Connect with us

!f İstanbul

Tu Dors Nicole: “Nouvelle Nouvelle Vague”

Yayın tarihi:

-

Yazar: Yağız Ay

Monseiur Lazhar’ın kurgucusu olarak bilinen Stephane Lafleur’ün Cannes’ın Yönetmenlerin Onbeş Günü bölümünde gösterilen üçüncü uzun metrajı Tu Dors Nicole, iki kız arkadaşın “film başında çok uyumlu olan ancak dışarıdan birinin müdahalesi ile içindeki çatlaklar ortaya çıkan ve sonunda tatlı bir şekilde son bulan” ilişkisine odaklanıyor. Tahmin edilebileceği üzere bu oldukça bayat bir hikaye ve dünyanın neresinde çekilerse çekilsin üzerine pek yenilik eklenmeden fakat birkaç hoş detayla (sözgelimi bu filmdeki  kalın sesli çocuk) sunulabiliyor. Lafleur’ün filmi siyah beyaz tercihi gerekse iki “kadın olmak üzere olan kız”ın duygusal dünyasını anlamaya çalışması bakımından Baumbach’ın Frances Ha’sını gerek andırıyor.  Ondan ayrılan noktalarıysa detaylar sadece. Frances Ha’nın karşına çıkan bir ifade vardı; filmle ilgili sürekli bir “Yeni Dalga” adı geçiyordu. Farklılıklarından çok benzerlikleri olduklarını düşünürsek Tu Dors Nicole’e de aynı yapıştırmayı yapmak kaçınılmaz olur. Fakat nedir tam olarak bu Fransız sinemasının 50 yıl önce yaptığını günümüze uyarlayan, onun günümüz karşılıklarını bulan (en azından iddia edilen) akım?

Tu Dors Nicole bu açıdan en az Frances Ha kadar yardımcı olabilir. Filmin en muhim meselesi insanların hayatlarını Yeni Dalga’dakinden epey farklı olmak üzere radikalizmden uzak yaşamaları. Nicole’ün dünyasında insanlar hayatlarını yaşamıyor fakat hayat denilen zorlu sürece alışmaya başlıyorlar. Yaşamak, filmdeki gibi bir davul çalmak halini alıyor: Ellerin ve ayakların bilinçsizce bir şeyleri hallediyorlar ama sen ne yaptığının farkında değilsin. Bu tam da Yeni Dalga’nın eleştirisinin odak noktasıydı. Hem sinema hem de hayatın monotom bir “alışma süreci” haline gelmesi. Tu Dors Nicole ise gösteriyor ki bu “alışma sürecinden” kopmak günümüzde o kadar sıradan bir hale geldiki buna geri dönmek, radikal olmayanı övmek gerçek bir radikalizm halini aldı. Filmin başlığının “uyumuşsun Nicole” olması tesadüf değil: Bu “monotonlaşmış radikalizm” insanı öyle bir noktaya çekiyor ki hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değişmesi gerekiyor. Dolayısıyla süreki bir şeyler alıp satmak, yemek, çalışmak (Nicole’ün “yeni orta sınıf” mensubu olduğunu unutmayalım), ek işlerde çalışmak, çocuk bakmak, eğlenmek gerekiyor: Uyumak iptal ediliyor. Uyumakla ilgili en hoş kısım atlanıyor belki de: Teknik olarak kimse uyumaz. Uyumak, bizim öznesi olduğumuz bir eylem değildir; yorucu dış dünyanın nesnesiyizdir uyurken. Bu eylemi de kendimize bağlarsak (“acaba şimdi uyusam mı?” şeklinde) kaygı dolu bir insomniyak olur çıkarız. Çünkü kimse uyumak istemez imkanı varken. Yapılabilecek tonla şey vardır, bisiklet binmek, dondurma yemek, havuza girmek, davul çalmak, albüm kaydetmek; bunların her biri her an bir ihtimal haline gelince sürekli seçim yapmam gerekir. Süreki bir şeyler seçince de sürekli daha fazlasını kaybettiğim anlamına gelir bu ve durmadan bir şeyler kaybediyorsam anksiyete nükseder ve Nicole’den bir farkım kalmaz. Buna karşılık Melville’in Bartleby’si gibi “hiçbir şey yapmamayı tercih etmek” yegane kurtarıcıdır.  Frances Ha da aşağı yukarı benzer şeyleri söylüyordu. Zaten film hiçbir şey yapmamanın ne kadar çok şey yapabileceğini ve bunların katastrofik sonuçları olabileceğini anlatıyordu. Nicole ise sonuç meselesine çok takılmıyor; onun derdi daha çok monotonlaşmayla, Frances’inki ise ondan kurtulmayla ilgili.  Bu açıdan ikisini birbirlerini tamamlayan filmler olarak düşünmek mümkün.

tu dors nicole sinematopya 2

O halde “Yeni Yeni Dalga” kontrolden çıkmış bir radikalizme içkin bir eleştiridir, fazlası değil. Ne Xavier Dolan’ın manik depresif filmleri gibi aşırıya cevap vermenin tek yolu daha da aşırılıktır ne de Godard gibi biçimin radikalliğidir söz konusu olan. “Yeni Yeni Dalga” içi boş görüngülerden oluşan “hipster” bir kültürdür; bir “hipster kültürü” değildir. Yansıttığı kültürün kendisi gittikçe “hipsterlaşmaktadır” ve doğal olarak filmde de bunun izleri gözükür. Ancak filmin yaptığı imkanlarını kullanarak buna bir “Durun!” demektir sadece. Pink Floyd’un The Wall albümündeki “Stop” şarkısında gittikçe paranoyak bir diktatöre dönüşmeye başlayan Pink artık buna dayanamaz ve bağırır: “Durun! Eve gitmek, bu üniformayı çıkarmak ve sahneyi terk etmek istiyorum.” Tu Dors Nicole ve Frances Ha gibi filmler de bu 1 dakika bile sürmeyen şarkının günümüz kültüründeki karşılıkları. Frances da Nicole de birer “umutsuz vaka” ama G.K. Chesterton’ın dediği gibi umutsuz vakalar dünyayı kurtarabilme ihtimaline sahip yegane kişilerdir. Filmin durağan yapısı ve klişe öyküsü ile zaman zaman izlemeyi zorlaştırsa da eğlenceli detayları ve bir joker kartı gibi çıkarıp durduğu müzikleriyle düştüğü anda temposunu tekrar tutturmayı beceriyor. Kesinlikle komik bir antidepresan değil, günümüz kaygılı insanları için Tu Dors Nicole; fakat bu insanların gülünç bir portresi.

Okumaya Devam Edin

!f İstanbul

Gay Chorus Deep South

Yayın tarihi:

-

Yazar:

LGBTQ konusunda bölücü/faşist yasalar eşliğinde 2016 seçim dalgasına tepki olarak San Francisco Gay Erkekler Korosu’nun ABD’nin güney bölgelerine yaptığı turneyi anlatan “Gay Chorus Deep South”, modern dünyanın cinsel tercihlere gösterdiği ayrımcı politikalara karşı sanatsal bir tepkiyi beyazperdede gösteriyor. Filmin hem senaryosunu yazan hem de reji koltuğunda karşımıza geçen David Charles Rodrigues, belgesel niteliğinde ama daha çok parça parça kişilerin özel hayatına eğilen bir çalışma göstermiş. Film daha önce Berkshire Uluslararası Film Festivali (BIFF) 2019, Milan Uluslararası Lezbiyen ve Gay Film Festivali 2019, Northwest Festivali 2019, Pink Apple 2019, Provincetown Uluslararası Film Festivali 2019, Tribeca Film Festivali 2019’da seyiricisi karşısına geçip toplumsal alanda yaratılan ters algıyı değiştirme gayretinde bulunmuş.

Film, Amerikan toplumundaki dini yargıları, insanlar üzerinde baskı kurduklarını zanneden düşünceleri kıyasıya eleştiri yağmuruna tutuyor. Dini ögelerle süslü toplumsal bakış açıları içinde LGBTQ üyelerinin kendi dünyalarında iyice izole edilmek istenmeleri, aslında tüm dünyanın ortak sorunu. Konuda karşımıza çıkan koro üyelerinin ilginç hayat öykülerine bakarak olayların nereye evirildiğini anlarız. Politik anlamda özellikle Cumhuriyetçi kanadın söylemlerine birebir tepki olarak doğan filmde, içinde tuttuğu gay/lezbiyen duyguları aktarmak isteyen bireyler de konuya dahil edilmiş. Koroda cesurca şarkı söyleyenler bir yanda, kendilerinin ifşa edilmesini istemeyen kişiler diğer yanda duruyor. Özellikle Alabama, Mississippi ve Tennessee’de verilen konserlerin öncesine ve sonrasına giden yönetmen, koroda şarkı söyleyen insanların yaşantılarına ayna tutarken, toplumun bu koro hakkındaki düşüncelerini cesurca aktarıyor. Koronun sanatsal çalışmalarını Sodom ve Gomore hikayesine benzetenler, her bir koro üyesini şeytan olarak adledenler… sürekli bu tip mesajlarla koronun çalışmasını durdurma isteyen yığınca insan konuda beliriyor. Ayrıca sanat üreterek hayata tutunan insanları izleyen anne babalar ise artık çocuklarının cinsel tercihlerine saygı duymak zorunda olduklarını belirtmişler.

Yönetmenin filmdeki en büyük hatası; LGBTQ üyelerinin yürüyüşleriyle, 1965 yılında Martin Luther King’in Alabama eyaletinin ‘Selma’ kasabasından başkente uzanan 87 km’ lik yürüyüşünü aynı kefeye koyması. İki yürüyüşün amacı, tarzı, algısı o kadar farklı ki, neden senaryoda böyle bir yanlışa düşüldüğünü anlamıyorum. Irkçılık bağlamında değerlendirirsek eğer, konu siyahi tene sahip insanları tamamını kapsarken, LGBTQ yürüyüşü sadece belli bir kesime hitap ediyor. Tabi ki insanlar özgürce cinsel tercihlerini yaşamak için yürümeliler, ama Selma yürüyüşü ile bunun hiçbir bağı olmadığını kabul etmek zorundayız. Ayrıca kilisenin hükmünde gelişen olay algısı bizleri ciddi anlamda rahatsız etti. Grup üyeleri içinde o kadar çok kilise mağduru insan varken, sürekli Protestan Kilisesinde konserler veren, dua eden grup üyelerinin gösterimi başlı başına bir çelişki.

18. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde seyircisi karşısına geçen Gay Chorus Deep South, LGBTQ haklarının aktarımı bağlamında başarılı, ama bu hakların elde ediliş biçimini gösterişi açısından başarısız bir proje. Fakat koroda ve bireysel olarak söylenilen şarkılar o kadar muhteşem ki, size kalan gözlerinizi kapatıp müziğin duygusal ritmine kapılmak, bir onur mücadelesiyle empati kurmak!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

!f İstanbul

El Futuro Perfecto (Miş’li Gelecek Zaman)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

!f İstanbul’un keş!f bölümünde seyirci ile buluşan The Future Perfect filmi, Alman kadın yönetmen Nele Wohlatz’ın bir durum hikayesinden yola çıkarak senaryolaştırılmış ve festival filmlerine yakışan sâde bir anlatısı ile göz dolduran bir “ilk film” özelliği taşıyor. Arjantin’de yaşayan Wohlatz, Arjantin’e göç etmiş işçilerin yaşamlarına, yalnızlıklarına kucak açıp, seyirciyi yormadan ve oldukça başarılı planlarla filmin seyirliğine minimal bakış açıları sunarak amacına ulaşmışa benziyor. Locarno Film Festivalinde En İyi İlk Film ödülüne layık görülen çalışmada, karakterimiz Xiaobin, 17 yaşında genç bir kadındır. Xiaobin’in Çin’den Arjantin’e ailesinin yanına varış sürecinden sonra gelişen hikayesinde bir yabancının en büyük sıkıntısını oluşturan “dil” sorunu ele alınıyor. Xiaobin’in Arjantin’deki yalnızlığı, yönetmenin minimal kadrajında sâde bir biçimde ilerlerken, karakterimizin İspanyolca öğrenmeye çalışırken diğer yabancılarla birlikte bu eğitime tâbi tutulması Çinlilerin Arjantinlileşme evresindeki değişimlerini de masaya yatırıyor.

65 dakikalık uzun-metraj sınırlarını zorlayan film, yarı belgesel izleri de taşımaktadır. Özgün bir aktarım dili amaçlamaya çalışmış yönetmen, filmin minimalist çizgisinde tiyatral ilerleyişle dünya sinemasından örnek verebileceğimiz Godard ve Jarmusch tarzını da akıllara getiriyor. Film, bireyin hiç tanımadığı bir ülkeye giderek yabancısı olduğu bu yeni dünyaya alışma sürecini anlatırken, özellikle dil kursundaki “öğrenim süreci” eğitici bir film seyirliğini de oluşturuyor. The Future Perfect, dilin insan ilişkileri üzerinde ne denli önemli olduğunu vurgularken uygar insanın yenilenme sürecini de dil kavramına tutunarak çerçevesine alıyor. Xiaobin, Beatriz ismini İspanyolca kursundaki arkadaşlarından alarak bu yeni yaşamında her geçen gün yeni bir şeyler keşfedecek ve sıkılgan ruhunu törpüleyici yeni insanlar tanıyacaktır. Ailesiyle arasındaki uzak bağın izlerini gördüğümüz Xiaobin, ailesinden gizli çalıştığı işlerde para biriktirip dil kursuna giderken “dil” öğrenme çabasındaki azmine de hayran kalıyoruz. Filmin sade ilerleyişinde Xiaobin, bir süper markette çalıştığı herhangi bir günde onun gibi dünyanın öteki ucundan (Hindistan) gelmiş Vijay ile tanışması filmin olay örgüsünü oluşturur. Genç Hintli Vijay’ın amacı evlenecek bir kadın bulup derhal yurduna dönmektir ki Xiaobin ile daha ikinci buluşmasında gittikleri sinemada Xiaobin’e evlenme teklifi edecek kadar da aceleci bir karaktere sahiptir. Xiaobin ise hiç tanımadığı, nerde yaşadığını dahi bilmediği bu gence güvenemez ve evlenme teklifini kabul etmez. Xiaobin ile ona aşık olan Hintli Vijay’ın durduğu yer mühim. İkisi de yurtlarına oldukça uzakta ve Arjantin’in dünyasına adapte olmaya çalışırken aslında yapayalnızlar. Yabancı bir ülkede birbirlerini anlayabilmesi son derece olağan olan bu iki yabancının kesiştiği yol, aslında yabancı olmalarının farkındalığı ve birbirlerini daha iyi anlayabilecekleri bir gidişatın portresini çiziyor. Lakin Xiaobin’in bir ilişkiye hatta evlenmeye hazır olmadığını gördüğümüz hikayede olup bitenlere duygularıyla değil mantığıyla son derece realist bakması ve aklına yatmayan bir şeyi kesinlikle kabul etmemesiyle Xiaobin’in çetin bir karakter olduğunu da belirtebiliriz. Tamamıyla doğal oyunculukların izini gördüğümüz filmdeki oyuncuların gerçekten de Arjantin’e göç etmiş işçilerden oluşması filmin yarı-belgesel anlatısını da güçlendiriyor.

“Bence Xiaobin hiç korkmadan yeniliğe kucak açıyor. Çok çabuk sıkılan bir insan, ama yeni bir şey, her ne olursa olsun, hemen onun ilgisini uyandırıyor.” -Nele Wohlatz

Filmin adını oluşturan –miş’li gelecek zaman kavramına vardığımızda ise karşımıza Godardvâri bir epik tiyatro aktarımı çıkıyor. -Miş’li Gelecek Zaman, Xiaobin’in zihninde, gelecekte olması muhtemel olayların soru-cevap kısmında İspanyolca kursundaki hocanın sadece sesini işittiğimiz sorularında sonuca bağlanıyor. Hocanın, Xiaobin’e -Miş’li Gelecek Zaman kavramını öğretmeye çalışırken kullandığı taktik oldukça eğitici ve önemli bir iz taşıyor. İspanyolca hocası, öncelikle Xiaobin’e, ailesinin karşı çıkacağı yabancı biriyle evlenmesi sonrasında yaşanması muhtemel olayları -miş’li gelecek zaman kavramını kullanarak anlatmasını ister. Sonraki soruda ise ailesinin istediği biriyle evlenmesi sonrasında yine gelişmesi muhtemel olayları sorar. O sırada sinematik işleyiş bizi Xiaobin’in zihninde kurguladığı -miş’li gelecek zamanlara götürür ve hep beraber Xiaobin’ın kötümser ve kötü sonla biten -miş’li gelecek zamanlarına tanıklık ederiz. Brechtyen epik tiyatro örneğine rastladığımız bu sahnelerdeki absürtlük karakterimizin kafa karışıklığına paralel olarak işlenirken ortaya çıkan, başarılı bir dramatik durum hikayesini de süzgeçten geçiriyoruz. Filmin final sahnesine gelirken kullanılan kedi metaforuna geldiğimizde ise filmin alt-metnine tebessüm ediyoruz. Xiaobin, ormanlık bir alanda kurduğu tuzakla bir kedi yakalar. Kapana kısılmış kedi, aslında Xiaobin’in bire-bir yansımasını oluşturmaktadır. Nasıl ki kedi tuzağa düşmüş ve kapana kısılmışsa, Xiaobin de Arjantin’de yalnız başına kalmış ve kapana kısılmış yorumunda bulunabiliriz. Velhasıl, yönetmen akıllarda kalacak bu açık-uçlu final sahnesiyle seyirciyi düşündürürken, amacına ulaşmış olmasındaki gönül rahatlığını hissedip kendimizi bulabiliyoruz.

Okumaya Devam Edin

!f İstanbul

!f İstanbul 2017 Bağımsız Filmler Festivali Ödülleri

Yayın tarihi:

-

Yazar:

16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin kazananları belli oldu! Bu yıl 10. kez düzenlenen Keş!f Uluslararası Yarışma’nın jürisi, “Lantouri” filmiyle İranlı yönetmen Reza Dormishian’ı “yılın keşfi” seçti. “In the Last Days of the City/Şehrin Son Günlerinde” filmiyle Mısırlı yönetmen Tamer El Said, Jüri Özel Ödülü ve SİYAD Ödülü olmak üzere geceden iki ödülle birden ayrıldı.

Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması’nın birincisi Arap Baharı’nı konu alan “The War Show/Savaş Şovu” seçilirken, Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülü ise Pınar Yorgancıoğlu’nun “Nebile Hanım’ın Solucandeliği”ne gitti.

İstanbul ayağı bugün sona erecek olan !f İstanbul, bu yıl da dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızları ve usta yönetmenlerin son filmlerini Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 34 ülkeden 146 yönetmenin toplam 126 filminin gösterildiği festivali 80 bin kişi izledi. Festival, 2 Mart’ta Ankara ve İzmir’e doğru yola çıkacak ve 5 Mart’ta sona erecek.

Keş!f Ödülü İranlı Yönetmenin

Sinema dünyasından usta isimlerin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek, “en ilham veren yönetmen”i seçtikleri Keş!f Uluslararası Yarışma’da bu yıl, ABD, Almanya, Arjantin, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda, İran, İsrail, Kanada, Katar, Mısır, Peru, Polonya, Tayland’dan toplam 9 film, 10.000 dolar para ödüllü Keş!f Ödülü için jüri karşısındaydı.

Yönetmen Richie Mehta, görüntü yönetmeni Florent Herry ve oyuncu Nesrin Cavadzade’den kurulu Keş!f Jürisi, “Davranışta ve inançta, insanlığın en iyisi ve kötüsünü göstermeyi başarması” nedeniyle “Lantouri”nin İranlı yönetmeni Reza Dormishian’ı “yılın keşif yönetmeni” seçti.

Jüri ayrıca; “Çirkinlik ve kayıptan yola çıkarak, şiirsel ve güzel bir hikâye anlatmayı başarması” nedeniyle, “In the Last Days of the City/Şehrin Son Günlerinde” filminin yönetmeni Tamer El Said’e Jüri Özel Ödülü’nü verdi.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending