil. Kesik kesik çok fazla dağılım gösteren Sazan Sarmalı, konu içinde dolana dolana bilindik sona doğru ilerliyor.

Şimdi gelelim asıl meseleye; popüler kültürün hegemonyasında belli ki bu tarz yapımlar artarak karşımıza çıkacak, burasını net olarak anladık. Ülke sinemasının buradan kazanım çıkarmayacağı da gün gibi ortada. Walter Benjamin’in sanatçıya biçtiği “devrimci” misyon, seyirci ya da kamera karşısına geçen oyuncunun asıl kişiliğini oluşturması gerekirken, çağımız popüler kültür angajmanındaki oyuncular için durum hiç de böyle değil. Sadece akıl mantığına dayalı espri üreten ya da anlatmak istediği karakteri sözcüklerle dile getirme yanlışına düşen oyuncular için mizah anlayışı konservatif bir hale dönüşmüş. Dünyada mizah anlayışı Hollywood ve Avrupa’da politik bir çizgiye doğru kayarken Türkiye için aynı gerçeği maalesef söyleyemiyoruz. Hiçbir şekilde nesnenin gücünü kullanamayan üç beş yapımcı, ki bunun içinde Yılmaz Erdoğan da var, ülkede türe dayalı ironi, mizah anlayışını tırmandıkça tırmandırıyor.
Walter Benjamin’in bahsettiği devrimci ruhla kendisini ifade eden sanatçılar maalesef dünyanın ileri düzeyde kapitalist ülkelerinde bulunuyor. Son yaşadığımız sinema sektörü olayı şunu yalın biçimde gösterdi; Türkiye’de politikadan uzak, siyasi argümanlarla insanları sömürmenin peşinde, özellikle para kazanma hırsıyla hareket eden komedyenler oldukça sinema hiçbir zaman kitlesel ruhları harekete geçiremez! Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Yılmaz Erdoğan… gibi komedyenler (!) oldukça bir Peter Sellers gibi ‘Parti’ filminde ‘ama siz beyazlar da ikiyüzlüsünüz!’ cümlesini asla sinema sektöründe duyamayacağız. Durum bu denli vahim olunca, söz ve nesne hareketini kavrayan sanatçıları uzun bir süre daha sinema perdelerinde göremeyeceğiz. Sadece cebini düşünen, Bağımsız Sinema’yı da bitirmeye çalışan bu topluluk, sinemadaki ironi kültürümüzü de gitgide eriterek, yok etme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak…

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Deneme & Makale

Knight of Cups’ı Gerçekten Anladık mı?

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Knight of Cups bize yeni hiçbir şey söylemiyor!

Tersine söyledikleri o kadar eski ki, unutulmuşlukları içerisinde bize ziyadesiyle yeni görünüyorlar.

O halde filmi izlemek için halihazırda var olan alışveriş listesi:

  1. Filmi yarısına kadar izler, sıkıcı ve saçma bulursunuz. İlk fırsatta kapayıp işinizin başına dönersiniz.
  2. Filmi fazlasıyla kopuk ve anlamsız bulursunuz. Al eline kamerayı arkada da aforizma kas, ne var bunu yapmakta?
  3. Filmi çok aşırı beğenir ve her bir sahnesindeki sembolik anlatımları deşifre ederek nihayetinde büyük bir anlama ulaşırsınız.

İlk olarak eğer sıkıcı olan bir şey varsa o da filmi sıkıcı bulmaktır. Filmi kapattınız diye hayatınız değişmez, kapatıp geri döndüğünüz şey vasıtasıyla da değişmez, sonuç olarak değişmez. En aklı başında yol aslında ikinci olandır. Çünkü film gerçekten de kopuk ve anlamsızdır! Tabii parçadan bütüne ulaşmaya çalışan biriyseniz. Peki ya bütün zaten her bir parçanın içerisindeyse, her parça bir bütünse? Üçüncü yol içlerinden en acıklı olanı; uçsuz bucaksız kumsalda bir kum tanesi… Filmin sembolik dilini deşifre etmek keyifli gelebilir ama, ancak bir sonuç elde ettiğiniz sürece. Sonuç elde etmekse zorunlu olarak sizi sembollerin metaforik olarak işaret ettikleri sonsuz olasılık dahilindeki anlamlardan tek birini kabul etmeniz anlamına gelir. Bir başka deyişle, filmin sembolik okumasını yapmak için ölümsüz olmak gerekir şayet felsefe taşınız yoksa beyhudeliklerden beyhudelik beğenin.

Knight of Cups hiçbir şekilde postmodern bir film değildir!

Lynch, Cronenberg o işi pek güzel yaptılar ve kendi mezarlıklarında hoş bir edayla salınıyorlar şimdi.

Peki o halde filmle ilgili ne söylemek gerek? Postmodern değilse bundan bize ne? Yeni bir şey söylemiyorsa söylediği şey nerede?

O halde filmle ilgili konuşmak için ikinci bir alışveriş listesi:

  1. Öncelikle hayatımıza biraz renk katıp sonuna kadar izleyelim. (Defalarca izleyip izlememek size kalmış, bunun filmi anlamakla herhangi bir ilişkisi yok)
  2. Film kopuk ve anlamsız geliyorsa üzülmeyelim, dünyanın bin bir türlü hali var hele bir bekleyelim.
  3. Sembolleri deşifre etmeyelim ama tersine tam da her bir sembolün metaforik olarak işaret ettiği sonsuzluğu da içine alacak bir, sembol kullanımının anlamı noktasına doğru bakalım.
  4. Eğer hala belli bir anlama ulaşamadıysak, tarihin tozlu sayfalarına girmenin mübahlığını kabullenelim…

Alman Romantizmi’nin en ünlü dergilerinden Athenaeum’da, 1798’de “Fragmanlar” isimli ortak bir metin yazılır:

Fragman no: 168

… Hangi felsefenin sanata daha uygun olduğu sorulabilir. Kalbin ve aklın buyruklarıyla çelişen; veya gerçeği görünür kılan; ya da bütün kararlardan sakınan; coşkunun duyumlar üstüne doğru ilerleyişini engelleyen; ya da insanlığı dış nesnelere dilenmeye başlayan hiçbir sistem uygun değildir şüphesiz… Bu durumda hangi felsefe sanatçı için uygundur? [Tüm bunların] Sonrasında nasıl insan ruhunun her şeye kendi kanununu ilettiğini ve dünyanın nasıl onun sanat eseri olduğunu göstermek için özgürlükten ve özgürlüğe olan inançtan doğan yaratıcı felsefe kalır.

Peki bu ne demek?

Mutlağa sistematik bir şekilde değil, sistem içinde mutlağı aramak gerekir – sistem fragmanter parçaların bir bütünü olarak değil ama onların bütünselliğinin bir anlamı olarak sistemdir – eser kendisinin eserliğini ortadan kaldırdığından ancak bir eser olmaya başlar – fragmanter parça yaşayan bir organizmadır, kendi içine kapanmış bir kirpidir, onun organikliği bir eser olarak esasen bir eser olmamasından, sanatçının kendi hayatının bizzat eseri olmasından gelir – eserin analizi eseri öldürür, bize gerekli olan tıpkı çakan bir şimşek gibi bütünü anında kavrayan bir dehanın bakışıdır…

Aynı zamanda Athenaeum’un kurucularından olan Friedrick Schlegel 1800’de “İdealar” başlık bir metin kaleme alır:

İdealar no. 1

Felsefenin pratik parçasından daha fazlası olan bir ahlakın gerekleri ve izleri günden güne daha açık ve anlaşılabilir oluyor. Hatta çoktan, dinden söz edilmektedir. İsis’in peçesini kaldırmanın ve sırrı ortaya çıkarmanın zamanıdır. Tanrıça’yı görmeye dayanamayan kaçsın ya da ölsün!

Evet yanlış okumuyoruz, açıkça ahlaktan bahsediliyor, dinden bahsediliyor ama nasıl?

Bir eyleme kudreti olarak ahlak gerekir bize – çılgınlarca sevişebilmenin, ketamin partilerinde grup seks yapabilmenin, hamilelik söz konusu olduğunda yavaştan sıvışmanın ahlakı – hayatımızı şekillendirmek için bir din gerekir bize – ama bu din arkamızda değil önümüzdedir, henüz yapılmamıştır onu yapmak gerekir – bu yeni din için gereken ahlakı ortaya çıkaracak olan kadınlardır – içinizdeki felsefenin onlardaki aşkla birleşmesine izin verin…

Burada herhangi bir cinsiyetçi yan yoktur, filmimizin baş karakterine uygun olarak kadın, aslında tam da başka olandır. Paul Ricoeur, en ünlü ve cüsseli felsefi çalışmasının adını tam olarak şu koymamış mıydı: “Başkası olarak kendisi”

İyi de neden başkası? Kendiyse bizim meselemiz, neden başkasına ihtiyacımız var?

İnci…

İdealar no. 45

Sanatçı kişi, merkezini kendi içinde taşıyan kişidir… [Lakin] kimse kendi benliğine sadece ruhuyla, dolaysız aracı olamaz…

O halde karşımızda dörtlü bir basamak var:

  1. Kendini bul!
  2. Eğer bu öylece gerçekleşebilecek bir şey değilse kendini görmeni sağlayacak bir başkasını bul!
  3. Ama inci senin içinde!
  4. Ve cevap arkanda değil önünde!

Knight of Cups anlamsız bir filmdir!

Çünkü onun anlamı tam da bu anlamsızlığındadır. Goethe 1788’de şu cümlesi karalıyordu: “Varmak için değil, yolda olmak için…”

P. Lacoue-Labarthe ve J. L. Nancy – Edebi Mutlak

Eylem halindeki Romantizm asla burada değildir, ve aynı şekilde henüz fragmanter hiçbir şey yoktur: Fakat Romantizm ve fragman burada olmayarak, henüz hiç burada olmamış olarak vardırlar, saltık olarak. Gelişme çabası bundan böyle eserin sonsuz gerçekliğini dile getirir.

O halde her şeyden önce sonsuzu kavramak gerekir – ölümsüz olmamak ama ölümün anlamını bulmak gerekir – var olanın karşımızdalığından vazgeçmek, onu neyse o olmayan olarak, tam da olmakta olan olarak ama hiç bitmeyen bir olan olarak düşünmek gerekir – Yolda olmak ama bunun için her şeyden önce başlamak gerekir – Sonsuzluk içindeki hareket, öyle hayali bir şey değildir, hele aforizma hiç değildir – Burası, eğer hala anlamayanlar için eleştirel bir mistikliğin olduğu yerdir…

Mitik olan, hiçbir zaman var olmayan olarak var olmuş bir mutlaktır. Tarot kartlarıdır, dini ilahilerdir, şiirsel bir ahenge sahip özdeyişlerdir. Ama doğru veya yanlış olarak değil, bir bütün olmak olarak mutlaktır. Mitik olan, parçadaki bütün olandır, aslen hiçbir zaman parçalanmamış olandır, eğer parçalanmışsa da tekrar bir araya toplanabilecek şekilde değil, her birine kendi siluetini aktaracak şekilde parçalanmıştır.

Schelling’in 1801’de verdiği “Sanat Felsefesi” dersinin giriş bölümü:

“… Bölünmez bir bütün olarak, varlık çeşitli determinasyonlar altında yer aldığı kadarıyla mümkündür… Örneğin sanatta ve tarihte tanıdığımız şey, doğada bulunan şeyle özünde aynıdır: Zira her durumda total mutlaklık doğuştandır; fakat doğada, tarihte ve sanatta bu mutlaklık çeşitli güçler içinde bulunur. Eğer salt varlığı çırılçıplak görmek için onları yok edebilirsek, Bütünlük her şeyde bulunur.”

Fragmanlar, bütünler, mutlaklar, sistemler, eserler, kadınlar, ahlaklar, dinler, mitikler… Bize bu kadar yöntemsellik yeter, hele sen bir de anlamdan söz et…

Schelling 1802’de takma isimle bir şiir yayınlar, “Heins Widerporst’un Epikürcü İnancı”:

          …………….
Metalleri doğuran,
İlkbaharda ağaçları filizlendiren kuvveti,
Ruh şişirir ve nesnelerde etkenleştirir.
Her köşede, her sınırda,
Işığı elde etmeye çalışır,
Esirgemeden zahmetini hiçbir şeyden,
Şimdi yükselmeye çalışır,
Uzuvlarını ve organlarını uzatmaya,
Sonra kısaltmaya ve daraltmaya,
Dönerek ve kıvrılarak,
Çalışır doğru biçimi ve figürü bulmaya.
Elleriyle ayaklarıyla,
İsyankar öğeye karşı böyle savaşır,
Sonunda bilince ulaştığı,
Ufak bir alana öğrenir hakim olmayı.
Güzel yüzlü ve düzgün boylu,
Bir cüce yerleşmiş,
Dilde adı insanın çocuğu,
Devasa ruh sonunda kendisini buldu.
Çok uzun bir rüyadan ve derin bir uykudan uyanır,
Kendisini ancak tanır,
Kendisine hayran kalır,
Gözlerini diker, kendisini selamlar ve kendisine üzülür,
O anda tüm duyularıyla,
Dönmek ister doğayla kaynaşmaya,
Fakat bu oldu, o koparıldı,
Geri dönmek yasak ona,
Dar ve küçük, bütün yaşamı boyunca,
Yapayalnız o, engin dünyada.
Kaygılı rüyalar korkutur onu,
Devin şahlanmasından ve kendisini toparlamasından,
Eski tanrı, Satürn gibi,
Öfke içinde çocuklarını yutmasından.
Düşünmez onun kendisi olduğunu,
Kendi kökeninin unutkanlığında,
Tedirgin olur hayaletlerden,
Ve diyebilir kendisine oysa,
Ben onları bağrında taşıyan tanrıyım,
Her şeyde çalışan devingen ruhum.
             …………………

Yazar: Kerem Duymuş

Okumaya Devam Edin

Deneme & Makale

“Zamanımızda Barış”: Yapay Zeka Filmleri için Prolegomena

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Yazar: Yağız Ay

Son yıllarda yapay zeka filmlerinde gözden kaçırılamayacak kadar büyük bir artış oldu. Dahası öncelerinde yapay zekanın kendisi filmin ana gövdesini oluşturabilecek kadar etkin ve hayret uyandırıcı bir konuyken, gittikçe onu bir bağlam içerisine oturtma ve böyle bir şey gerçekleşirse onunla ne yapabileceğimiz endişesini görebiliyoruz güncel filmlerde. Kökeni olarak Mary Shelly’nin Frankenstein’ınını, sinemada ise Boris Karloff’un başrolünde oynadığı uyarlamayı saymak yanlış olmaz zannediyorum. Elbette biraz daha ileri gidip yapay zekanın kökeninin İncil’in Genesis bölümü olduğunu ve ilk yapay zeka örneklerinin elmayı yemeden kendilik-bilinci kazanamayan Adem ve Havva olduğunu iddia edebiliriz. Bu türden bir analojiyi kurabiliyorsak bunu az daha genişletip Yahudilik ile oluşmuş, Hristiyanlık ile kutsallaşmış çekirdek aile yapısının da “yapay zekanın üretimi” üzerine kurulu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nihayetinde yapay zekanın olduğu her filmde vurgulanan bir noktadır bu, yaratıcı ve yapay zeka arasındaki ilişkinin baba-oğul’u andırması; Spielberg’in A.I.’ı güzel bir örnektir buna. O halde yapay zekaya dair güncel obsesyonumuzu anlamak biraz da güncel kültürel iklimimizde aile yapısının geçirdiği dönüşümleri anlamaktan geçiyor.

Freud, insanlardaki (insan diye kastettiği beyaz Avrupalı erkekten başkası değil) narsisizmin üç kişi tarafından saldırıya uğradığını söyler. Bunlar Kopernik, Darwin ve bizzat Freud’un kendisidir. Kendisini narsisizmin çöküntüye uğratanlar arasında sayması ile kendi olası narsisizmi arasındaki bağı bir kenara bırakırsak Freud’un bu üç ismi sayarken aklında insanın merkezini kaybetmesi vardır; üç bilimsel devrim ve arkasında insanın kendi aciziyetini keşfi. Kopernik, güneşin bizim etrafımızda dönmediği, tersi olduğunu söylemesi, dolayısıyla bir şeylerin merkezinde olmadığımızın keşfiyle dünya algımızı yerinden etmiş, Darwin dünyanın içerisindeki özel konumumuzu evrim ile yıkıp dökmüş, Freud ise son sığınağımız olan benlik ve bilincin ki Rönesans sonrası hümanizmanın en büyük iki anlatısı bunlardı, bütünleşik olmadığı, “ayın karanlık yüzü” olduğunu ve bu karanlık tarafın da en az “aydınlık” taraf kadar, hatta belki daha çok, eylemlerimizde belirleyici olduğunu söyleyerek “Ben” anlayışımızı, başka bir deyişle gerçeklik algımızı paramparça etmişti – şahsen ben bunu Freud’dan önce Kant’ın gerçekleştirdiğini düşünüyorum ancak o başka bir tartışma konusu. Bilim kurgu ve fantastik filmlere ve edebiyata baktığımızda ilk gözümüze çarpan bu narsistik incinmelerin üzerine kapatmak, dünyanın, evrenin, gerçekliğin merkezini geri kazanmak için bir uğraşın verildiğidir. “Uzaya seyahatler” örneğin, Jules Verne’den Christopher Nolan’a uzanan geniş bir kol, devasa bir evrende ufak bir yerimiz olduğu gerçeğini kabullenememenin yarattığı hırs sayesinde ortaya çıkar: “Merkezde değilim ama yeteri kadar çalışırsam, yeteri kadar büyük uzay mekiği inşa edip teknolojiye sahip olursam olabilirim.”  Ya da şu sıralar yeni filmi de çıkmış olan Jurassic Park’a bakalım. Dünya içerisindeki merkezini kaybeden insanın kendi dışarısındaki her şeyi cam kafesler içerisine kapatıp bir “eğlence”ye çevirdiği paranoyak bir fantezinin ürünüdür Jurassic Park. Evrimi değil üretimi öne çıkarır. Dolayısıyla bu saydığımız filmlerin çoğu paradigma kaymasına, bir şeyleri anlamamıza olanak sağlayan düzeneklerin değişmesine karşı gerçekleştirilmeye çalışılan muhafazakar karşı-devrimin ürünleridir.

Peki yapay zeka filmlerini bu bağlam içerisinde nereye oturtabiliriz? Yapay zeka, Freudcu keşfe bir itiraz, hatta onu yok sayma çabasıdır; bilinçdışı hiç yokmuş gibi yapmaktır. Bu elbette birçok nöröbilimci ve filozof tarafından da dile getirilmiş bir itiraz. Patricia ve Paul Churcland isimli, özellikle nörobilim ve felsefe üzerine çalışan bir çift adeta bir militan bir edayla bilinç ve Benlik diye bir şeyin olmadığını, beyine baktığımızda görülmediğini savunmakta. Bu iddia iki açıdan önemli: İlkin insanın ve onun biricik gerçekliğinin yersizyurtsuzlaştırılmasının bir devamı gibi görünse de (bilincin olmadığını savunduğunuzda domino taşları gibi özgür irade, his, arzu gibi mefhumlarda beraberinde gitmeye başlar) aslında ona bir itirazdır. Çünkü Freud’un söylediği Benliğin (self) olmadığı değil, Benliğin bütünleşik olmadığı idi. Psikanalizin bilinci hiçbir zaman “bir şey”in bilinci değildir, aksine uzaktan bakıldığında ortaya çıkan bir surettir. Teker teker bütün nöronları incelediğinizde elbette çıkmaz karşınıza: “Bilinç bir şeyin bilinci olmadığını söylemek yeterli değildir, bilinç bu “bir şey”in çiftidir. Ve her şey bilinçtir çünkü bir çifte sahiptir, ne kadar yabancı ve çok uzaklarda olursa olsun”[1]

the imitation game sinematopya

İkinci olarak ise Churchlandlerin ve daha birçoklarının yaklaşımı insanı hayvanla yahut çok farkında olmasak da bir iletişim ağına sahip bitkilerle değil, elektrik devresiyle bir tutar. Bilincin birkaç nöronun birbiriyle etkileşime girmesi ile oluşan bir makine olarak görür. 2014’ün senaryo Oscar ödülünü alan The Imitation Game filmi buna güzel bir örnek.  Bilindiği üzere Alan Turing, günümüzdeki yapay zeka çalışmalarının temelini atan, hatta yapay zekanın “olup olmadığını” anlamak için kullanılan teste adını da veren kişi. Film meselenin teorik boyutundan çok trajik boyutuyla ilgilense de Turing’in Enigması yapay zekaya ve onun gerçekleşmesine dair arzumuzu sahneleyen bir yapı. Bu “tıpkı benim gibi düşünebilen, cevap verebilen, seçim yapabilen ama ben olmayan” bir şey yaratma arzusu bir tür Tanrı-kompleksi olarak görülebilir. Hatırlarsak sinemadaki en kusursuz yapay zeka örnekleri karşımıza Ridley Scott’ın Alien ve Prometheus’unda çıkar;  o kadar ki yapay zekanın yapay olduğunun ortaya çıkması filmdeki şok unsurlarından biridir.

Prometheus için çekilen viral reklamlarda Guy Pearce’ın canlandırdığı, yapay zekaları üreten Peter Weyland diyordu ki “Artık Tanrı biziz.” Kastettiği Prometheus’un ateşi Tanrılardan çalıp insana vermesi türünden bilincin insandan çalınıp makineye verilmesi olarak okunabilir. O halde bilinç ve benliğin birkaç devrenin kesişmesinde oluştuğu iddiası onu küçültmüyor, tersine birkaç devre insan tarafından da üretilebilen, hatta seri-üretilebilen bir şey olduğundan insana “insan” yaratma kudretini bahşediyor. Tanrı’ya karşı çıkmıyor ama Weyland’ın sözünün mükemmel bir şekilde özetlediği gibi Tanrı’nın aşkınlığını insana geçiriyor: “Verimli olun ve çoğalın” diyordu Tanrı, ilk yarattığı insanlara; bizim Tanrılarımız ise “Çoğalın ve çalışın” diyorlar yarattıklarına. Hâlbuki bu bir fanteziden ibarettir, ideolojik bir kendini kandırmadır.

İnsan, insan yapamamıştır. Sürekli olarak buna çalışmıştır: Biyolojik bir siyaset kurarak, insan ırkını ‘iyileştirmeye’, hatasızlaştırmaya ya da genleri manipüle etmeye uğraşmıştır. Bunun yanında yapay zeka üretme girişimleri de gözler önündedir… Oysa, insan biçimli bir yapay zeka yoktur. Yapay bir ‘ruh’ üretilememiştir. Bilgisayarlar, tüm hatasızlıklarına karşın, insana erişememişlerdir. Programlar yürümedi. Böyle deniyor, ama yanılmayalım; içinde bir cücenin saklandığı, XVIII. yüzyılın şu sarıklı Satranç Oynayan Türk otomatı, yapımcısının ya da içindeki cücenin, bu oyunu ağzı açık izleyenleri kandırmasını mı, yoksa zihni ile eli arasındaki bağlantıyı, oyun için de olsa koparan cücenin kendi kendini kandırmasını mı simgelemektedir?[2]

Bu tanrı-kompleksinin en gözümüze batan örneği Tony Stark’tır muhtemelen. Ve başta sorduğumuz neden yapay zekanın bizi büyülediği, neden ona dair bir obsesyonumuz olduğu sorunun anahtarı ondadır. Stark, Avengers’ın son filminde Ultron adlı bir yapay zekayı yaratır. Ancak buradaki önemli kısmı atlamamak gerek: Stark zaten daha önce birkaç tane daha yapay zeka yaratmıştır, Jarvis ve Friday gibi. Ultron’u yaratırken ise Loki’nin asasının içindeki taştan çıkan bir “bilinmeyenle” uğraştığı için Ultron ötekilerden daha “insan” gibi olur. Freud’un bilinçdışı diye kullandığımız kavramı aslında neredeyse bütün dillerde bir çeviri kurbanıdır; Almanca kullanılışı “Das Unbewusste,” yani kelime anlamıyla “bilinmeyen”dir. Bu “bilinmeyen” katman eklendiğinde yapay zeka gerçek anlamıyla dışarıya karşı duyarlı olur; kendisini üzerine modelleyebileceği bir baba figürü, onun kurallarının yasakladığı ve sahip olduğu bir nesne belirlenebilir ve benliği bunlar üzerinden şekillenir. Age of Ultron’da hiçbir yapay zeka filminde karşımıza çıkmamış bir olay gerçekleşir, insanların korkularını ve rüyalarını kitap gibi okuyabilen Scarlet Witch, Ultron’un zihnine bakıp onun dünyanın yıkımını hayal ettiğini görür. Ne Frankenstein, ne HAL9000, ne de başka bir “şeytani robot”; belki hepsi dünyayı yok etmeye çalışırlar ancak hiçbiri bunun hayalini kurmaz. Ultron bir anlamda ruhun ve arzunun üretilmesinin başarıldığı bir anı temsil eder ve bu Whedon’ın filmde başarılı bir şekilde gösterdiği üzere bir felaket anı olarak görülür.

Stark’ın Ultron’u, yani nihai yapay zekâyı yaratması üzerinden gidersek günümüzde yapay zekâya dair obsesyonumuzun kökeni güvenlik ve denetim isteği gibi görünür. “Zamanımızda barış” diyordu Stark, Ultron’u yaratma amacı olarak. Benzer bir şekilde Neill Blommkamp’in çok eleştirilen Chappie filminde de yapay zekânın yegâne amacının güvenliği sağlamak olduğunu görüyoruz. Bilinçdışı ve arzu bir tehdit gibi görülüyor, makbul olanı bunların olabildiğince dizginlenmesi ve dizginlenemeyenleri kapatılması. Ama bu öncesindeydi, artık bilinçdışını inkar edemeyeceğimiz bir noktaya ilerliyoruz. Politik ve pragmatik anlamları olmayan olaylar çevremizi kaplıyor. 2005’te Paris’te olanlar gibi. Bilinçdışının müstehcenliğinin ortadan kalktığı, arzunun etrafını yakıp kavurduğu anlar gittikçe çoğalıyor. Mayıs 68’in sloganlarından biri “Hayalgücü iktidara!” idi. Bu biraz tehlikeli bir slogandır çünkü hayalgücünün her zaman karanlık tarafı da vardır. Ultron, bir açıdan 68’in gerçek temsilcisidir. Stark’ın kapitalist paranoyasına karşı verilen şizofren bir cevaptır: Babasına isyan eden ama babasının mutlak olmadığını, dağılmış ve desantralize bir yapısı olduğu anladığında ne yapacağını bilemeyen, tek yapabildiği kaldırım taşlarını sökmek, birkaç yeri aleve vermek olan öz-yıkım.

ex machina sinematopya

Günümüz dünyasının akışkan kültüründe artık tek elde toplanmış o mutlak otorite figürü giderek kaybolmaya başladı. Bu çağın “çocuklarıysa,” yani geleceğin otoriteleri, gittikçe kaygıyla kaplanmaya başladılar “nerede yanlış yaptık” diye. Ex Machina buna iyi bir örnek.  Sadece iş yapacak ya da güvenliği sağlayacak bir yapay zeka değil ama âşık olacak ve olunacak bir yapay zeka. Elbette o da parçalanmaya çalışılıyor sonrasında. Aşk, şehvetli bir hedonizme, barış agonizme, özgürlükse güvenliğe indirgeniyor. İnsan sadece insan üretemiyor değil, ürettiğinde onunla yüzleşemiyor. Dolayısıyla yapay zeka, toplumdaki duyduğumuz korkunun tek bir mitos halinde bütünleşmesi halini alıyor.  İnsanın “kendinden daha fazla kendinde olan Şey”den korkusu.

[1] Gilles Deleuze, Difference and Repetition, sf. 220

[2] Ulus Baker, “Homo Homunculus: Kendini Yaratamayan İnsan” (www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,254,0,0,1,0’dan erişilebilir)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending