Connect with us

Genel

Upgrade (2018): Aynı Bedende Can Gibiyiz

Yayın tarihi:

-

Bilgisayarlar dünyayı ele geçirecek, en azından Grey’in dünyasını. Çünkü Grey teknolojinin aşırı ilerlediği yakın bir gelecekte teknolojiye direnen nadir insanlardan. Böyle bir filme ana karakter olmak için biçilmiş kaftan.

Film açılmadan önce sanal, robotik bir ses duyuyoruz. Filmin yapımcılarını ve dağıtımcılarını söyleten bu ses bizi filme hazırlıyor. Titreşimle teller arasından şirketlerin ismi çıkarken neler olduğunu düşünüp perdeye kesiliyorsunuz. Film henüz başlamadan izleyiciyi içine alıyor. Ancak, bu açılışın aksine nostaljik, cızırtılı bir müzikle görüntü açılıyor. Gelen müziğin bir plaktan çaldığını anlıyoruz. Karakterimiz şu an günümüz diye tabir edebileceğimiz şekilde dekor edilmiş bir garajda 70 model klasik bir arabayı tamir ediyor. Arabanın motor sesiyle sevinen Grey’in teknolojiden uzak kendi halinde bir adam olduğunu kısa sürede anlıyoruz.

Grey’in eşi son derece teknolojik aracıyla eve gelir. Artık arabalar kendi kendilerine hareket etmektedir, araç hareket halindeyken direksiyona dokunursanız araç tarafından uyarılırsınız. Bir ulaşım aracı olarak arabayı kullanmakla birlikte, araba kullanmanın zevki de tarihe karışmıştır. İnsanlar teknolojik nimetlerden faydalanırken kendilerini insan yapan duygulardan da uzaklaşmıştır. Bu görüntüler hemen ikinci sahneden ana karakterimiz Grey’in teknolojiye nasıl direndiğini pekiştirir.

Aslında bu senaryo klişe bir hikaye ve defalarca karşılaştığımız klasik bir karakterden ibarettir. Teknolojik dünya, teknoloji düşmanı ana karakter… Aslında tüm hikayeler sınırlı sayıda özgün temelden türer. Günümüzde de işlenmemiş konu neredeyse kalmamıştır. Önemli olan gidiş yolu yani nasıl işlendiğidir. Böyle düşününce Upgrade oldukça başarılı bir iş denilebilir.

Filmin oldukça hızlı ilerleyen giriş kısmında Grey’in tamir ettiği arabanın teknoloji devi bir şirketin sahibinin olduğunu görüyoruz. Eşinin de bir bilgisayar şirketinde çalışıyor olması ve bu adama karşı hayranlık duyması gördüğümüz karakteri gözümüzde üst seviyeye çıkarıyor. Tamir edilen klasik arabayı eşiyle birlikte teslim etmeye giden Grey orada teknoloji harikası “Stem” adlı minik bir bilgisayarla tanışıyor. Aslında bizim ana karakterimiz bu küçük çip.

Teknoloji kontrolden çıkıyor, kendi kendine hareket eden araba defalarca takla atarak bir kaza geçiriyor. Bu kazanın ardından başlarında toplanan çete Grey’in eşini Grey’in gözleri önünde öldürüyor. Grey’in de omuriliğine ateş ediyor. Ana karakterimiz ölürse film devam etmez diye düşünüyoruz. Elbette ölmüyor ama felç kalıyor. Bu sahneden sonra hikaye üç ay sonraya atlıyor. Eşini kaybeden Grey hayata küsmüştür ve artık teknolojiyi kullanmak zorundadır. Son model bir tekerlekli sandalyesi vardır ve evi sadece ses komutlarıyla hareket eden robotlarla doludur. Böylesine teknolojiden nefret eden adam adeta teknolojinin kucağına düşmüştür. Bu düşüş daha da devam edecektir. Grey’in eşinin cinayetini araştıran komiser, Grey’den yardım ister. Fakat Grey elini bile kıpırdatamadığı için sadece ölmek ister. Bu kadar gelişmiş bir teknolojik dünyada her şey her dakika dronelarla kaydedilirken, insanlar yüzlerinden tespit edilirken, dişe yapılan dolgularla herkes takip edilebilirken, dijital olarak tüm biyolojik bilgiler devlet tarafından bilinirken bu cinayetin çözülmemesi karakterimizin teknolojiye daha da kötü bir gözle bakmasına neden oluyor.

Bilgisayar devi şirketin sahibi Grey’i ziyaret eder ve daha önce tanıştırdığı “Stem” adlı çipi Grey’in vücuduna yerleştirmeyi teklif eder. Grey bu teknoloji ile yeniden yürüyebilecektir. Çip karakterimize nakil edilir edilmez karakterimiz ayağa kalkar. Fakat imzaladığı gizlilik sözleşmesi yüzünden kimseye söyleyemez. Yanında birileri varken tekerlekli sandalyeye mahkum biriyken, yalnızken bir intikam canavarıdır.

Teknoloji, kendisinden nefret eden adamın içine kadar girmiştir. Film bize “teknoloji öyle bir yere gelecek ki bize hükmedecek” demek ister. Öyle de olur. Başta Grey Stem’i yönlendirirken ileride ortak olacaklar, sonra işler tam tersine dönecektir. Grey’i canandıran Logan Marshall-Green ‘in oyunculuğu bize olayı adeta yaşatır. Onun vücudunu bu denli iyi kullanması izleyiciyi filmin içine alıyor. Filmde genellikle Logan Marshall-Green’i izliyoruz. Belki de o yüzden diğer karakterlere fazla özen gösterilmemiş olabilir. Çünkü Logan Marshall-Green performansını diğer karakterlerde göremiyoruz.

Film sanat tasarımı açısından oldukça başarılı. Teknolojik dünya ile teknolojiyi reddeden gettolar gayet başarılı betimlenmiş. Üst düzey teknolojik oyuncaklar o kadar iyi tasarlanmış ki kendilerini yadırgatmıyorlar. Sanki onları günlük hayatta kullanıyoruz gibi bize sunulmuş. Ayrıca kostüm ve renk paleti de üzerine çalışıldığını belli ediyor.

Renk demişken ışıklandırmaya değinmemek olmaz. Filmde teknolojiyi gösterdikleri kısımlarda soğuk mavi ağırlıklı karışık bir aydınlatma hakimken gettolarda genelde ateşten beslenmiş sarı ağırlıklı bir skala hakim. Filmde görünmesi gereken her şey görünüyor ve görünenin ötesi hissettiriliyor.

Bu filmin senaristi ve yönetmenin oyunculuktan gelmesi ve henüz ikinci filmini çekmiş olması beni hayrete düşürdü. Oyunculuk ve senaristlik gibi farklı kulvarlardan kariyerini ilerletmiş Leigh Whannell’i Testere serisinden hatırlayabilirsiniz. Gayet de başarılı bir oyuncu olan Leigh’in oyuncu psikolojisinden çok iyi anladığı için Logan Marshall-Green’i ustalıkla yönlendirdiğini düşünüyorum. Yönetmenin IMDb sayfasına baktığımızda oyunculuk, senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılığın yanında kamera ekiplerinde de yer aldığını gördüm. Sanırım kamera kullanımını filme hizmet eder hale getirme yeteneğini de bu süreçte edinmiş. Özellikle Stem’in Grey’i yönettiği sahnelerdeki robotik kamera hareketleri ve aksiyon sahnelerinde keskin hareketlerle hiç durmadan dinamik kamerası filmi özgün kılıyor.

Aynı bedende can gibi yaşayan Grey ve Stem’in ortaklığı, birbirlerine karşı olan mücadelesi seyir zevki yüksek bir biçimde sizi içine alıyor. Senaryo klişe olduğu için başta içeriği hakkında bilgi vermekten çekinmedim. Fakat emin olun verdiğim içerikten fazlası filmde var ve ters köşeleriyle başarılı bir şekilde işlenmiş.

Filmin cümlesi:

-İnsan neden sahte bir dünyada yaşamak istesin ki? Hiç anlamıyorum.

-Sahte dünya, gerçeğinden daha az acı verici çünkü.

Ozan Sertdemir

 

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

Yazar:

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending