Connect with us

!f İstanbul

Toz Ruhu: Fantezinin Kralı Sunar

Yayın tarihi:

-

!f İstanbul’un bu seneki (2015) seçkisinde Keş!f bölümünde sinemaseverlerle buluşacak olan Toz Ruhu, 2006 yılında birçok festivalde ödül alan kısa filmiyle de (Annem Sinema Öğreniyor) tanıdığımız yönetmen Nesimi Yetik’e ait. Filmin senaryosuna katkı sağlayarak yapımcılığını da üstlenen Betül Esener’in yanı sıra oyunculuğuyla filme hayat vermiş bir Tansu Biçer performansı da gözlerden kaçmayacak nitelikte.

Geçimini temizlik yaparak (evlerde, iş yerlerinde) sağlamaya çalışan Metin, 35 yaşlarında oldukça temiz kalpli, simetri hastalığı olan, zamanını dakik ve kendince mükemmel geçirmeyi amaçlayan bir yetişkin. Aynı zamanda 80’lerin insanı. Hobi olarak yaptığını söylediği fantezi müzik hayranlığı aslında gerçek anlamda yaşamak istediği hayatı gösteriyor. Evindeki onlarca renkli gömleği her açıdan görebileceğimiz kadrajı yansıtan yönetmen, Metin’in kendini ünlü bir fantezi müzik kralının ta kendisiymiş gibi gösterme çabasını ortaya çıkarmış. Metin, ahlaklı, güvenilir, temiz yüzlü biri. Günümüz dünyasına göre oldukça iyimser. Evini temizlemeye gittiği insanların dertlerini, tasalarını dinleyip alaylarını, çekilmezliklerini dahi görmezden gelecek kadar da alçakgönüllü.

toz ruhu sinematopya 1Filmin olay örgüsü, Metin’in evini temizlemeye gittiği yaşlı kadına pedikür yapan işçi kadınla münasebeti ile başlar. Metin, kadına son söylediği fantezi parça kaydını dinleterek nasıl olmuş diye fikrini almaya başlar ve tanışmışlıkları, kadının evsiz kalarak Metin’de kalmasına yol açacak zamanları doğurur. Metin’in bir de asker yeğeni vardır. İzinlerinde amcasının yolunu tutan asker, evde yabancı bir kadını görünce işkillenmeye başlayacak ve amcası Metin’e kadının gizemi üzerine sorular soracaktır. Kadının ise ne iş yaptığı artık belli değildir. Eve geç dönmesi Metin’in kafasını karıştıracak ve bir gün kadının nereye gittiğini öğrenmek için onu takip edecektir. Metin, yeğeni ve tam olarak tanımadığı bu kadınla günlerce zaman geçirip iyimserliğini yitirmeyecek kadar da misafirperverdir.

Metin her ne kadar yalnız bir adam olsa da kendisini iyi hissettiren uğraşlardan özellikle fantezi müzik tarzındaki bestelerini söylerken dünyanın en mutlu insanı olarak karşımıza çıkıyor. Filmin başında ses yarışmasının İstiklal Caddesi’ne koyduğu kameraya bestelerini söyleyerek kaydını oluşturan Metin’e bir zaman sonra televizyondan telefon gelerek yarışmaya katılmaya hak kazandığı söylenir. Kendi iç dünyasından kopup, dışarıda bambaşka bir hayatın sarsıntısını hisseden Metin için hayat anlamsız bakışlar içeren monoton bir yavaşlık mıdır ? Filmde önemli bir sahne var ki; iş yerini temizlemeye gittiği adamın, Metin ile dalga geçmesinden sonra Metin’in iş yeri merdivenlerinden hızlıca inmesi üzerine iş yeri sahibinin; ‘Şöhret basamaklarını yavaş yavaş in, fantezinin kralı’ söylemi filmdeki sistem eleştirisinin başını çekiyor esasında. Çünkü Metin, şöhret basamaklarını daha çıkmadan, hızlıca inecek kadar bu kirlenmiş yaşama uygun bir insan değil.

Oldukça saf ve temiz kalpli Metin’in yalnız hayatı sade bir anlatım ile izlemesi zor bir filmi doğurmuş. Çoğunluğu dört duvarlar arasında geçen filmde bir sıkışmışlık hali mevcut. Gereğinden fazla uzatılmış sahneler filmin sadeliğini zaman zaman alıp, sıkıcı bir hale dönüştürüyor. Kamera devingenliğinde nadir pan hareketlerinin yanı sıra genelde sabit bırakılmış bir kamera görmekteyiz. Kullanılan açılarda bir özensizlik de gözümüzden kaçmıyor değil. Teknik olarak sınıfta kaldığını düşündüğüm filmin kurtarıcısı oyuncunun başarılı performansı ve hikayenin ajite edilmeden işleniş tarzında gizli.

Toz Ruhu, geçtiğimiz (2014) Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi erkek oyuncu ödülüne de layık görülerek beraberinde Malatya Film Festivali ve Antalya Altın Portakal’da da ödül alarak başarılı bir grafik çizmişti. Özellikle üç noktalı biten filmlerin yarattığı hoşnutluk, hikayenin sonunu seyirciye bırakma tarzında gerçekçi bir anlatım diliyle ilerleyen filmin, sonuna doğru metaforik bir anlatıma girmesi seyirciyi ikiye bölecek gibi. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama şunu belirtmekte fayda var ki, ağır işleyen bir filmin seyirliğinde kendinizi bulacak, gerisi için ise ya filmi hiç sevmeyecek ya da çok seveceksiniz. Bizden söylemesi.

Okumaya Devam Edin

!f İstanbul

Gay Chorus Deep South

Yayın tarihi:

-

Yazar:

LGBTQ konusunda bölücü/faşist yasalar eşliğinde 2016 seçim dalgasına tepki olarak San Francisco Gay Erkekler Korosu’nun ABD’nin güney bölgelerine yaptığı turneyi anlatan “Gay Chorus Deep South”, modern dünyanın cinsel tercihlere gösterdiği ayrımcı politikalara karşı sanatsal bir tepkiyi beyazperdede gösteriyor. Filmin hem senaryosunu yazan hem de reji koltuğunda karşımıza geçen David Charles Rodrigues, belgesel niteliğinde ama daha çok parça parça kişilerin özel hayatına eğilen bir çalışma göstermiş. Film daha önce Berkshire Uluslararası Film Festivali (BIFF) 2019, Milan Uluslararası Lezbiyen ve Gay Film Festivali 2019, Northwest Festivali 2019, Pink Apple 2019, Provincetown Uluslararası Film Festivali 2019, Tribeca Film Festivali 2019’da seyiricisi karşısına geçip toplumsal alanda yaratılan ters algıyı değiştirme gayretinde bulunmuş.

Film, Amerikan toplumundaki dini yargıları, insanlar üzerinde baskı kurduklarını zanneden düşünceleri kıyasıya eleştiri yağmuruna tutuyor. Dini ögelerle süslü toplumsal bakış açıları içinde LGBTQ üyelerinin kendi dünyalarında iyice izole edilmek istenmeleri, aslında tüm dünyanın ortak sorunu. Konuda karşımıza çıkan koro üyelerinin ilginç hayat öykülerine bakarak olayların nereye evirildiğini anlarız. Politik anlamda özellikle Cumhuriyetçi kanadın söylemlerine birebir tepki olarak doğan filmde, içinde tuttuğu gay/lezbiyen duyguları aktarmak isteyen bireyler de konuya dahil edilmiş. Koroda cesurca şarkı söyleyenler bir yanda, kendilerinin ifşa edilmesini istemeyen kişiler diğer yanda duruyor. Özellikle Alabama, Mississippi ve Tennessee’de verilen konserlerin öncesine ve sonrasına giden yönetmen, koroda şarkı söyleyen insanların yaşantılarına ayna tutarken, toplumun bu koro hakkındaki düşüncelerini cesurca aktarıyor. Koronun sanatsal çalışmalarını Sodom ve Gomore hikayesine benzetenler, her bir koro üyesini şeytan olarak adledenler… sürekli bu tip mesajlarla koronun çalışmasını durdurma isteyen yığınca insan konuda beliriyor. Ayrıca sanat üreterek hayata tutunan insanları izleyen anne babalar ise artık çocuklarının cinsel tercihlerine saygı duymak zorunda olduklarını belirtmişler.

Yönetmenin filmdeki en büyük hatası; LGBTQ üyelerinin yürüyüşleriyle, 1965 yılında Martin Luther King’in Alabama eyaletinin ‘Selma’ kasabasından başkente uzanan 87 km’ lik yürüyüşünü aynı kefeye koyması. İki yürüyüşün amacı, tarzı, algısı o kadar farklı ki, neden senaryoda böyle bir yanlışa düşüldüğünü anlamıyorum. Irkçılık bağlamında değerlendirirsek eğer, konu siyahi tene sahip insanları tamamını kapsarken, LGBTQ yürüyüşü sadece belli bir kesime hitap ediyor. Tabi ki insanlar özgürce cinsel tercihlerini yaşamak için yürümeliler, ama Selma yürüyüşü ile bunun hiçbir bağı olmadığını kabul etmek zorundayız. Ayrıca kilisenin hükmünde gelişen olay algısı bizleri ciddi anlamda rahatsız etti. Grup üyeleri içinde o kadar çok kilise mağduru insan varken, sürekli Protestan Kilisesinde konserler veren, dua eden grup üyelerinin gösterimi başlı başına bir çelişki.

18. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde seyircisi karşısına geçen Gay Chorus Deep South, LGBTQ haklarının aktarımı bağlamında başarılı, ama bu hakların elde ediliş biçimini gösterişi açısından başarısız bir proje. Fakat koroda ve bireysel olarak söylenilen şarkılar o kadar muhteşem ki, size kalan gözlerinizi kapatıp müziğin duygusal ritmine kapılmak, bir onur mücadelesiyle empati kurmak!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

!f İstanbul

El Futuro Perfecto (Miş’li Gelecek Zaman)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

!f İstanbul’un keş!f bölümünde seyirci ile buluşan The Future Perfect filmi, Alman kadın yönetmen Nele Wohlatz’ın bir durum hikayesinden yola çıkarak senaryolaştırılmış ve festival filmlerine yakışan sâde bir anlatısı ile göz dolduran bir “ilk film” özelliği taşıyor. Arjantin’de yaşayan Wohlatz, Arjantin’e göç etmiş işçilerin yaşamlarına, yalnızlıklarına kucak açıp, seyirciyi yormadan ve oldukça başarılı planlarla filmin seyirliğine minimal bakış açıları sunarak amacına ulaşmışa benziyor. Locarno Film Festivalinde En İyi İlk Film ödülüne layık görülen çalışmada, karakterimiz Xiaobin, 17 yaşında genç bir kadındır. Xiaobin’in Çin’den Arjantin’e ailesinin yanına varış sürecinden sonra gelişen hikayesinde bir yabancının en büyük sıkıntısını oluşturan “dil” sorunu ele alınıyor. Xiaobin’in Arjantin’deki yalnızlığı, yönetmenin minimal kadrajında sâde bir biçimde ilerlerken, karakterimizin İspanyolca öğrenmeye çalışırken diğer yabancılarla birlikte bu eğitime tâbi tutulması Çinlilerin Arjantinlileşme evresindeki değişimlerini de masaya yatırıyor.

65 dakikalık uzun-metraj sınırlarını zorlayan film, yarı belgesel izleri de taşımaktadır. Özgün bir aktarım dili amaçlamaya çalışmış yönetmen, filmin minimalist çizgisinde tiyatral ilerleyişle dünya sinemasından örnek verebileceğimiz Godard ve Jarmusch tarzını da akıllara getiriyor. Film, bireyin hiç tanımadığı bir ülkeye giderek yabancısı olduğu bu yeni dünyaya alışma sürecini anlatırken, özellikle dil kursundaki “öğrenim süreci” eğitici bir film seyirliğini de oluşturuyor. The Future Perfect, dilin insan ilişkileri üzerinde ne denli önemli olduğunu vurgularken uygar insanın yenilenme sürecini de dil kavramına tutunarak çerçevesine alıyor. Xiaobin, Beatriz ismini İspanyolca kursundaki arkadaşlarından alarak bu yeni yaşamında her geçen gün yeni bir şeyler keşfedecek ve sıkılgan ruhunu törpüleyici yeni insanlar tanıyacaktır. Ailesiyle arasındaki uzak bağın izlerini gördüğümüz Xiaobin, ailesinden gizli çalıştığı işlerde para biriktirip dil kursuna giderken “dil” öğrenme çabasındaki azmine de hayran kalıyoruz. Filmin sade ilerleyişinde Xiaobin, bir süper markette çalıştığı herhangi bir günde onun gibi dünyanın öteki ucundan (Hindistan) gelmiş Vijay ile tanışması filmin olay örgüsünü oluşturur. Genç Hintli Vijay’ın amacı evlenecek bir kadın bulup derhal yurduna dönmektir ki Xiaobin ile daha ikinci buluşmasında gittikleri sinemada Xiaobin’e evlenme teklifi edecek kadar da aceleci bir karaktere sahiptir. Xiaobin ise hiç tanımadığı, nerde yaşadığını dahi bilmediği bu gence güvenemez ve evlenme teklifini kabul etmez. Xiaobin ile ona aşık olan Hintli Vijay’ın durduğu yer mühim. İkisi de yurtlarına oldukça uzakta ve Arjantin’in dünyasına adapte olmaya çalışırken aslında yapayalnızlar. Yabancı bir ülkede birbirlerini anlayabilmesi son derece olağan olan bu iki yabancının kesiştiği yol, aslında yabancı olmalarının farkındalığı ve birbirlerini daha iyi anlayabilecekleri bir gidişatın portresini çiziyor. Lakin Xiaobin’in bir ilişkiye hatta evlenmeye hazır olmadığını gördüğümüz hikayede olup bitenlere duygularıyla değil mantığıyla son derece realist bakması ve aklına yatmayan bir şeyi kesinlikle kabul etmemesiyle Xiaobin’in çetin bir karakter olduğunu da belirtebiliriz. Tamamıyla doğal oyunculukların izini gördüğümüz filmdeki oyuncuların gerçekten de Arjantin’e göç etmiş işçilerden oluşması filmin yarı-belgesel anlatısını da güçlendiriyor.

“Bence Xiaobin hiç korkmadan yeniliğe kucak açıyor. Çok çabuk sıkılan bir insan, ama yeni bir şey, her ne olursa olsun, hemen onun ilgisini uyandırıyor.” -Nele Wohlatz

Filmin adını oluşturan –miş’li gelecek zaman kavramına vardığımızda ise karşımıza Godardvâri bir epik tiyatro aktarımı çıkıyor. -Miş’li Gelecek Zaman, Xiaobin’in zihninde, gelecekte olması muhtemel olayların soru-cevap kısmında İspanyolca kursundaki hocanın sadece sesini işittiğimiz sorularında sonuca bağlanıyor. Hocanın, Xiaobin’e -Miş’li Gelecek Zaman kavramını öğretmeye çalışırken kullandığı taktik oldukça eğitici ve önemli bir iz taşıyor. İspanyolca hocası, öncelikle Xiaobin’e, ailesinin karşı çıkacağı yabancı biriyle evlenmesi sonrasında yaşanması muhtemel olayları -miş’li gelecek zaman kavramını kullanarak anlatmasını ister. Sonraki soruda ise ailesinin istediği biriyle evlenmesi sonrasında yine gelişmesi muhtemel olayları sorar. O sırada sinematik işleyiş bizi Xiaobin’in zihninde kurguladığı -miş’li gelecek zamanlara götürür ve hep beraber Xiaobin’ın kötümser ve kötü sonla biten -miş’li gelecek zamanlarına tanıklık ederiz. Brechtyen epik tiyatro örneğine rastladığımız bu sahnelerdeki absürtlük karakterimizin kafa karışıklığına paralel olarak işlenirken ortaya çıkan, başarılı bir dramatik durum hikayesini de süzgeçten geçiriyoruz. Filmin final sahnesine gelirken kullanılan kedi metaforuna geldiğimizde ise filmin alt-metnine tebessüm ediyoruz. Xiaobin, ormanlık bir alanda kurduğu tuzakla bir kedi yakalar. Kapana kısılmış kedi, aslında Xiaobin’in bire-bir yansımasını oluşturmaktadır. Nasıl ki kedi tuzağa düşmüş ve kapana kısılmışsa, Xiaobin de Arjantin’de yalnız başına kalmış ve kapana kısılmış yorumunda bulunabiliriz. Velhasıl, yönetmen akıllarda kalacak bu açık-uçlu final sahnesiyle seyirciyi düşündürürken, amacına ulaşmış olmasındaki gönül rahatlığını hissedip kendimizi bulabiliyoruz.

Okumaya Devam Edin

!f İstanbul

!f İstanbul 2017 Bağımsız Filmler Festivali Ödülleri

Yayın tarihi:

-

Yazar:

16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin kazananları belli oldu! Bu yıl 10. kez düzenlenen Keş!f Uluslararası Yarışma’nın jürisi, “Lantouri” filmiyle İranlı yönetmen Reza Dormishian’ı “yılın keşfi” seçti. “In the Last Days of the City/Şehrin Son Günlerinde” filmiyle Mısırlı yönetmen Tamer El Said, Jüri Özel Ödülü ve SİYAD Ödülü olmak üzere geceden iki ödülle birden ayrıldı.

Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması’nın birincisi Arap Baharı’nı konu alan “The War Show/Savaş Şovu” seçilirken, Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülü ise Pınar Yorgancıoğlu’nun “Nebile Hanım’ın Solucandeliği”ne gitti.

İstanbul ayağı bugün sona erecek olan !f İstanbul, bu yıl da dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızları ve usta yönetmenlerin son filmlerini Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 34 ülkeden 146 yönetmenin toplam 126 filminin gösterildiği festivali 80 bin kişi izledi. Festival, 2 Mart’ta Ankara ve İzmir’e doğru yola çıkacak ve 5 Mart’ta sona erecek.

Keş!f Ödülü İranlı Yönetmenin

Sinema dünyasından usta isimlerin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek, “en ilham veren yönetmen”i seçtikleri Keş!f Uluslararası Yarışma’da bu yıl, ABD, Almanya, Arjantin, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda, İran, İsrail, Kanada, Katar, Mısır, Peru, Polonya, Tayland’dan toplam 9 film, 10.000 dolar para ödüllü Keş!f Ödülü için jüri karşısındaydı.

Yönetmen Richie Mehta, görüntü yönetmeni Florent Herry ve oyuncu Nesrin Cavadzade’den kurulu Keş!f Jürisi, “Davranışta ve inançta, insanlığın en iyisi ve kötüsünü göstermeyi başarması” nedeniyle “Lantouri”nin İranlı yönetmeni Reza Dormishian’ı “yılın keşif yönetmeni” seçti.

Jüri ayrıca; “Çirkinlik ve kayıptan yola çıkarak, şiirsel ve güzel bir hikâye anlatmayı başarması” nedeniyle, “In the Last Days of the City/Şehrin Son Günlerinde” filminin yönetmeni Tamer El Said’e Jüri Özel Ödülü’nü verdi.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending