Connect with us

Röportaj

Uçurtmayı Vurmasınlar’ın Barış’ı, Kader’in Zagor’u Ozan Bilen ile Sinema Üzerine Bir Röportaj

Yayın tarihi:

-

Türkiye Sineması ve izleyici kitlesi seni 1989 yılında Tunç Başaran yönetmenliğinde ülkenin en önemli filmlerinden biri olan Uçurtmayı Vurmasınlar üzerinden tanıdı. Cezaevinde tutuklu olan bir kadının 4-5 yaşlarındaki oğlunu (Barış) oynadın ve seyirci Barış karakterinin masumiyetinde birleşti. Fimde, İnci karakteriyle kurduğun sevgi dolu iletişim, seyircinin kalbine işlenirken; paylaşımın, dostluğun, özgürlüğün temel çizgileri de kurulmuştu. Uçurtmayı Vurmasınlar’ın ülke sineması için oldukça önemli bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda film, sinemada evrensel boyuta ulaşmış, sağlam bir sistem eleştirisini içinde barındıran politik bir film olma özelliği de taşıyor. “-Niye uçmuyor İnci? -Uçar bir gün…” diyaloğu yediden yetmişe herkesin hafızasında yer etmişken oynadığın Barış karakteriyle mükemmel bir uyum sağladığın da görünmüştü. Bunun üzerine sorularıma geçecek olursam:

– Hepimiz seni Uçurtmayı Vurmasınlar’ınunutulmaz çocuk kahramanı Barış ile tanıdık. Seni daha yakından tanımak için çocuk yaşta sinemaya giriş serüveninin üzerine yoğunlaşmak istiyorum. Bu serüven nasıl gerçekleşti ve Ozan Bilen’i daha yakından tanımamız için bize biraz kendinden bahsetmeni isteyerek söyleşiye başlayalım.

– Sene 88, o zamanlar teyzemin bir yayın evi vardı, Füsun Demirel de İtalyanca tiyatro metni çevirisi yapar biliyorsunuz. İkisi yayın işlerinden tanışıyordu. Benim de bulunduğum bir akşam yemeğinde Füsun Demirel hazırlık aşamasındaki Uçurtmayı Vurmasınlar için çocuk oyuncu arandığını fakat Tunç Başaran’ın bir türlü ikna olamadığını söylemiş. Bunun üzerine önce birkaç fotoğrafımı, sonra da bir video kaydı çekip göstermişler. Ve rolü almışım. Sorumluluk sahibi, sempatik ve nispeten akıllı bir çocuktum, bir çocuk oyuncudan isteyeceğiniz şeyler de bunlardır. Denk gelmiş yani. Film dünya çapında büyük başarı kazandı, Akademi Ödüllerine aday adayı olan ilk Türk filmi oldu. Sonrasında da teklifler geldi ve aralıklarla devam etti oyunculuk.

– Filmin setinde unutamadığın anları eğer mümkün olabilirse Barış karakterine tekrar bürünüp onun o çocuk gözlerinden, duygularından paylaşmanı rica edeceğim. Uçurtmanın sembolik olarak kullanıldığı ve filmde üzerine inşa edilen “özgürlük” kavramını şimdilerde düşündüğünde, Uçurtmayı Vurmasınlar’ın karakterin üzerine ne denli etkileri oldu? Çünkü film her ne kadar cezaevinde geçse de hayatla birebir kurduğu samimi duygularla insana dokunan, mühim konuları dert ediyordu. Bu vesileyle etkileyici bir film olma özelliği taşıyan Uçurtmayı Vurmasınlar’ı yıllar sonra tekrar düşündüğünde hayatına kattığı değerleri manevi açıdan nasıl değerlendirirsin?

– 4 yaşındaydım, anları değil ama ne hissettiğimi hatırlıyorum. Keyifliydim, ilgi odağıydım ve büyük bir organizasyonun merkezinde olduğumun farkındaydım. Üşüyordum, uykum geliyordu, yoruluyordum ama çevremde güzel insanlar vardı ve onlara elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyordum. Tunç hoca bana her set günü sonunda boyları gitgide büyüyen bir oyuncak kamyon hediye ederdi. Benim motivasyonum da kamyonlardı işte (gülümseme…). Filmin içeriğinin değil belki ama sonuçlarının karakter gelişimimde etkileri olduğu kesin. Okulda, mahallede, sokakta popüler bir çocuktum. Bu durum beni diğerleriyle kendimi kıyaslama ve yarışma yanılgısına girmekten kurtardı. Bu da büyük tasarruf demek.

– Genç bir isimsin fakat sinema kariyerin neredeyse 30 yıl olacak. Bu durumu nasıl tasvir edersin? Sinema dolu bir hayat… Sinemanın senin kaderin olduğuna inandın mı hiç? 

– Sinema kapsamlı bir sanat dalı ve eğlence endüstrisinin bir parçası olması itibariyle güzel. Malzemesi hayatın kendisi, içinde her şey var. Bu da çok güzel. İşini severek yapan başka meslek erbapları da var. Önemli olan da bu zaten. Ben kendimi mesleğimle tanımlamam, ben kimim yerine ben neyim diye sorarım. Güzel yaşamak, güzel bir şeyler üretmek önemli. Mesleğin ne olduğu bu noktada bir teferruattır bence. Bir marangoz büyük ödül sahibi bir oyuncudan daha fazla tatmin olabilir. Göründüğü gibi olmayabiliyor bazı şeyler, özellikle bu tür rüzgarın sert estiği işlerde.

– Çocukluğundan beridir bu büyülü sinema dünyasının içindesin. Sinema senin için ne ifade ediyor? Sinemanın tanımı sence nedir?

– Sinema filmi üç temel yapım aşamasıyla bir çeşit anlam mühendisliği aslında. İfade edilmek istenen mesele doğrultusunda hareketli görüntüleri kombine ederek bir bütünlük oluşturuluyor. 29 harfi kombine ederek anlam bütünlüğüne sahip bir yazı yazmak gibi. Tabi sinema çok boyutlu bir olay ve çok sayıda unsurun ahengini gerektiriyor. Sinemayı herkes sever. Çok etkileyici ve güçlü, müthiş bir fenomen sinema. Günümüzde ticari filmlerle sanat filmleri arasındaki makas iyice açıldı tabi, tanım yaparken bunu da dikkate almak lazım. Sanatçı amaç gütmez, derdini, taşan duygularını bir eser suretinde ifade eder. İnsanları etkiler, dönüştürür. Eseri sevilir ve meşhur olur, talep edilir ve para kazanır. Bunlar bir sonuçtur sanatçı için. Ticari filmlerde ise süreç tersine işler. Hedef baştan bellidir. Toplumun zeka ortalamasına yönelik, genel beğeni eğilimleri gözetilerek, ismiyle, afişiyle, tanıtım mecralarıyla, kullanılacak oyuncularıyla tüm unsurlar malı satma amacı hedeflenerek tasarlanır. Ticari filmleri eğlence endüstrisi alanında değerlendirmek lazım. 

– Hiç sinemadan başka bir meslek yapmak istediğin zamanlar oldu mu? Yoksa sinema tutkusu çocukluğundan beridir hayatının merkezinde miydi?

– Oyunculuktan bahsedersek; bu tek başına yapılabilen bir şey değil, bir organizasyona dahil olman gerekiyor. Seni buraya dahil etmekle görevli departmandaki kişilerle ilişkiler söz konusu, bu kişilerin değerlendirme mekanizması da oyuncuların genel karakteristiğine göre şekilleniyor. Sektörün bu elemanlarının kafasında şablon halinde bir oyuncu profili var mesela. İşin bu tarafları bana hep zor gelmiştir. Her oyuncunun kariyerinde iniş çıkışlar oluyor. Umutsuzluklar olabiliyor. Sadece oyunculuk yapan insanların seçme ve hayır deme şansı da olmayabiliyor. Çoğu oyuncu izlemeyeceği dizilerde, filmlerde para kazanmak zorunda olduğu için çalışıyor. Oysa oyuncu talep eden, beni oynatın diyen değil talep edilen olmalı. Kendini kabul ettirmeye ya da beğendirmeye çalışmak işin doğasına ters zaten. Kamera karşısında kendini özel hissetmelisin, seyirciye ya da yönetmene kendini beğendirmeye çalışırsan illüzyonu bozarsın. Ben böyle bakıyorum. Teklif gelir, bakarım seversem olurum. Bu anlamda bir meslekten ziyade hobidir benim için oyunculuk.

– Uçurtmayı Vurmasınlar’dan sonra sinema kariyerine bir göz gezdirmek isterim. Hangi filmlerde/dizilerde yer aldın? Hangi yönetmenlerle çalıştın? 

– Sanırım otuz civarı profesyonel projede bulundum oyuncu olarak. Hepsini saydırmazsan sevinirim (gülümseme). Özellikle Zeki Demirkubuz, Tunç Başaran, Tolga Örnek ve Belmin Söylemez’in yeri ayrıdır bende.

– Zeki Demirkubuz’un Kader filminde, Masumiyet’ten bildiğimiz o meşhur Zagor’u canlandırdın. Zagor karakterinin sana geliş serüveni nasıl gerçekleşti ve Demirkubuz ile çalışmak nasıl bir duyguydu? 

– Zeki Demirkubuz, doksanların başında benim Kemal Sunal ile baba oğul oynadığımız bir televizyon projesinde Zeki Ökten’in asistanlığını yapıyordu. Yaklaşık 20 yıl sonra tekrar görüşmemiz, benim eğitim aldığım akademiye bir “workshop” dersi için geldiğinde olmuştu. Birkaç ay sonra beni deneme çekimine çağırdı ve rolü benim oynamamı istedi. Zeki hocanın dünyaca bilinen enteresan bir tarzı var. Estetik kompozisyonlardan ziyade hikayelerinin ve yarattığı gerçekliğin gücü, filmlerinin alameti farikası. Çalışmak da çok güzel bir tecrübe, severiz kendisini.

– Sence bir filmde en önemli mekanizma nedir? 

– Bence tema filmin “dna”sıdır. Hikaye, atmosfer, oyunculuklar, kamera hareketleri, kullanılan ekipman, plan süreleri, ses tasarımı ve diğer tüm unsurlar bu temaya hizmet edecek şekilde bir bütünlüğün parçaları olarak kullanılırlar. Bu süreç biraz hissiyat şeklinde gelişir tabi, her şeyi planlamanın, tasarlamanın sonu yok. Marshall McLuhan’ın dediği gibi “Ortam mesajın kendisidir”. Her filmin serüveni kendine has oluyor. Belli şablonlar ya da kurallar hem var hem yok, denge meselesi. Burada film dilini belirleyen şey anlatılan temanın ne olduğu olmalı sanırım… Dünya görüşü olarak lokal, kültürel, geleneksel şartlanmalardan çok, kalıcı olan evrensel değerleri önemserim. Tabi sanat biraz varoluşsal, kişisel tecrübelere dayanıyor. Türküler mesela, olaya çok yakın dururlar, hatta çatışmanın içinden kendiliğinden çıkarlar, bu da güçlü bir duygusal etki demektir. İnsan aynı anda hem ilgili bir katılımcı hem de mesafeli bir gözlemci olamıyor. Yakınken trajedi olan, uzaktan bakıldığında komedi olabilir. Şahsen daima maksimum nesnel olanı tercih ederim. Duygulara biraz mesafeliyim. Bence duygular aklın yetmediği durumlarda aklı çözüm bulmaya zorlamak için var olan, içgüdüsel bir mekanizma.

– Türkiye Sineması’nın gidişatını nasıl görüyorsun? Sence Türkiye Sineması dünya üzerinde evrensel bir dile ulaşabilmiş midir? 

– Dünya çapında yetenekli sinemacılar var her alanda olduğu gibi. Bizim sorunumuz yetenek ya da malzeme değil zaten, eğitim, ideolojiler ve liyakat esasının önemsenmemesi. Mesela bakanlığın desteklemeye uygun bulmadığı “Kelebekler” birkaç gün önce Sundance’de en iyi film ödülü aldı. Seyirci de ilgi göstermiyor böyle filmlere. Ülkenin sosyokültürel seviyesi buna müsait değil. Dağıtım sektörü de izlenmeyeceğini bildiği filmleri salonlara sokmuyor doğal olarak. Bu meseleyle ilgili Kaan Müjdeci’nin “Kapalı Gişe” adlı belgeselini öneririm… Bir bakıma da sanat bir şekilde kendine yol bulur tabi. Gelişen teknoloji maliyetleri azalttı, eskiden olmayan imkanlar var artık. Anlatacak hikayesi olan herkes telefon kamerasıyla bile film çekebilir, bilgisayarında kurgulayabilir, çeşitli mecralarda gösterebilir, internet üzerinden festival başvuruları yapabilir.Tüm bunları nasıl yapacağını da yine internetten öğrenebilir. Konfüçyüs’ün dediği gibi “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.” Şikayet etmek yerine hatayı kendinde aramak lazım. Nitelikli eserler doğru organizasyonla bir şekilde hak ettiği karşılığı bulur. Sanırım Godard’ın, ıssız bir yere bırakılan filmin, ilk bulan kişi tarafından izlenip sevilmesi halinde filmin kendi yolunu açarak, zaman içinde daha geniş kitleye ulaşabileceğini öngören bir teorisi vardı.

– Seni ekranlarda çok nadir görüyoruz. Bu durumun nedenini sormak istiyorum. Senaryo konusunda seçici mi davranıyorsun?

– Evet, özellikle de böyle bir kariyer başlangıcı yapınca… Senaryosu yüzeysel, repliklerine inanmadığım projelerde yer almak çok zor geliyor. Kurmaca bir gerçeklik yaratıp, bunu kaydedip, insanlara izletmek büyük bir cüret olayıdır bence. Bunun bir parçası olurken de sorumluluk ve utanma duygusu olmalı biraz. Özellikle kamera önü çok daha şeffaf bir pozisyon. 2010’ların başında arka arkaya sevdiğim bazı filmlerde bulundum. Sonrasında sektörde bazı dinamikler değişim gösterdi. Benim içinde bulunmak isteyebileceğim türde filmler azalmaya başladı, böyle dönemler olur, sonra değişir… O süreçte çeşitli akademilerde oyunculuğa ve sinemaya dair dersler verdim. Çok öğretici, faydalı bir dönem oldu benim için. Televizyonla ilgili de zaman zaman güzel teklifler geldi, fakat başka işlerle tarihler çakıştı, ya da anlaşmazlıklar oldu. Kısmet biraz da bu işler.

– Sinemada oyunculuktan başka senaristlik yahut yönetmenlik deneyimlerin oldu mu? Olduysa biraz bunlardan bahseder misin?

– Şu an festival süreçleri başlayan, yönetmenliğini yaptığım dört kısa filmimiz var. Film yapımına dair tüm yönleriyle çok faydalı tecrübeler kazandırdı bu filmler. Sektörden sevdiğim dostlarım hikayeleri sevip, gelip rol aldılar sağ olsunlar. Dördü de yol hikayesi, mekan ve aksiyon olarak zor projelerdi. Şans da yanımızdaydı neyse ki ve içimize sinen filmler oldu. Sonuçta bütün filmi stüdyoda çekmiyorsanız hava durumu, trafik, diğer çevresel faktörlerle ilgili biraz şansa ihtiyacınız olabiliyor. Bazen bir oyuncuyla anlaşamadığınız için üzülürken işin sonunda iyi ki böyle olmuş diyebiliyorsunuz. Ya da sette son anda sezgisel olarak bazı kritik kararlar vermek gerekebiliyor. Ekip sinerjisini yönetmek de çok önemli tabi, bu hususta Şenol Güneş hoca idolümdür (gülümseyerek).

– Dünya sinemasında örnek aldığın oyuncular ve yönetmenler var mı? Varsa kimler ve seni onların sinemasına çeken unsurlar nelerdir?

– Büyük ustalar tabi sinemanın başından itibaren öncülük yaptı, yol açtı ve kümülatif olarak sinema gelişti. Nihayet 90’lı yıllarda tüm yönleriyle müthiş filmler yapıldı, efsane bir dönemdi. Şimdilerde iyi film çıtası baya düştü, tekrara bindi her şey… Yönetmen sineması diye bir kavram var tabi ama şahsen sanatçıdan ziyade, doğu sanatı tarzı bir yaklaşımla eser odaklı bakarım. Esas olan eserin kendisidir, kimin yaptığı sonra gelir. İyi film içerik ile biçimin uyumlu olduğu, meseleyi anlatarak değil de, metaforlarla, sembollerle, en ideal, en basit şekilde ifade eden, şov yapmaya çalışmayan samimi filmdir bence. Bunu film sadece tripodla çekilsin anlamında söylemiyorum, ihtiyaç ne ise, gerçekten ne gerekiyorsa anlamında… Bütünün ruhu neyi gerektiriyorsa tüm parçalar ona hizmet etmeli. Kaliteli bir otomobil için de böyle, lezzetli bir yemek için de. Doğada zaten bu estetik tutarlılık hep var, içerikle biçim daima uyumlu. Sorun insan yapımı şeylerde. Galiba sanatçının olayı da biraz bu; benliğini ya da zihnini devre dışı bırakıp bir akış hali yakalamak, “tema”sıyla rezonansa girmek… Tür olarak kara mizah severim.

– Seni yeni projelerde görmeyi çok isteriz. Var mı yeni projeler? 

– Bir süredir kamera arkasındayım. Bazen uygun rol olduğunda kendi filmlerimde oynuyorum, bu maliyetleri de düşürüyor (gülümseme). Ortağımla bir yapım şirketi kurduk geçen sene. Önümüzdeki sene gösterimde olmasını planladığımız uzun metraj sinema filmi projelerimiz var, onların üzerine çalışıyoruz. Bir yandan da kısa filmler, müzik klipleri, “video art” projeleri üretiyoruz. 

– Bu verimli röportaja zaman ayırdığın için teşekkür ederim Ozan Bilen

– Ben teşekkür ederim, Sinematopya’ya yayın hayatında başarılar dilerim.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Film Festivalleri

Kayseri Film Festivali ve Aidiyet Krizi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

7. Kayseri Film Festivali üzerine yaşanan tüm hadiseleri festivalin direktörü Kadir Turna ile konuştum. Kadir Turna tüm olup biteni detaylı bir şekilde anlattı.

Bu yıl 7. kez düzenlenen Kayseri Film Festivali’ne Kayserililer ve Erciyes Üniversitesi öğrencileri yoğun ilgi gösterdi. Festivalde çalışan öğrencilerin gönüllülük esasına dayanan özverili emek gücü, festivalde samimi ve ortak bir dil yaratırken, tüm ekibin misafirlere gösterdikleri ilgi ve alaka hayranlık uyandırdı. Altın Çınar, ilk başlarda öğrencilerin düzenlediği bir festivalken 7. senesinde Türkiye’nin önemli film festivalleri arasında olmaya aday bir performans gösterdi. Şimdilik belki bir Antalya, Adana, İstanbul vb. festivaller gibi geniş ve kapsamlı bir olanağı yok ama özellikle vizyon şansı bulamayan, ya da az sayıdaki salonlarda gösterilen, her şehre ulaşamayan bağımsız kısa ve uzun metraj yapımları, belgeselleri Kayseri halkı ve üniversite öğrencilerine ücretsiz bir şekilde sunması oldukça değerli. Yönetmenler, yapımcılar, oyuncular, sinema yazarları Kayseri’deki üniversite öğrencileriyle faydalı bir iletişim ağı oluşturdu. Bana kalırsa en büyük kazanım da filmleri öğrencilerle birlikte izlenmesi ve sonrasında filmler hakkında konuşulmasıydı.

Her şey yolunda giderken festivalde bir motivasyon kaybının yaşandığına şahit olduğum olay, Aidiyet filminin yönetmeni Burak Çevik’in Twitter üzerinden paylaştığı bir bilgilendirme metniyle başladı.

Daha sonra Siyad üyesi Bülent Vardar, Twitter hesabı üzerinden “7. Kayseri Film Festivali SİYAD Jüri Üyeleri Burçak Evren ve Fırat Sayıcı’yla birlikte Aidiyet filminin yönetmeni Burak Çevik’in twitinin ve açıklamasının Festival Tüzüğü 7. Maddesine aykırı bir açıklama içerdiğini kamuoyuna duyururuz.” açıklamasında bulundu. Burak Çevik cevap olarak: “Açıklamanız çok talihsiz. Aidiyet’in linkini vermediğimiz için (filmin gösterim kopyası olan DCP festivale gönderilmiştir) festival yönetimi tarafında çıkarılmasına onay verdiğinizi anlamış oluyorum. Bu konuda Siyad’ın ve diğer eleştirmenlerin ne diyeceğini merakla bekliyorum.” dedi.

Akabinde Kayseri Film Festivali’nden bir açıklama metni paylaşıldı:

Daha sonra Siyad resmi hesabından bir duyuru yaparak: “Kayseri Film Festivali SİYAD jürisi, SİYAD Yönetim Kurulu tarafından feshedilmiştir.” açıklamasında bulundu.

Aidiyet’ten sonra Görülmüştür filminden de bir açıklama geldi:

Her şey özetle bu doğrultuda yaşandı ve Siyad’ın onursal üyelerinden Burçak Evren dün istifa ettiğini söyledi. Burçak Evren festival töreninde “bu butik festivale öfkenizle, kavganızla gelin, gelin ki konuşalım, birbirimizi anlamaya çalışalım, filmlerinizi Kayserililer, öğrenciler izlesin…” minvalinde bir konuşma yapmıştı. Bana göre çok değerli bir konuşmaydı. Bütünleştirici, kapsayıcı bir dili vardı. Burçak hocayı en çok üzen durum, bu yaratılan linç kampanyasıydı. Anlamadan dinlemeden ortaya atılan düşmanca tavırlardı. Küçük, kendi hâlinde ama gelişmeye de açık bir film festivali  iletişim krizinin yaşanması sebebiyle bir günah keçisi haline dönüştü ve meyve veren ağaç taşlanırcasına sosyal medyada karalanmaya başlandı.

Ben de festival süresince yeni tanıdığım Kayseri Film Festivali direktörü Kadir Turna ile görüşerek, ondan, tüm olup biteni detaylı bir şekilde anlatmasını rica ettim. Lafı daha fazla uzatmadan söylediklerini aynen iletiyorum:

“Burak Çevik’i festival ekibimizdeki konu ile alakalı arkadaşlar aradı. Filmini flash ya da link aracılığı ile jürinin değerlendirmesine izin vermeyeceğini söylemiş… Ardından sevgili İpek Tuzcuoğlu tüm samimiyetiyle arayıp konuşmak istediğini söyleyince seve seve razı oldum bu duruma. Diğer gün İpek Hanım, Burak Çevik ile konuştum, arasınlar link için şifreyi veririz demiş. Vermiş olduğu bu söze istinaden diğer gün defalarca aradık Burak Çevik’i ama hiçbir şekilde ulaşamadık kendisine. Ardından kendisine ulaşılmış ve link üzerinden izletmeyeceğini söyleyerek sözünden caymıştır. Ardından ben aradım. Durumu izah ettim. Yani bu seneki süreci, yaşadığımız sıkıntıları başından sonuna kadar paylaştım kendisiyle. Filminiz DCP aracılığıyla sinema salonunda seyirciyle buluşacak fakat yaşadığımız sorunlar yüzünden jüriye teknik yeterliliğin olduğu bir salonda, flash disk ya da link üzerinden izletiyoruz. DCP aracılığı ile izletmeyi çok isterdik ama ertelemeden sonra sinema salonlarındaki astronomik rakamlardaki azalmadan dolayı durum ne yazık ki böyle dedim. Kendisi bana Kadir Bey sizi çok iyi anlıyorum ama ben bu durumu kabul etmiyorum. Ben filmimi jüriye DCP üzerinden sinema salonunda izletmek istiyorum dedi. Kendisine de hak verdiğimi fakat 8 filmin aynı şartlarda, belirlediğimiz bir salonda projeksiyon ile ana jüri ve Siyad jürisi tarafından toplu olarak izlendiğini, size böyle bir ayrıcalık yapamayacağımızı söyledim. Bu durumda doğal olarak jürinin filmi değerlendirmeyeceğini belirttim. Kendisi de yarışmadan çekileceğini, ama Kayseri’ye geleceğini ve DCP aracılığıyla sinema salonunda yapılacak olan gösterime katılıp seve seve seyirci ile buluşacağını söyledi. Ben de bu kararına saygı duyduğumu ve durumu jüri ile paylaşıp geri döneceğimi dile getirdim. Ardından 7-8 dakika anca olmuştur tekrardan aradı ve yapımcılarımla konuştum, ben Kayseri’ye de gelmeyeceğim, filmimin de gösterilmesini istemiyorum, seyirciyle de buluşmayacağım dedi. Hiç anlam veremediğim bir davranıştı bu. O an ilk düşüncem sanırım biri benimle dalga geçiyor oldu. Çünkü 2 defa üstüste verdiği sözden caymış oldu Burak Çevik. Ben hep iyi niyetle yaklaşıp ortak bir dilde buluşmak için çabalarken, karşı taraftan asla böyle bir tutum görmedim. Ayrıca bu durumu ben istiyor ya da bu kararı ben almışım gibi benden bir yazı beklediğini söyledi ve ardından Whatsapp’tan “yapımcım gerekçeyi bekliyor” yazarak mail adresini paylaştı. Burçak Evren ile konuşarak durumu izah ettim ve Burçak Hocam, bu durumda jüri izleyemeyeceği için değerlendirme yapması imkansız, git durumu jüri ile de paylaş dedi. Apar topar jürinin yanına gittim ve durumu kendileri ile paylaştım. Burak Çevik ile konuştuğumu, kendisinin flash ya da link aracılığı ile izletmeye razı olmadığını ve hatta 7 – 8 dakikada karar değiştirerek gelmeyip filmin de DCP aracılığıyla seyirciye olan gösterimine izin vermediğini dile getirdim. Değerli jürimiz ile durumu bir süre istişare ettikten sonra Burak Çevik’i aradım ve istediğiniz şartlarda filmi jüriye izletme şansımızın olmadığını, diğer 8 filme haksızlık olacağını ve bu durumda filmin jüri tarafından değerlendirilmesinin imkansız olduğunu dile getirdim ve kendisi bana “yani bu durumda filmi diskalifiye mi ediyorsunuz” diye sordu. Bir an şoke oldum. Ağzımdan çıkmayan bir kelime ile karşılaştım ve kendisine diskalifiye söz konusu değil. Diğer filmlere haksızlık yapamayız. Flash ya da link harici filmi jüriye gösteremeyiz, bu durumu da kabul etmeyenin kendisi olduğunu söyledim. Ama kendisi defalarca filmi diskalifiye ediyorsunuz yani dedi ve hiçbir zaman benim ağzımdan böyle bir kelime çıkmadığını dile getirdim. Ardından tekrardan durum ile alakalı gerekçeyi mail olarak istediğini söyledi. Kendisi şartnameye imza atarak her şeyi kabul ettiği halde, şartlarımıza uymuyor ve kendisi çekilmeyi talep ettiği halde bunu biz istiyormuşuz gibi benden yazılı bir gerekçe istiyordu. Ben kendisine asla yanlış bir dil kullanmadım. Hep iyi niyetle yaklaştım ve şartname ile alakalı bir şey bile söylemedim, birbirimizi incitmemek adına. Ardından bir yazı paylaştım mail yolu ile. Verdiği cevapta, açıklamam için teşekkür ettiğini ama telefonda konuştuğumuz şekilde filmi programdan çıkardığımı yazmamı söyledi. Halbuki imza attığı şartnamemizi iki farklı şekilde ihlal eden kendisi. Hem jüriye izletmiyor hem de gelmeyerek filmi seyirciye izletmek istemiyor ama hep bir şekilde suçu bana atmaya çalışıyordu. Ama ben hep ortak yolu bulmak adına, her mailimde ve konuşmamda aynı gerçeğin üzerinde durarak, filminin DCP aracılığı ile seyirci ile buluşacağını fakat jürinin de değerlendirebilmesi için flash ya da link şifresine ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. İletişimcisi aradı beni. Sanki kendisi ile telefonda konuşmuşum gibi, telefonda konuştuğunuz gibi bir yazılı gerekçe bekliyoruz dedi. Ben de telefonda sizinle konuşmadım, ben ne dediysem onu yazıyorum zaten dedim ve kapattık. Ardından bir daha aradı ve telefonda konuştuğunuz gibi diskalifiye ettiğinizi söylemezseniz işlerin daha kötüye gideceğini söyledi. Bunun tehdit olmadığını düşünmek istedim ve yine iyimserlik sergileyerek o an önemli bir ortamda olduğumu ama son bir mail göndereceğimi söyledim. Tam 10 saattir iyi niyet sergileyerek orta yolu bulmak için elimden geleni yaptığıma onlarca insan şahittir. Ardından telefonu kapatır kapatmaz Burak Çevik’ten: “Filmimiz Aidiyet’in tarafınızdan yarışma ve gösterimden çıkarıldığına dair açıklama bekliyorum” diye bir mail daha geldi. 33 yaşındayım, hayatımda böyle mobing yemedim. Ardından son bir mail gönderdim kendisine: “Değerli film sahibi, filminizi belirlediğimiz salonda toplu halde izleyecek olan jüri üyelerine flaş ya da link gösterimi ile izlenmesine izin vermediğiniz için, mecbur olarak ve diğer filmlere haksızlık olmaması adına, filminizi değerlendirmeye alamamaktayız. Zaten kendiniz, filminizin bu şartlar altında jüri tarafından izlenip değerlendirilmesini istemediğiniz için, bu kararı hoşgörü ile karşılayacağınızı umuyor, üzgün olduğumuzu belirterek sevgilerimizi sunuyoruz…” ve bu mail’im üzerine o asılsız paylaşımda bulundular ne yazık ki. Ayrıca kendileri ıslak imzalı gönderdikleri şartnamemizi hiç mi okumamışlar? Sözde kıymet verdikleri seyirciyi mağduriyetleri, festivali itibarsızlaştırma çabaları da cabası. Asla diskalifiye ve çıkartılma söz konusu değildir. Tamamıyla kendi istekleri üzerine durum böyle sonuçlanmıştır. Elimizde ıslak imzalı şartnameleri de mevcuttur. Açıklamalarında saygıdan bahseden Burak Çevik, festivalimize, çok kıymetli jürimize, diğer film sahiplerine ve Kayseri seyircisine saygı göstermemiştir. Filme bilet almış olan seyirciden de özür dilemiştir. Fakat biz 7 yıldır hiçbir filme, hiçbir etkinliğe bilet satmamış ve 7 yıldır festival içerisinde tüm film gösterimleri dahil gerçekleşen tüm etkinlikleri Kayseri halkına ücretsiz olarak yapmışızdır. Herkesi vicdanı ile başbaşa bırakıyor, haklı olduğumuzu bilen, bilmese de öğrenmek için arayan, soran, dinleyen, yanımızda duran ve festivale sahip çıkan herkese şükranlarımı sunuyorum. Anlamadan dinlemeden bu yanlışlığa ortak olan herkesi de, eğer gerçekleştirebilirsek şimdiden 8. Kayseri Film Festivali’ne davet ediyorum… Ne olursa olsun her zaman kazanan Türk Sineması olacak.”

Türkiye’de gerçekleşen bir film festivali daha sona erdi. Krizin başlamasına sebep olan “jürilerin filmleri sinema salonlarında izlemeli” olayına katıldığımı fakat küçük festivallerin bütçe yetersizliği ve olanak imkanlarının sınırlı olması sebebiyle anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ne olursa olsun filmler seyirciler için yapılır ve filmlerin seyircilere ulaşabilmesi için ortak bir iletişim paydasında buluşmaya ihtiyaç vardır. Umut ediyorum, bu yaşananlar gelecekteki film festivallerinde yaşanmaz, herkes ortak bir akılda toplanır ve jüriler filmleri sinema salonlarında izlerler. Yönetmen ve yapımcılar da bu imkanları sağlayamayan anadolu festivallerimizi anlayışla karşılar ve filmlerini o şehirdeki halkla tanıştırırlar. Bunun için kimseleri mağdur etmeden, el birliğiyle bir ön hazırlık süreci şart gibi. Hepimizin Burçak Evren’in de dediği gibi konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyacı var.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Görülmüştür üzerine filmin senaristi ve yönetmeni Serhat Karaaslan ile bir röportaj

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Görülmüştür’ü ilk olarak İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. Festivalde seyrettiğim filmler arasında özellikle senaryosuyla öne çıktığını gördüğüm bir film oldu. Son dönem ülke sinemasında senaryosunu tıkır tıkır işleten filmlere az rastlıyoruz. Görülmüştür’ün derdinin ve amacının belli bir güzergahta ilerlemesini olumlu buldum. Bir o kadar da inceden işleyen politik bir film olduğunu düşünüyorum…

Filmin hikayesi nasıl gelişti?

Uzun yıllardır içeride olan bir tanıdığım var. Politik bir tutsak. Onunla mektuplaşırken fikir ortaya çıktı. Cezaevlerinde mektup okuma komisyonları olduğunu öğrenince konu çok ilgimi çekti. İlk başta bir film yapma niyetiyle bakmadım. Daha çok merak duygusuyla bu konunun peşine düştüm. Başka insanların yazdığı mahrem ve özel şeyleri okuyan insanlarla ilgili bir hikaye anlatmak beni heyecanlandırdı.

Başrol oyuncuları ve yapımcıyla yolların nasıl kesişti?

Kadir Has Üniversitesinde Film ve Drama bölümünde yüksek lisans yaparken, Serkan Çakarer bir dönem bize yapım dersine geldi. O zamanlar Bisqilet ve Musa isimli kısa filmlerimi yeni yapmıştım. Serkan kısa filmleri beğendi ve beraber ne yapabiliriz şeklinde konuşmaya başladık. Serkan’a bu filmin fikrini söyledim, onu da heyecanlandırdı ve beraber bu konuda bir film yapmaya karar verdik. Aslında senaryo üzerinde çalışırken Zakir için aklımda başka bir oyuncu vardı. Hatta o oyuncuyla yazma sürecinde birkaç kez görüşüp Zakir karakteri üzerine uzun konuşmalar yaptık. Daha sonra bazı nedenlerden dolayı o oyuncu olmadı. Sonra oyuncu aramaya başladığımızda senaryo yazarken hep aklımda başka bir yüz olduğu için bir türlü kimseyi Zakir olarak kafamda oturtamıyordum. Aynı karakter için düşünülmeyecek birbirinden ilgisiz çok sayıda oyuncu ile görüştük ve deneme çekimleri yaptık. Bir türlü bulamıyorduk. Sonra Berkay’dan audition istedik ve Berkay’ın oyunu hepimizi heyecanlandırdı. İpek Türktan Kaynak da yine audition yaparak bulduğumuz bir oyuncu oldu. Füsun Demirel de sevdiğim ve anne için aklımda olan bir oyuncuydu.

Senaryoyu filme çekme çaban çetrefilli mi geçti yoksa her şey rayında mı ilerlerdi?

Çok sıkıntılı, yıllara yayılan bir süreç oldu. Her filmde mi böyle yoksa ilk filmlerde mi böyle oluyor bilmiyorum. Bu filmi yapmaktan vazgeçtiğim zamanlar oldu. Yapamayacağız herhalde diye umutsuzluğa kapıldığımız da. Daha birkaç sayfalık bir hikaye olarak yazmışken Cannes Film Festivali’nin Cinefondation Residence bölümüne seçildim. Oraya seçilmek işimizi nispeten kolaylaştırdı. Hem çok hızlı bir şekilde yurt dışında ortak yapımcı bulduk hem de Kültür Bakanlığından destek aldık. Bakanlık ilk başta reddetmişti projeyi çünkü. Cannes Residence’a seçilince sektörden bazı yapımcılar ve yönetmenler bu proje Ankara’ya sunuma çağrılmalıydı diye tepki gösterdi. Bunun üstüne sunuma çağrıldık ve son dakikada büyük bir zorlukla destek çıktı. Diğer bir zorluğu da konu herkese ilginç geldiği için katıldığım bütün ortak yapım marketlerinde ve senaryo atölyelerinde herkes başka bir yere çekiyordu filmi. Kimi hikayeyi duyar duymaz hemen The Lives Of Others diyordu kimi de The Lunchbox. Ben de ister istemez bunlardan etkileniyordum ve dönünce bir süre bu etkilerden kurtulmak için çabalamam gerekiyordu.

serhat karaaslan ile ilgili görsel sonucu

Türkiye’de bağımsız bir film çekmenin zorluklarından bahseder misin biraz?

Sinema finansmana bağlı ve pahalı bir sanat. O yüzden bütün sinemacıların yaşadığı en büyük zorluk genelde finansal zorluklar oluyor. Bu sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Finansman arayışı çok uzun, yorucu ve bezdirici bir süreç. Türkiye’de ekstradan başka zorluklar da var. Bağımsız sinema için tek fon Kültür Bakanlığı fonu ve bu fonun da çok sıkıntılı olduğunu hepimiz biliyoruz. Kelebekler ve Kız Kardeşler gibi filmlerin destek alamaması akıl alır bir şey değil. Bu iki filmi reddeden kurullarda olan insanlar ne düşünüyor acaba? Her ne kadar kabul etmeseler de gizli bir muhalif sinemacıların kara listesi ve destek verilmeyecek konular listesi olduğu aşikâr. Mesela bu dönemde bir eşcinsel hikayesine destek vereceklerini hiç sanmıyorum. Bir tür sansür mekanizması gibi işliyor adeta. O yüzden kafamdaki bir fikre veya hikâyeye motive olup çalışmaya başlamakta zorlanıyorum. Çünkü finansman bulup bulamayacağıma, filmin yapılabileceğine inanmakta zorlanıyorum. Bu durum birçok sinemacı için geçerli. Çok küçük bütçeli filmler de yapmanın yolları vardır elbette ancak uzun vadede bunun pek sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum.

Türkiye’de bağımsız bir filmin dağıtımı ve salon bulma süreçleri zordur. Filmin dağıtım süreci nasıl yaşandı? Türkiye’de kaç salona ulaştınız?

Bağımsız filmler için dağıtım sorunu hep vardı ama durum gittikçe daha da kötüye gitmeye başladı son birkaç yılda. ‘‘Başka sinema’’ da olmasa bağımsız filmlerin seyirciyle buluşma şansı neredeyse yok. 33 kopyayla, kısıtlı koşullarda ancak belli başlı büyük şehirlerde vizyona girebildik. Vizyona giremediğimiz şehirlerden çok talep var. Filmin her yerde vizyona girmesini beklemek fazla iyimserlik olur ama Başka Sinema’nın yaptığı Başka Çarşamba programı çok iyi bir şey ve birçok şehirde bir seans dahi olsa gösterim şansı buluyoruz. Başka Sinema’nın Türkiye’de bağımsız filmler için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Filmi izlerken, olup bitenin gerçek mi yanılsama mı olduğunu düşünürken aklıma çok sevdiğim Blow-Up filmi geldi. Aynı zamanda fotoğrafa tutulma halinden gelişen Sevmek Zamanı’nı da hatırlattı. Filmin senaryosunu yazarken bu ve benzeri filmlerden etkilenme oldu mu? Referanslar nelerdir?

Her iki filmi de çok severim. Blow-Up ve başka birkaç filme gördüğümüz gerçek mi yoksa karakterin kafasında kurduğu bir yanılsamadan mı ibaret ve gerçeğin göreceliliği durumundan dolayı baktım. Aklıma gelen ilk fikir cezaevinde mektup okuyan bir memurun hikayesini anlatmaktı ve peşinden gelen ikinci fikir de bir mektuptan çıkan bir hikaye ya da fotoğraf yüzünden o memurun düzeninin bozulması ve artık hayatına eskisi gibi devam edememesi fikri oldu. İçin içinde surete tutulma da olunca ilk baktığım filmlerden biri Sevmek Zamanı oldu ama ben çok daha farklı bir şey yapmak istiyordum. Karakter çok daha farklıydı. Filmin meselesi de öyle. Etkilendiğim ve farklı nedenlerle baktığım çok film ve kitap oldu. Onların ismini zikredip altında ezilmek istemiyorum. Etkilendiğim ve farkında olmadığım birçok eserin de izleri muhtemelen filmde vardır. Farhadi’nin filmlerine çok baktım. Özellikle oyuncu seçimlerinde Farhadi’nin bizi hep ters köşeye yatıran kastları çok iyi fikir verdi bana.

Peki filminle seyirciyi yakaladığını düşünüyor musun? Seyircilerin dönüşleri nasıldı? Biraz da bunlardan bahsedelim.

Seyircinin sevdiği, kolay ilişki kurduğu bir film oldu bence. Bu beklemediğimiz bir şeydi. Hem Türkiye’de hem de yurt dışındaki gösterimlerde seyirci ilgisi oldukça iyiydi. Seyircinin üzerine konuşmak istediği, soru sorduğu ve tartıştığı bir film oldu, o yüzden soru cevaplar çok iyi geçti. Birçok gösterimde farklı meseleler üzerinden konuşuldu film. Hikayede bıraktığımız boşluklar ve biraz kapalı bir anlatımı olmasından dolayı hikayeyi anlamak, boşlukları doldurmak üzerine sorular geleceğini sanıyordum. Hiç öyle olmadı. Filmin kurcaladığı meseleler daha çok konuşuluyor bu da benim için çok daha değerli bir durum. Filmle ilgili hiçbir tanıtım ve reklam yapılmamasına rağmen sosyal medyada da çok konuşuldu. Bunun sayesinde biraz duyuldu film.

Görülmüştür senin ilk uzun metrajın. Üzerinde çalıştığın başka bir senaryo var mı? Bu inceden gelişen politik temayı bundan sonraki filmlerine de taşımak istiyor musun?

Aklımda yazmak istediğim bir iki fikir var. Önümüzdeki yıl birini yazmayı düşünüyorum. Aslında direkt politik temalar ve politik karakterler üzerinden ilerleyen hikayeler ilgimi çekmiyor. Didaktik olma ve propaganda filmine dönüşme riski olduğu için sanırım.

Türkiye’de sinema yapan bir yönetmen olarak sinemanın sansüre uğraması hakkındaki düşüncelerin nelerdir? Bizler salt özgür sinemaya ne zaman ulaşabiliriz sence?

Salt özgür sinemayı geç, film çektiği için hapis cezası alan yönetmenler var. Şu anda Türkiye’de ifade özgürlüğü yok. Salt özgür sinemadan önce hal etmemiz gereken daha büyük dertlerimiz var. Sadece sinemada ya da sanatın diğer dallarında değil Türkiye’de sansür hayatın her alanında var. Oto sansür de öyle. Tweet atamamak da bir sansür ve oto sansürdür. Tweet atmaktan, başkalarının attığı tweetleri retweet etmekten korkar bir hale geldik.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp ile bir söyleşi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Röportaj: Sayım Çınar

Arzu Çevikalp özel bir isim. Sinema yazılarıyla, kitap dünyasını yakından takip eden notlarıyla önemli bir eleştirmen. Sayım Çınar, ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp ile buluştu. Sinemadan edebiyata, günümüz yayıncılığından dijital platformlara kadar zengin bir söyleşi gerçekleştirdi.

Okuyorum, İzliyorum, Yazıyorum!

Zamanın şiddetine ve gücüne kim dayanabilir ki Arzu? Sinema tutkuna rahmetli değerli Ertem Eğilmez’in etkisi olduğunu düşünüyorum her şeyde. Ertem Eğilmez denildiğinde ne hissediyorsun? Ertem Eğilmez için Bay mükemmel diyebiliriz değil mi?

Elbette etkisi olmuştur… Neticede filmleriyle büyüdük ve onları defalarca izledik, hem de hiç bıkmadan. Hayatımıza renk ve bütünlük kattılar. Şu şüphe götürmez bir gerçek ki, Ertem Eğilmez hem Yeşilçam’ın mihenk taşı hem de en sevilen yönetmenlerinden biri… Halktan oluşu da önemli bir yer tutuyor. Adı her zikredildiği zaman, mutlu oluyor ve gurur duyuyorum. Başarılı olan herkesin önünde saygıyla eğilmek, değerini her ahvalde korumak benim başlıca görevlerim arasında… Bana göre; “mükemmel insan” diye bir kavram yoktur, dünya bile mükemmel değildir. Fakat Ertem Eğilmez’in öngörüsü mükemmel diyebiliriz.

Mükemmeli aramak, mükemmel olmak ve o uğurda savaş vermek mümkün ama saplantılı duygulara girilmediğinde… Büyük resme baktığımızda ortaya takdire şayan bir iş çıkmışsa, işte o zaman başarıdan söz edebiliriz. Ertem Eğilmez vizyonu ve mizanseni güçlü bir yönetmendir. Demem o ki, toplumun saygı duyduğu ve benimsediği Eğilmez oldukça zeki ve ileri görüşlüdür. Filmlerinin hala tekrar ve tekrar büyük bir hazla izleniyor oluşu, kendisinin nasıl bir yönetmen olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Senin sinema yazarlığı dışında bir de çevirmenlik yaptığını biliyorum… Son dönem neler yapıyorsun?

Evet 2009 yılından beri yeminli tercümanım, çünkü dilleri çok seviyorum. İspanyolca, İtalyanca, Portekizce ve İngilizce dillerinde çalışıyorum. Arada da Fransızca öğreniyorum. Ayrıca çeviri yaparak bildiğim dilleri canlı tutuyorum. Çevirirken o kadar çok şey öğreniyorum ki!  Şu ana kadar birçok konuda çeviri yaptım. Çocuk kitapları çevirdim, ama daha çok noter evrakları ile uğraşıyorum. Çeviri olayım ise şu şekilde başladı: Üniversitede Kitle İletişim dersindeki hocamız Yasemin İnceoğlu bize çeviri yaptırıyordu, herhalde merakım böyle gelişti ve bu şekilde ilgim ortaya çıktı. Benim zamanında çeviri üzerine yazdığım bir slogan var, onu burada paylaşmak istiyorum. “Çevirin ki sanatınızı ortaya koyun. Çevirin ki size ait bir eser olsun. Çevirin ki isminiz duyulsun. Kısacası çevirin ki farkınız olsun!”

Bazı yerli ve yabancı firmalarla çalışıyorum. Yabancı dilde yaptığım sinema röportajlarını da kendim çevirip, yayına çıkmasını sağlıyorum. Kısacası, çeviri her anlamda işime yarıyor ve hayatımın büyük bir parçasını oluşturuyor.

Arzu Film de hayatının bir parçası olsa gerek, Yeşilçam sineması sana ne ifade ediyor? Seni kalbinden vuran Yeşilçam filmleri mutlaka vardır gibime geliyor…

Arzu Film çok köklü ve eski bir şirket, bunu hepimiz iyi biliyoruz. Arzu Film Yeşilçam’ın doğuşundaki bir güneş aslında… Arzu Film ekolünü de unutmamak gerek. Yeşilçam filmleri ile büyüdük onları hayatımızın merkezine koyduk, onlar bizim kadim dostumuz oldular. Hep bizimle beraberdiler, birlikte büyüdük. Yeşilçam masumiyet ve samimiyet dönemiydi, sıcaklık ve birbirine kenetlenme vardı. Kol kanat gererek birlik ve beraberlik adına güzel işler ortaya konuldu. Eski Yeşilçam filmleri bize yapıcı mesajlar vererek, duygularımızı harekete geçiriyordu ve kendimizi iyi hissediyorduk. Yeşilçam sineması seyirci odaklıydı. Modası hiçbir zaman geçmeyecek, çünkü içinde sevgi, dostluk, aile ve tinsellik var. Sevdiğim Yeşilçam filmlerini şu şekilde sıralayabilirim: Gülen Adam, Katma değer Şaban, Korkusuz Korkak, Kara Gözlüm, Avanak Apdi, Arabesk, Süt Kardeşler, Bizim Aile, Hababam Sınıfı, Neşeli Günler, Aile Şerefi, Banker Bilo, Kezban Paris’te, Sultan, Senede Bir Gün ve daha niceleri…

Ülkemizdeki festivalleri yakından takip ettiğini biliyorum. Bu yıl İstanbul festivalinde birçok film izledin. Seni kalbinden vuran filmlerden bahsetmeye ne dersin?

Festivalleri yakından takip ettiğim doğrudur. Her zaman sanat adına savaştım. Sanatı savunup, yanıma aldım. Sanat benim arkadaşım, festivaller ise her şeyim. Festivaller sanatı ayakta tutan temellerden biri, zira festivaller aracılığıyla sosyallik yaşıyorum, yeni insanlarla tanışıyor ve onlarla fikir teatisi yapıyorum, bu da beni geliştiriyor. Bu yıl yine festivalde güzel insanlarla tanıştım, onlarla bütünleştim. Bu festivalin en güzel tarafı sinema yazarı Fırat Yücel’in annesi kültür dehası Şükran Yücel ile film izlemek oldu. Kendisi bana yine harika bir roman önerisinde bulundu. Bir de festivaller ortak buluşma noktamız, uzun süre görmediğimiz dostlarımızı festivalde görüyoruz ve sohbet ediyoruz. Bundan büyük mutluluk yok bence… Festivalin en sevdiğim filmi insan hakları bölümünde yarışan “Diciembres” oldu. Film zaten ödül aldı. Yönetmen ile bir röportaj yaptım, kısa bir süre sonra yayında olacak. Diğer filmler ise şöyle; Bay Jones, Oyunbozan, Lanetli Kumaş, Yüzleşme, Beyaz Karga, Sadık Bir Adam, Yabancıların Nezaketi, Kırmızı, Edmond, Gözbebeğim, Rüzgâr, Destroyer, Damien Dünyayı Değiştirmek İstiyor, Doktorlar…

Hababam Sınıfı’nın hayattaki oyuncularının en büyük destekçilerinden biri olduğun söyleniyor. Bu oyuncularla nasıl projeler yapıyorsun?

Güzel işler yapıyorlar, bitmek ve tükenmek bilmeyen enerjileri var. O yüzden takdir ediyorum. Buradan Hababam Sınıfı etkinliklerinin birinde tanıştığım resim öğretmeni Fatoş Yılmaz’a teşekkürlerimi iletiyorum.

Hayatın sinema olsa gerek. Sinemada en çok hangi edebiyat uyarlamalarını değerli buluyorsun?

Hayatım sinemaya bağlı ama yabancı dizilerle de yakından ilgiliyim ve çok fazla izliyorum. Netflix geldiğinden beri dizilerin elimin altında oluşu, bana kolaylık sağladı. Değerli bulduğum edebiyat uyarlamaları: “Murder on The Orient Express (1974)”, “1984”, “Shutter İsland”, “The Silence Of The Lambs”, “Carrie”, “One Flew Over The Cuckoo’s Nest”, “The Godfather”, “The Shawshank Redemption”, “Blade Runner (1982)”,  “Trainspotting (1996)”, “The Prestige (2006)”, “12 Years a Slave”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Green Mile”, “The Bookshop” ve daha bir çok uyarlama… İlk aklıma gelenler…

Sinemayı sevmek ve aşkla bağlı olmak lazım, aksi takdirde bir yere varılmaz

Türkiye gerçeği üzerinden çok az film çekiliyor. Medyada sürekli bir değişim var örneğin, Sinema eleştirmenliği tam olarak bir meslek olmayı başardı mı?

Ekonomik anlamda zor günler geçiriyoruz ve medyanın durumu da kritik. Gazeteler kapanıyor ve güçlü medya kuruluşları direnişi kaybediyor. Üzücü gerçekten de…

Sinema eleştirmenliği hiçbir zaman bir meslek olmayı başaramadı, ama Atilla Dorsay büyük bir çığır açtı. O dönemde ve sonrasında çok değerli sinema yazarları yetişti. Alin Taşçıyan, Mehmet Açar, Burak Göral ve daha niceleri… SIYAD kuruldu ve sinema üzerine güzel adımlar atıldı. Gazetelerde sinema köşeleri vardı ve o köşelerde değerli sinema yazarları yazıyordu ve popüler olanlar telif alıyordu. Şunun altını çizmek isterim ki, telif mevzusu ise başlı başına bir sorun. Sinema eleştirmenliği profesyonel olarak görülmüyor, bir hobi aracı olarak görülüyor ne yazık ki… Gönüllü yazarlık kavramı türedi, yazarlar var olmak için gönüllü yazıyorlar. Sinemaya ve eleştirmenliğe gereken önem hiçbir zaman verilmedi, bir eğlence olarak görüldü sinema, fakat sinema hayatımızın izdüşümü ve bizi bize anlatıyor. Büyük bir örgütlenme sorunu var ve bu çözülmedikçe de durum değişmeyecek. Sinema eleştirmenliğinden para kazanılmadığı için yazarlar hep başka işler yapıyorlar, başka işler yaparken de bütçelerini sinemaya yatırıyorlar. Neticede sinema sevmeden yapılacak bir iş değil. Sevmek ve aşkla bağlı olmak lazım, aksi takdirde bir yere varılmaz.

Türkiye’de tarafsız, objektif bir eleştirmen olmak son derece zor. Her tarafta bir gruplaşma hali var. Sektörde çok benzerin yok bence.

Öncelikle değerli görüşün için teşekkür ederim. Sana bu konuda katılıyorum. Aslında kimsenin benzeri yok, herkes özel. Tarafsız olmak oldukça zor, ama mümkün… Ben her zaman objektif olmaya çalıştım ve gerçekten zorlanıyorum, bazen kendimi tutamadığım zamanlar oluyor, fakat kendimi bastırıyorum. Yapmak zorundayım. Her zaman bağımsız oldum, taraf tutsam bile, dışarıya, yani okuyucuya yansıtmam. Önemli olan okuyucuyu kendine bağlamaktır, eğer okuyucu senden bir şeyler öğrenip onu özümserse, ok hedefe ulaşmış demektir.

Aslında her şeye tarafsız olarak bakarsak ve olduğu gibi yorumlarsak gruplaşma riskini ortadan kaldırırız, önemli olan okuyucuya ne yansıttığımızdır. Taraflı olmak yazının çok okunmasını sağlamaz, hatta zaman zaman okuyucuyu soğuttuğunu da söyleyebiliriz. Bence, içeriğin özü her şeye bedeldir.

Bazen aradan sürprizler çıkabilir, hiç ummadığın bir film seni şaşırtabilir

Filmleri küçümsemek de moda oldu son dönemde. www.arzucevikalp.net adında bir siten var. Daha farklı bir sinema okuması yapıyorsun, biraz bahseder misin sitenden?

Aslında her yazarın kendine özel sitesi olmalı, çünkü site yazarın kimliği gibi. Site yazar hakkında bize detaylı bilgiler veriyor ve kişisel sitede her zaman daha özgür olunuyor. Karışan ve müdahale eden yok. Patron yazar oluyor. Hangi yazının yayınlanıp yayınlanmayacağına yazar karar veriyor. Kişisel site yazarın kendini ifade ettiği bir alan aslında. Yazar hür iradesiyle ve dilediğince duygularını ortaya döküyor. Bu büyük bir mutluluk… Sitemde sinemadan ziyade başka konular da var, çünkü her konuda yazmayı seviyorum. Sinema her zaman benim için en önde yer alsa da çok yönlü düşünüp yazmak beni motive ediyor. Gelelim filmleri küçümseme mevzusuna… Her filmin kendine göre anlamı ve yeri var. Sevip sevmemek tercih meselesi, fakat yapılan işe önce saygı duymak lazım, neticede emek veriliyor. Tabi bir de önyargılı yaklaşıp, tekdüze olmamak gerek. Bazen aradan sürprizler çıkabilir, hiç ummadığın bir film seni şaşırtabilir.

Dijital medyada sinemayı nasıl değerlendiriyorsun? Burada yapılan tanıtımların içeriğini nasıl buluyorsun?

Netflix ve Blu Tv’nin varlığını göstermesi hem olumlu hem olumsuz etki yarattı. Yapımcılar ve yönetmenler artık filmlerini Netflix için üretip satış gerçekleştiriyorlar, bu da sinemada kaos yaratabilir. Bu olumsuz tarafı, olumlu tarafı ise arşiv gibi hepsi yanımızda. Tek bir tıkla izleyip durdurabiliyoruz. Bazı içerikler oldukça iyi bazı içerikler de bir o kadar vasat. Arasını bulmak biraz zor. Netflix içeriklerinde sınırlama ve kısıtlama yok, istedikleri gibi çekip yayına veriyorlar. Yani Tv’deki ve sinemadaki gibi bir kaygı yok, çünkü sinemadaki filmler sansüre takılıyor. Bazı sahneler montajlandıktan sonra izliyoruz. Netflix’de konuların ucu açık…

Bence Netflix’de izleyemediğimiz filmler yayında olmalı. Mesela filmler sinemada gösterildikten birkaç ay sonra Netflix’de izleyebiliriz. Ülke sineması için çok iyi bir avantaj. Netflix için özel üretilen filmlere ne yazık ki karşıyım ama diziler için bulunmaz bir nimet. Ne kadar çok dizi olursa o kadar ilgi çeker. Her film ülkemizde gösterime girmiyor, gösterime girmeyen filmleri Netflix aracılığıyla izlemek gerçekten de çok mantıklı.

Kitap eleştirileri de yapıyorsun, Türkiye’deki yayıncılığı nasıl yorumluyorsun?

Evet… Adil bulmuyorum aslında. Kitap okumayı çok severim. Bol bol okur ve araştırma yaparım. Türkiye’de kitap okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Ne yazık ki Türkiye’deki kitaplar kapitalizmden besleniyor ve sadece satış odaklı. Bazı kitapların içleri o kadar boş ki, insanın okuyası dahi gelmiyor. Tabi ki çok iyi yazarlar ve romanlar var ama önemli olan onları ücra köşelerden bulup çıkartmak. Popülizm kavramının yükselişte olduğu Türkiye’de yayıncılık gerçekten zor günler yaşıyor, çünkü bilgi ve kültür satmıyor. İnsanlar kafalarını dağıtacakları basit düzeyli kitaplar tercih ediyorlar, maksat zaman geçirmek. Öğrenmek her zaman ikinci planda kalıyor. Bende ise durum tam tersi ben bilgiye açım. Nereden ne öğrenebilirim diye uğraşıyorum. Bazen hediye kitaplar alıyorum. Zamanında Habertürk’e şahsım adına gelen kitapları severek okudum. Yollayanlara buradan teşekkür ediyorum. Eskiden basılan kitaplar, romanlar, sözlükler daha kaliteli ve özgündü, ama bunu günümüz için söylemek neredeyse imkânsız zira, günümüzdeki birçok yayın oldukça yüzeysel…

Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Dijital dönüşüm yaşamanın da yayıncılık üzerinde olumsuz bir etkisi var, insanlar artık kitapları tabletlerinden ve e-kitaplarından okuyorlar. Kabul ediyorum dijital pazarlama kolaylık sağlıyor, ama kitap sayfalarına dokunamamak ve o sayfaları hissedememek iç burkucu. O sayfalardaki koku hiçbir yerde yok. Bilgi iyice cebe girdi. O denli teknoloji hayatımıza egemen oldu.

Fotoğraf: Mehmet Erduğan

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending