Connect with us

Röportaj

Vuslat Saraçoğlu İle Borç Filmi, İyilik Kavramı ve Sinemada Kadın Üzerine Bir Söyleşi

Yayın tarihi:

-

37. İstanbul Film Festivali ‘nde en iyi filmle Altın Lale ödülü kazanan “Borç” üzerine Senarist – Yönetmen Vuslat Saraçoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Gelin, iyilik kavramı üzerine seyircileri düşüncelere sevkeden bir film olma özelliği taşıyan Borç’u ve yaratıcısı Vuslat Saraçoğlu’nu daha yakından tanıyalım. 

Merhaba Vuslat, öncelikle Sinematopya’nın röportaj talebini kabul ettiğin için teşekkür etmek istiyorum. Röportaja başlayacak olursak; öncelikle Vuslat Saraçoğlu kimdir? Daha önce neler yapmıştır, hangi projelerde yer almıştır? sorusuyla açılışı yapalım.

İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nin ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Sosyoloji ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum. Sonra Bo-ğaziçi Üniversitesi’nin Modern Türkiye Tarihi Bölümü’nde yüksek lisansa başladım ve tez aşamasında sinemaya merak sardım. 2010’da Kakafoni’yi (Kısa Film), 2013’te “Müslüm Baba’nın Evlatları belgeselini çektim. Sonra 2014 yapımı “Neden Tarkovski Olamıyorum” filminde oyuncu ve yapım koordinatörü olarak çalıştım. Ardından “Borç” geldi. Daha sonrasını da biliyorsunuz zaten. (Gülüşmeler) 

Borç’un senaryo fikri nasıl gelişti?

İyilik ve kötülük kavramları üzerine düşünüyordum. Kötülük konusu çok farklı taraflarıyla irdelenirken, iyilik çoğunlukla tek boyutlu şekilde ele alınan bir başlıkmış gibi geliyordu bana. Mesela kötü bir karakter yaratılırken altı hep daha çok doldurulmaya çalışılıyor, neden “kötü” olduğuna dair pek çok sebep aranıyor ama iyi karakterler ezelden beri varmış ve sonsuza kadar da olacaklarmışçasına verili kabul ediliyorlar. “Bu kişi neden kötü?” kadar “bu kişi neden iyi?” sorusu da önemliydi benim için. Sonra şu soruları da sordum kendime: “İyiliklerimiz görünür olmasa onları yine de yapmaya devam eder miyiz?”, “İyilik yaptığımız kişi bize teşekkür etmese ne hissederiz?” , “İyilik yapmak içimizden mi geliyor, yoksa bize öyle öğretildiği için mi iyi olmaya çalışıyoruz?” “Yoğun bir emekle oluşturulmamış bir şeyi birine sunmak gerçekten iyilik midir?” Bunları zihnimde döndürürken ortaya Tufan karakteri çıktı. Tufan, hayatımın hemen her aşamasında denk geldiğim bir figürdü; kimseye rahatsızlık vermeyen, herkese yardım etmeye çalışan, herkesin “ne kadar iyi” deyip geçeceği türden biri. Tufan gibi birisi normal davranışlarının, standart, ezberlenmiş tepkiselliklerinin işlemediği ara bir alanda ne yapar, diye sormak istedim. Sordukça konu daha da derinleşti; Tufan’ın ayrıntılarına girmek, haritasını çıkarmaya çalışmak daha da önemli hale geldi. Onun her bir refleksinin, davranışının, bocalamasının ardında pek çok toplumsal kodu okumanın mümkün olduğunu farkettim. Tufan’a olan yaklaşımımda beni koşulsuz sahiplenme ve yargılamalardan alıkoyan bir şeyler vardı. Yazım süreci, öncesi ve sonrasında Tufan’a karşı hep çok karmaşık duygular içinde oldum. Bir taraftan içimi ısıtıyor, bir taraftan kaçma isteği uyandırıyordu. Bir taraftan benden biri, bir taraftan benimle alakası yok gibi duruyordu. Bir yanım şefkat duyuyor, bir yanım “normal”liğini ürkütücü buluyordu. Bu karmaşık hislerin filmimizi olumlu bir yere taşıyacağını düşündüm. Diğer karakterlerde de aynı şeyi gözetmeye çalıştım. Keskin bir tavırla, nihai bir analizle yaklaşamayacağım kadar tanıdık karakterlerdi; benden ve sevdiğim pek çok kişiden izler taşıyorlardı. Öyle kişiler yaratmak istedim ki “Bizim Hacı Abi”ye ne kadar benziyor!” ya da “Vay be, aynı bizim Şükran Abla!” densin ve biz bu karakterlerin verili kabul ettiğimiz, normalde üzerinde hiç durmadığımız halleri üzerine biraz daha detaylı düşünme fırsatı bulalım.

Çekimler nerede gerçekleşti? Filmi çekme aşamasında seni en çok neler zorladı?

Eskişehir’de gerçekleşti. Eskişehir halkı, Eskişehir’de filmimize destek olan sponsorlar, belediyeler, oyuncularımızın tümü, görüntü yönetmenimiz ve ekibimizdeki pek çok kişi açısından çok şanslıydım. Şanssız olduğum kimi konular yüzünden bazı zorluklar yaşadım. Onlar artık çok geride kaldı. Ne olayları, ne de olayların aktörlerini doğru düzgün hatırlamıyorum. Şu an bambaşka bir ruh halindeyim, o yüzden hiç sözünü edesim bile gelmiyor. Zaten artık o tarz zorlukların yanıma yaklaşamayacağını biliyorum.

Filmini izlerken belirgin bir şekilde hiç kasılmadığına tanık olduğum hikaye anlatma sanatın üzerinden konuşmak istiyorum. Film üzerine yazdığım yazıda da belirtmiştim: Türkiye sinemasında çok ciddi bir hikaye anlatım sıkıntısı var. Çoğu film ilk çeyreğinden itibaren akmakta güçlük çekiyor. Bu ritmi tutturmak zor. Borç filminde bu ritmi başarılı kotardığını gözlemledim ve bu sebeple izlerken hiç sıkılmadım. Soruma gelecek olursam: ülke sinemasındaki bu sıkıntının (hikaye aktarım) farkında mıydın? Bu eksiği yakalayıp hikaye aktarım ritmine daha mı özenli çalıştın? Yoksa kafandaki sinema işleyişi tam olarak bu muydu?

Yok, herhangi bir referans üzerinden gitmedim. Ya da bir sıkıntı gözlemledim de ben böyle bir yanlışa düşmeyeyim gibi bir şey gelmedi aklıma. İyilik konusu üzerine düşünmeye başladığımda bu uğraşın bir filme dönüşeceğini de bilmiyordum zaten. Yaptığım okumalar, izlemeler ve gözlemler zamanla bir senaryoya dönüştü. Özellikle akıcı bir film yapmaya çalışmadım. Ben neysem o oldu. Biliyorsun film aslında yoğun bir olay örgüsü taşımıyor, sıkılmadıysan bunun sebebi filmdeki detayların ve derinlerde yürüyen kimi tartışmaların seni tutmuş olmasındandır. Bir arkadaşım filmle ilgili “İstanbul ile eşdeğer bir ritmde yaşayan, çoğu şey üzerine düşünmeye vakti olmayanlara anlamsız gelebilir filmin” demişti. Zaman yönetimi konusunda farklı yönelimleri olan izleyicileri kaybetmeyi baştan göze almıştım. Kasmama konusuna gelince, ben hayatımın neredeyse tümünü gevşemek üzerine kurmaya çalışıyorum. (Çünkü normalde yeterince gevşek bir insan değilim). Bir gün sinemanın bana verdiği esriklik oranı azalır da kasılmaya, mutsuz olmaya başlarsam sinema yapmaya devam etmem. Aynı zamanda herhangi bir başarı üzerime bir kasıntılık boca ederse oradan da koşa koşa kaçmak isterim büyük ihtimalle. Hayatta hiçbir şey için kasılmaya ve kasıntı bir insan olmaya değmez diye düşünüyorum.

Kafka “iyilik bir yanıyla rahatsız edicidir” der. Filmini okuduğumda bu söze uyum sağlayan bir halihazırlık gördüm. Bu görüşüme katılıyor musun?

Filmin cümlesinin direkt bu olduğundan şüphe edebilirim ama filmin bu sözü hatırlattığı düşüncesine ya da senin ifade ettiğin gibi bu söze uyum sağlayan bir halihazırlık içinde olduğu görüşüne katılırım. Kimi iyilikler, bazen içinde alakasız unsurlar taşıyabiliyor. Zaman zaman aşağılık kompleksi, zaman zaman ise kibir barındırabiliyorlar. Hatta bazen şiddet barındırdıkları bile oluyor. Yaptığı iyiliklerle dayak atan çok insan gördüm şu ana kadar. Tufan bu kategorizasyona uyar mı bilmem ama Tufan üzerinden diğer iyilik çeşitleri üzerine de düşünüyor olmak güzel.

Senaryo fikir aşamasındayken onu geliştirmek için referans aldığın yazarlar, sanatçılar var mıydı? Varsa kimlerdi? 

Terry Eagleton’ın “Kötülük Üzerine Bir Deneme” isimli kitabının ve Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” üzerine söylediklerinin, meseleyi zihnimde döndürürken kıvam verici bir rol oynadıklarını düşünüyorum. Filmden sonra bir vesileyle Kieslovski’nin “Kırmızı”sının, Tolstoy’un “Anna Karenina”sında Kiti ile babası arasında geçen bir konuşmanın da beni etkilemiş olabileceğini farkettim.

Sinemada kadın denildiğinde aklına ilk ne geliyor? Ya da biraz daha açarsam sinemada kadın yönetmenin önemi nedir?

Ülkemizdeki ve dünyadaki güzel güzel kadın yönetmenler geliyor. Hayatın içinde ne kadar önemlilerse sinemada da o kadar önemliler.

Peki Borç’un bir kadın yönetmenden çıktığını ispat eden detaylara girişmek istedin mi? Giriştin mi? Yoksa kadın kimliğinden çok direkt hikayeyi anlatıcı bir yönetmen kimliğine mi soyunmak istedin? Bunu merak ediyorum.

Filmi yazarken de yaparken de hiç kimseye hiçbir şey ispat etmeye çalışmadım. Bu tuzağa düşme eğiliminde olduğumu hissettiğim anlarda da inatlaştım o durumla, böyle bir boyunduruğu kabul etmeyeceğimi biliyordum. Yazım aşaması da yapım aşaması da çok zevkli. Daha önce de dedim ya: bu bir esriklik hali. Ne mutlu ki insan sarhoşken daha içten oluyor, kimseye bir şeyler ispatlamaya çalışmıyor.

Sence Türkiye’de kadın sinemacı olmanın zorlukları nelerdir? Bu doğrultuda paylaşmak istediğin sitemler, öneriler varsa duymak isterim.

Sadece şu kadarını söyleyeyim, içi boş ve ezberlenmiş özgüven dediğimiz şey erkeklerde çok daha rahat ve kolay üreyebiliyor. Bu üremeye isteyerek izin verenler de var, hiç geçit vermeyenler de… Sektörde de kimi insanların gözünün bu altı dolu olmayan özgüveni, muktedir pozlarını aradığını düşünüyorum. Sizde bulamadıklarında şaşırıp ezberleri bozulabiliyor. Bir süre sonra da bunu suistimal etmeye çalışabiliyorlar.

Peki filmin amacına ulaştığını düşünüyor musun? Şöyle bir geriye baktığında, gelinen süreçleri değerlendirdiğinde içine siniyor mu filmin tüm çekim aşaması?

Yıldız Tilbe’nin “Olduğu Kadar Güzeldik” diye bir lafı var. (Bu laf aynı zamanda çok sevdiğim bir yazar Mahir Ünsal Eriş’in kitaplarından birine de başlık olmuştu.) Genelde hayata böyle bakmaya çalışıyorum. Olmuşlar kadar olmamışlıkların da insana çok şey kattığına inanıyorum. Bu çerçeveden düşündüğümüzde filmin başladığı andan bu zamana kadar tüm sürecinden çok memnunum. Hiçbir şeye öykünmeden, kendimi sansürlemeden, birilerini taklit etmeden canım ne istediyse, canımın istediği şekilde anlattım. Bu bana zaten yeterince huzur veriyor. Elbette benim de “şunlar farklı olsa daha iyi olurdu” dediğim şeyler var ama demek ki benim yolculuğum da böyleymiş diye düşünüyorum. Sonuç olarak mutluyum. Ben bu işlerle daha çok mutlu olmak için uğraşıyorum. Şu an mutlu olduğuma göre amacıma ulaşmışım demektir.

Sence insan doğuştan mı iyidir yoksa sonradan mı iyi olmaz? Ya da insan “iyi” olmak zorunda mıdır?

Elbette sonradan iyi olabilir insan. İnsanı büyük oranda toplumsal koşulların belirlediği yönündeki düşünceden henüz sapmış değilim.
Diğer soruna gelecek olursam, “iyi” olmak zorunda değiliz ama iyiliği aramaya çalışmamız gerekiyormuş gibi geliyor bana.

Son soruma gelecek olursam: sinema senin için salt bir tutku mudur yoksa bir meslek midir nihayetinde? 

Tutku. Fakat doğrusu benim için müzik ve edebiyattan daha büyük bir tutku değil. Ayrıca kimi tutkular gibi bir süre sonra bedel ödetmeye ve can sıkıcı olmaya başlarsa “Yemişim böyle tutkunun ızdırabını” deyip bırakabilirim. Ama bizzat kendime böyle bir kaçış özgürlüğü sunduğum için de sinemanın ömür boyu benimle kalacağını hissediyorum.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Film Festivalleri

Kayseri Film Festivali ve Aidiyet Krizi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

7. Kayseri Film Festivali üzerine yaşanan tüm hadiseleri festivalin direktörü Kadir Turna ile konuştum. Kadir Turna tüm olup biteni detaylı bir şekilde anlattı.

Bu yıl 7. kez düzenlenen Kayseri Film Festivali’ne Kayserililer ve Erciyes Üniversitesi öğrencileri yoğun ilgi gösterdi. Festivalde çalışan öğrencilerin gönüllülük esasına dayanan özverili emek gücü, festivalde samimi ve ortak bir dil yaratırken, tüm ekibin misafirlere gösterdikleri ilgi ve alaka hayranlık uyandırdı. Altın Çınar, ilk başlarda öğrencilerin düzenlediği bir festivalken 7. senesinde Türkiye’nin önemli film festivalleri arasında olmaya aday bir performans gösterdi. Şimdilik belki bir Antalya, Adana, İstanbul vb. festivaller gibi geniş ve kapsamlı bir olanağı yok ama özellikle vizyon şansı bulamayan, ya da az sayıdaki salonlarda gösterilen, her şehre ulaşamayan bağımsız kısa ve uzun metraj yapımları, belgeselleri Kayseri halkı ve üniversite öğrencilerine ücretsiz bir şekilde sunması oldukça değerli. Yönetmenler, yapımcılar, oyuncular, sinema yazarları Kayseri’deki üniversite öğrencileriyle faydalı bir iletişim ağı oluşturdu. Bana kalırsa en büyük kazanım da filmleri öğrencilerle birlikte izlenmesi ve sonrasında filmler hakkında konuşulmasıydı.

Her şey yolunda giderken festivalde bir motivasyon kaybının yaşandığına şahit olduğum olay, Aidiyet filminin yönetmeni Burak Çevik’in Twitter üzerinden paylaştığı bir bilgilendirme metniyle başladı.

Daha sonra Siyad üyesi Bülent Vardar, Twitter hesabı üzerinden “7. Kayseri Film Festivali SİYAD Jüri Üyeleri Burçak Evren ve Fırat Sayıcı’yla birlikte Aidiyet filminin yönetmeni Burak Çevik’in twitinin ve açıklamasının Festival Tüzüğü 7. Maddesine aykırı bir açıklama içerdiğini kamuoyuna duyururuz.” açıklamasında bulundu. Burak Çevik cevap olarak: “Açıklamanız çok talihsiz. Aidiyet’in linkini vermediğimiz için (filmin gösterim kopyası olan DCP festivale gönderilmiştir) festival yönetimi tarafında çıkarılmasına onay verdiğinizi anlamış oluyorum. Bu konuda Siyad’ın ve diğer eleştirmenlerin ne diyeceğini merakla bekliyorum.” dedi.

Akabinde Kayseri Film Festivali’nden bir açıklama metni paylaşıldı:

Daha sonra Siyad resmi hesabından bir duyuru yaparak: “Kayseri Film Festivali SİYAD jürisi, SİYAD Yönetim Kurulu tarafından feshedilmiştir.” açıklamasında bulundu.

Aidiyet’ten sonra Görülmüştür filminden de bir açıklama geldi:

Her şey özetle bu doğrultuda yaşandı ve Siyad’ın onursal üyelerinden Burçak Evren dün istifa ettiğini söyledi. Burçak Evren festival töreninde “bu butik festivale öfkenizle, kavganızla gelin, gelin ki konuşalım, birbirimizi anlamaya çalışalım, filmlerinizi Kayserililer, öğrenciler izlesin…” minvalinde bir konuşma yapmıştı. Bana göre çok değerli bir konuşmaydı. Bütünleştirici, kapsayıcı bir dili vardı. Burçak hocayı en çok üzen durum, bu yaratılan linç kampanyasıydı. Anlamadan dinlemeden ortaya atılan düşmanca tavırlardı. Küçük, kendi hâlinde ama gelişmeye de açık bir film festivali  iletişim krizinin yaşanması sebebiyle bir günah keçisi haline dönüştü ve meyve veren ağaç taşlanırcasına sosyal medyada karalanmaya başlandı.

Ben de festival süresince yeni tanıdığım Kayseri Film Festivali direktörü Kadir Turna ile görüşerek, ondan, tüm olup biteni detaylı bir şekilde anlatmasını rica ettim. Lafı daha fazla uzatmadan söylediklerini aynen iletiyorum:

“Burak Çevik’i festival ekibimizdeki konu ile alakalı arkadaşlar aradı. Filmini flash ya da link aracılığı ile jürinin değerlendirmesine izin vermeyeceğini söylemiş… Ardından sevgili İpek Tuzcuoğlu tüm samimiyetiyle arayıp konuşmak istediğini söyleyince seve seve razı oldum bu duruma. Diğer gün İpek Hanım, Burak Çevik ile konuştum, arasınlar link için şifreyi veririz demiş. Vermiş olduğu bu söze istinaden diğer gün defalarca aradık Burak Çevik’i ama hiçbir şekilde ulaşamadık kendisine. Ardından kendisine ulaşılmış ve link üzerinden izletmeyeceğini söyleyerek sözünden caymıştır. Ardından ben aradım. Durumu izah ettim. Yani bu seneki süreci, yaşadığımız sıkıntıları başından sonuna kadar paylaştım kendisiyle. Filminiz DCP aracılığıyla sinema salonunda seyirciyle buluşacak fakat yaşadığımız sorunlar yüzünden jüriye teknik yeterliliğin olduğu bir salonda, flash disk ya da link üzerinden izletiyoruz. DCP aracılığı ile izletmeyi çok isterdik ama ertelemeden sonra sinema salonlarındaki astronomik rakamlardaki azalmadan dolayı durum ne yazık ki böyle dedim. Kendisi bana Kadir Bey sizi çok iyi anlıyorum ama ben bu durumu kabul etmiyorum. Ben filmimi jüriye DCP üzerinden sinema salonunda izletmek istiyorum dedi. Kendisine de hak verdiğimi fakat 8 filmin aynı şartlarda, belirlediğimiz bir salonda projeksiyon ile ana jüri ve Siyad jürisi tarafından toplu olarak izlendiğini, size böyle bir ayrıcalık yapamayacağımızı söyledim. Bu durumda doğal olarak jürinin filmi değerlendirmeyeceğini belirttim. Kendisi de yarışmadan çekileceğini, ama Kayseri’ye geleceğini ve DCP aracılığıyla sinema salonunda yapılacak olan gösterime katılıp seve seve seyirci ile buluşacağını söyledi. Ben de bu kararına saygı duyduğumu ve durumu jüri ile paylaşıp geri döneceğimi dile getirdim. Ardından 7-8 dakika anca olmuştur tekrardan aradı ve yapımcılarımla konuştum, ben Kayseri’ye de gelmeyeceğim, filmimin de gösterilmesini istemiyorum, seyirciyle de buluşmayacağım dedi. Hiç anlam veremediğim bir davranıştı bu. O an ilk düşüncem sanırım biri benimle dalga geçiyor oldu. Çünkü 2 defa üstüste verdiği sözden caymış oldu Burak Çevik. Ben hep iyi niyetle yaklaşıp ortak bir dilde buluşmak için çabalarken, karşı taraftan asla böyle bir tutum görmedim. Ayrıca bu durumu ben istiyor ya da bu kararı ben almışım gibi benden bir yazı beklediğini söyledi ve ardından Whatsapp’tan “yapımcım gerekçeyi bekliyor” yazarak mail adresini paylaştı. Burçak Evren ile konuşarak durumu izah ettim ve Burçak Hocam, bu durumda jüri izleyemeyeceği için değerlendirme yapması imkansız, git durumu jüri ile de paylaş dedi. Apar topar jürinin yanına gittim ve durumu kendileri ile paylaştım. Burak Çevik ile konuştuğumu, kendisinin flash ya da link aracılığı ile izletmeye razı olmadığını ve hatta 7 – 8 dakikada karar değiştirerek gelmeyip filmin de DCP aracılığıyla seyirciye olan gösterimine izin vermediğini dile getirdim. Değerli jürimiz ile durumu bir süre istişare ettikten sonra Burak Çevik’i aradım ve istediğiniz şartlarda filmi jüriye izletme şansımızın olmadığını, diğer 8 filme haksızlık olacağını ve bu durumda filmin jüri tarafından değerlendirilmesinin imkansız olduğunu dile getirdim ve kendisi bana “yani bu durumda filmi diskalifiye mi ediyorsunuz” diye sordu. Bir an şoke oldum. Ağzımdan çıkmayan bir kelime ile karşılaştım ve kendisine diskalifiye söz konusu değil. Diğer filmlere haksızlık yapamayız. Flash ya da link harici filmi jüriye gösteremeyiz, bu durumu da kabul etmeyenin kendisi olduğunu söyledim. Ama kendisi defalarca filmi diskalifiye ediyorsunuz yani dedi ve hiçbir zaman benim ağzımdan böyle bir kelime çıkmadığını dile getirdim. Ardından tekrardan durum ile alakalı gerekçeyi mail olarak istediğini söyledi. Kendisi şartnameye imza atarak her şeyi kabul ettiği halde, şartlarımıza uymuyor ve kendisi çekilmeyi talep ettiği halde bunu biz istiyormuşuz gibi benden yazılı bir gerekçe istiyordu. Ben kendisine asla yanlış bir dil kullanmadım. Hep iyi niyetle yaklaştım ve şartname ile alakalı bir şey bile söylemedim, birbirimizi incitmemek adına. Ardından bir yazı paylaştım mail yolu ile. Verdiği cevapta, açıklamam için teşekkür ettiğini ama telefonda konuştuğumuz şekilde filmi programdan çıkardığımı yazmamı söyledi. Halbuki imza attığı şartnamemizi iki farklı şekilde ihlal eden kendisi. Hem jüriye izletmiyor hem de gelmeyerek filmi seyirciye izletmek istemiyor ama hep bir şekilde suçu bana atmaya çalışıyordu. Ama ben hep ortak yolu bulmak adına, her mailimde ve konuşmamda aynı gerçeğin üzerinde durarak, filminin DCP aracılığı ile seyirci ile buluşacağını fakat jürinin de değerlendirebilmesi için flash ya da link şifresine ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. İletişimcisi aradı beni. Sanki kendisi ile telefonda konuşmuşum gibi, telefonda konuştuğunuz gibi bir yazılı gerekçe bekliyoruz dedi. Ben de telefonda sizinle konuşmadım, ben ne dediysem onu yazıyorum zaten dedim ve kapattık. Ardından bir daha aradı ve telefonda konuştuğunuz gibi diskalifiye ettiğinizi söylemezseniz işlerin daha kötüye gideceğini söyledi. Bunun tehdit olmadığını düşünmek istedim ve yine iyimserlik sergileyerek o an önemli bir ortamda olduğumu ama son bir mail göndereceğimi söyledim. Tam 10 saattir iyi niyet sergileyerek orta yolu bulmak için elimden geleni yaptığıma onlarca insan şahittir. Ardından telefonu kapatır kapatmaz Burak Çevik’ten: “Filmimiz Aidiyet’in tarafınızdan yarışma ve gösterimden çıkarıldığına dair açıklama bekliyorum” diye bir mail daha geldi. 33 yaşındayım, hayatımda böyle mobing yemedim. Ardından son bir mail gönderdim kendisine: “Değerli film sahibi, filminizi belirlediğimiz salonda toplu halde izleyecek olan jüri üyelerine flaş ya da link gösterimi ile izlenmesine izin vermediğiniz için, mecbur olarak ve diğer filmlere haksızlık olmaması adına, filminizi değerlendirmeye alamamaktayız. Zaten kendiniz, filminizin bu şartlar altında jüri tarafından izlenip değerlendirilmesini istemediğiniz için, bu kararı hoşgörü ile karşılayacağınızı umuyor, üzgün olduğumuzu belirterek sevgilerimizi sunuyoruz…” ve bu mail’im üzerine o asılsız paylaşımda bulundular ne yazık ki. Ayrıca kendileri ıslak imzalı gönderdikleri şartnamemizi hiç mi okumamışlar? Sözde kıymet verdikleri seyirciyi mağduriyetleri, festivali itibarsızlaştırma çabaları da cabası. Asla diskalifiye ve çıkartılma söz konusu değildir. Tamamıyla kendi istekleri üzerine durum böyle sonuçlanmıştır. Elimizde ıslak imzalı şartnameleri de mevcuttur. Açıklamalarında saygıdan bahseden Burak Çevik, festivalimize, çok kıymetli jürimize, diğer film sahiplerine ve Kayseri seyircisine saygı göstermemiştir. Filme bilet almış olan seyirciden de özür dilemiştir. Fakat biz 7 yıldır hiçbir filme, hiçbir etkinliğe bilet satmamış ve 7 yıldır festival içerisinde tüm film gösterimleri dahil gerçekleşen tüm etkinlikleri Kayseri halkına ücretsiz olarak yapmışızdır. Herkesi vicdanı ile başbaşa bırakıyor, haklı olduğumuzu bilen, bilmese de öğrenmek için arayan, soran, dinleyen, yanımızda duran ve festivale sahip çıkan herkese şükranlarımı sunuyorum. Anlamadan dinlemeden bu yanlışlığa ortak olan herkesi de, eğer gerçekleştirebilirsek şimdiden 8. Kayseri Film Festivali’ne davet ediyorum… Ne olursa olsun her zaman kazanan Türk Sineması olacak.”

Türkiye’de gerçekleşen bir film festivali daha sona erdi. Krizin başlamasına sebep olan “jürilerin filmleri sinema salonlarında izlemeli” olayına katıldığımı fakat küçük festivallerin bütçe yetersizliği ve olanak imkanlarının sınırlı olması sebebiyle anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ne olursa olsun filmler seyirciler için yapılır ve filmlerin seyircilere ulaşabilmesi için ortak bir iletişim paydasında buluşmaya ihtiyaç vardır. Umut ediyorum, bu yaşananlar gelecekteki film festivallerinde yaşanmaz, herkes ortak bir akılda toplanır ve jüriler filmleri sinema salonlarında izlerler. Yönetmen ve yapımcılar da bu imkanları sağlayamayan anadolu festivallerimizi anlayışla karşılar ve filmlerini o şehirdeki halkla tanıştırırlar. Bunun için kimseleri mağdur etmeden, el birliğiyle bir ön hazırlık süreci şart gibi. Hepimizin Burçak Evren’in de dediği gibi konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyacı var.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Görülmüştür üzerine filmin senaristi ve yönetmeni Serhat Karaaslan ile bir röportaj

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Görülmüştür’ü ilk olarak İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. Festivalde seyrettiğim filmler arasında özellikle senaryosuyla öne çıktığını gördüğüm bir film oldu. Son dönem ülke sinemasında senaryosunu tıkır tıkır işleten filmlere az rastlıyoruz. Görülmüştür’ün derdinin ve amacının belli bir güzergahta ilerlemesini olumlu buldum. Bir o kadar da inceden işleyen politik bir film olduğunu düşünüyorum…

Filmin hikayesi nasıl gelişti?

Uzun yıllardır içeride olan bir tanıdığım var. Politik bir tutsak. Onunla mektuplaşırken fikir ortaya çıktı. Cezaevlerinde mektup okuma komisyonları olduğunu öğrenince konu çok ilgimi çekti. İlk başta bir film yapma niyetiyle bakmadım. Daha çok merak duygusuyla bu konunun peşine düştüm. Başka insanların yazdığı mahrem ve özel şeyleri okuyan insanlarla ilgili bir hikaye anlatmak beni heyecanlandırdı.

Başrol oyuncuları ve yapımcıyla yolların nasıl kesişti?

Kadir Has Üniversitesinde Film ve Drama bölümünde yüksek lisans yaparken, Serkan Çakarer bir dönem bize yapım dersine geldi. O zamanlar Bisqilet ve Musa isimli kısa filmlerimi yeni yapmıştım. Serkan kısa filmleri beğendi ve beraber ne yapabiliriz şeklinde konuşmaya başladık. Serkan’a bu filmin fikrini söyledim, onu da heyecanlandırdı ve beraber bu konuda bir film yapmaya karar verdik. Aslında senaryo üzerinde çalışırken Zakir için aklımda başka bir oyuncu vardı. Hatta o oyuncuyla yazma sürecinde birkaç kez görüşüp Zakir karakteri üzerine uzun konuşmalar yaptık. Daha sonra bazı nedenlerden dolayı o oyuncu olmadı. Sonra oyuncu aramaya başladığımızda senaryo yazarken hep aklımda başka bir yüz olduğu için bir türlü kimseyi Zakir olarak kafamda oturtamıyordum. Aynı karakter için düşünülmeyecek birbirinden ilgisiz çok sayıda oyuncu ile görüştük ve deneme çekimleri yaptık. Bir türlü bulamıyorduk. Sonra Berkay’dan audition istedik ve Berkay’ın oyunu hepimizi heyecanlandırdı. İpek Türktan Kaynak da yine audition yaparak bulduğumuz bir oyuncu oldu. Füsun Demirel de sevdiğim ve anne için aklımda olan bir oyuncuydu.

Senaryoyu filme çekme çaban çetrefilli mi geçti yoksa her şey rayında mı ilerlerdi?

Çok sıkıntılı, yıllara yayılan bir süreç oldu. Her filmde mi böyle yoksa ilk filmlerde mi böyle oluyor bilmiyorum. Bu filmi yapmaktan vazgeçtiğim zamanlar oldu. Yapamayacağız herhalde diye umutsuzluğa kapıldığımız da. Daha birkaç sayfalık bir hikaye olarak yazmışken Cannes Film Festivali’nin Cinefondation Residence bölümüne seçildim. Oraya seçilmek işimizi nispeten kolaylaştırdı. Hem çok hızlı bir şekilde yurt dışında ortak yapımcı bulduk hem de Kültür Bakanlığından destek aldık. Bakanlık ilk başta reddetmişti projeyi çünkü. Cannes Residence’a seçilince sektörden bazı yapımcılar ve yönetmenler bu proje Ankara’ya sunuma çağrılmalıydı diye tepki gösterdi. Bunun üstüne sunuma çağrıldık ve son dakikada büyük bir zorlukla destek çıktı. Diğer bir zorluğu da konu herkese ilginç geldiği için katıldığım bütün ortak yapım marketlerinde ve senaryo atölyelerinde herkes başka bir yere çekiyordu filmi. Kimi hikayeyi duyar duymaz hemen The Lives Of Others diyordu kimi de The Lunchbox. Ben de ister istemez bunlardan etkileniyordum ve dönünce bir süre bu etkilerden kurtulmak için çabalamam gerekiyordu.

serhat karaaslan ile ilgili görsel sonucu

Türkiye’de bağımsız bir film çekmenin zorluklarından bahseder misin biraz?

Sinema finansmana bağlı ve pahalı bir sanat. O yüzden bütün sinemacıların yaşadığı en büyük zorluk genelde finansal zorluklar oluyor. Bu sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Finansman arayışı çok uzun, yorucu ve bezdirici bir süreç. Türkiye’de ekstradan başka zorluklar da var. Bağımsız sinema için tek fon Kültür Bakanlığı fonu ve bu fonun da çok sıkıntılı olduğunu hepimiz biliyoruz. Kelebekler ve Kız Kardeşler gibi filmlerin destek alamaması akıl alır bir şey değil. Bu iki filmi reddeden kurullarda olan insanlar ne düşünüyor acaba? Her ne kadar kabul etmeseler de gizli bir muhalif sinemacıların kara listesi ve destek verilmeyecek konular listesi olduğu aşikâr. Mesela bu dönemde bir eşcinsel hikayesine destek vereceklerini hiç sanmıyorum. Bir tür sansür mekanizması gibi işliyor adeta. O yüzden kafamdaki bir fikre veya hikâyeye motive olup çalışmaya başlamakta zorlanıyorum. Çünkü finansman bulup bulamayacağıma, filmin yapılabileceğine inanmakta zorlanıyorum. Bu durum birçok sinemacı için geçerli. Çok küçük bütçeli filmler de yapmanın yolları vardır elbette ancak uzun vadede bunun pek sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum.

Türkiye’de bağımsız bir filmin dağıtımı ve salon bulma süreçleri zordur. Filmin dağıtım süreci nasıl yaşandı? Türkiye’de kaç salona ulaştınız?

Bağımsız filmler için dağıtım sorunu hep vardı ama durum gittikçe daha da kötüye gitmeye başladı son birkaç yılda. ‘‘Başka sinema’’ da olmasa bağımsız filmlerin seyirciyle buluşma şansı neredeyse yok. 33 kopyayla, kısıtlı koşullarda ancak belli başlı büyük şehirlerde vizyona girebildik. Vizyona giremediğimiz şehirlerden çok talep var. Filmin her yerde vizyona girmesini beklemek fazla iyimserlik olur ama Başka Sinema’nın yaptığı Başka Çarşamba programı çok iyi bir şey ve birçok şehirde bir seans dahi olsa gösterim şansı buluyoruz. Başka Sinema’nın Türkiye’de bağımsız filmler için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Filmi izlerken, olup bitenin gerçek mi yanılsama mı olduğunu düşünürken aklıma çok sevdiğim Blow-Up filmi geldi. Aynı zamanda fotoğrafa tutulma halinden gelişen Sevmek Zamanı’nı da hatırlattı. Filmin senaryosunu yazarken bu ve benzeri filmlerden etkilenme oldu mu? Referanslar nelerdir?

Her iki filmi de çok severim. Blow-Up ve başka birkaç filme gördüğümüz gerçek mi yoksa karakterin kafasında kurduğu bir yanılsamadan mı ibaret ve gerçeğin göreceliliği durumundan dolayı baktım. Aklıma gelen ilk fikir cezaevinde mektup okuyan bir memurun hikayesini anlatmaktı ve peşinden gelen ikinci fikir de bir mektuptan çıkan bir hikaye ya da fotoğraf yüzünden o memurun düzeninin bozulması ve artık hayatına eskisi gibi devam edememesi fikri oldu. İçin içinde surete tutulma da olunca ilk baktığım filmlerden biri Sevmek Zamanı oldu ama ben çok daha farklı bir şey yapmak istiyordum. Karakter çok daha farklıydı. Filmin meselesi de öyle. Etkilendiğim ve farklı nedenlerle baktığım çok film ve kitap oldu. Onların ismini zikredip altında ezilmek istemiyorum. Etkilendiğim ve farkında olmadığım birçok eserin de izleri muhtemelen filmde vardır. Farhadi’nin filmlerine çok baktım. Özellikle oyuncu seçimlerinde Farhadi’nin bizi hep ters köşeye yatıran kastları çok iyi fikir verdi bana.

Peki filminle seyirciyi yakaladığını düşünüyor musun? Seyircilerin dönüşleri nasıldı? Biraz da bunlardan bahsedelim.

Seyircinin sevdiği, kolay ilişki kurduğu bir film oldu bence. Bu beklemediğimiz bir şeydi. Hem Türkiye’de hem de yurt dışındaki gösterimlerde seyirci ilgisi oldukça iyiydi. Seyircinin üzerine konuşmak istediği, soru sorduğu ve tartıştığı bir film oldu, o yüzden soru cevaplar çok iyi geçti. Birçok gösterimde farklı meseleler üzerinden konuşuldu film. Hikayede bıraktığımız boşluklar ve biraz kapalı bir anlatımı olmasından dolayı hikayeyi anlamak, boşlukları doldurmak üzerine sorular geleceğini sanıyordum. Hiç öyle olmadı. Filmin kurcaladığı meseleler daha çok konuşuluyor bu da benim için çok daha değerli bir durum. Filmle ilgili hiçbir tanıtım ve reklam yapılmamasına rağmen sosyal medyada da çok konuşuldu. Bunun sayesinde biraz duyuldu film.

Görülmüştür senin ilk uzun metrajın. Üzerinde çalıştığın başka bir senaryo var mı? Bu inceden gelişen politik temayı bundan sonraki filmlerine de taşımak istiyor musun?

Aklımda yazmak istediğim bir iki fikir var. Önümüzdeki yıl birini yazmayı düşünüyorum. Aslında direkt politik temalar ve politik karakterler üzerinden ilerleyen hikayeler ilgimi çekmiyor. Didaktik olma ve propaganda filmine dönüşme riski olduğu için sanırım.

Türkiye’de sinema yapan bir yönetmen olarak sinemanın sansüre uğraması hakkındaki düşüncelerin nelerdir? Bizler salt özgür sinemaya ne zaman ulaşabiliriz sence?

Salt özgür sinemayı geç, film çektiği için hapis cezası alan yönetmenler var. Şu anda Türkiye’de ifade özgürlüğü yok. Salt özgür sinemadan önce hal etmemiz gereken daha büyük dertlerimiz var. Sadece sinemada ya da sanatın diğer dallarında değil Türkiye’de sansür hayatın her alanında var. Oto sansür de öyle. Tweet atamamak da bir sansür ve oto sansürdür. Tweet atmaktan, başkalarının attığı tweetleri retweet etmekten korkar bir hale geldik.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp ile bir söyleşi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Röportaj: Sayım Çınar

Arzu Çevikalp özel bir isim. Sinema yazılarıyla, kitap dünyasını yakından takip eden notlarıyla önemli bir eleştirmen. Sayım Çınar, ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp ile buluştu. Sinemadan edebiyata, günümüz yayıncılığından dijital platformlara kadar zengin bir söyleşi gerçekleştirdi.

Okuyorum, İzliyorum, Yazıyorum!

Zamanın şiddetine ve gücüne kim dayanabilir ki Arzu? Sinema tutkuna rahmetli değerli Ertem Eğilmez’in etkisi olduğunu düşünüyorum her şeyde. Ertem Eğilmez denildiğinde ne hissediyorsun? Ertem Eğilmez için Bay mükemmel diyebiliriz değil mi?

Elbette etkisi olmuştur… Neticede filmleriyle büyüdük ve onları defalarca izledik, hem de hiç bıkmadan. Hayatımıza renk ve bütünlük kattılar. Şu şüphe götürmez bir gerçek ki, Ertem Eğilmez hem Yeşilçam’ın mihenk taşı hem de en sevilen yönetmenlerinden biri… Halktan oluşu da önemli bir yer tutuyor. Adı her zikredildiği zaman, mutlu oluyor ve gurur duyuyorum. Başarılı olan herkesin önünde saygıyla eğilmek, değerini her ahvalde korumak benim başlıca görevlerim arasında… Bana göre; “mükemmel insan” diye bir kavram yoktur, dünya bile mükemmel değildir. Fakat Ertem Eğilmez’in öngörüsü mükemmel diyebiliriz.

Mükemmeli aramak, mükemmel olmak ve o uğurda savaş vermek mümkün ama saplantılı duygulara girilmediğinde… Büyük resme baktığımızda ortaya takdire şayan bir iş çıkmışsa, işte o zaman başarıdan söz edebiliriz. Ertem Eğilmez vizyonu ve mizanseni güçlü bir yönetmendir. Demem o ki, toplumun saygı duyduğu ve benimsediği Eğilmez oldukça zeki ve ileri görüşlüdür. Filmlerinin hala tekrar ve tekrar büyük bir hazla izleniyor oluşu, kendisinin nasıl bir yönetmen olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Senin sinema yazarlığı dışında bir de çevirmenlik yaptığını biliyorum… Son dönem neler yapıyorsun?

Evet 2009 yılından beri yeminli tercümanım, çünkü dilleri çok seviyorum. İspanyolca, İtalyanca, Portekizce ve İngilizce dillerinde çalışıyorum. Arada da Fransızca öğreniyorum. Ayrıca çeviri yaparak bildiğim dilleri canlı tutuyorum. Çevirirken o kadar çok şey öğreniyorum ki!  Şu ana kadar birçok konuda çeviri yaptım. Çocuk kitapları çevirdim, ama daha çok noter evrakları ile uğraşıyorum. Çeviri olayım ise şu şekilde başladı: Üniversitede Kitle İletişim dersindeki hocamız Yasemin İnceoğlu bize çeviri yaptırıyordu, herhalde merakım böyle gelişti ve bu şekilde ilgim ortaya çıktı. Benim zamanında çeviri üzerine yazdığım bir slogan var, onu burada paylaşmak istiyorum. “Çevirin ki sanatınızı ortaya koyun. Çevirin ki size ait bir eser olsun. Çevirin ki isminiz duyulsun. Kısacası çevirin ki farkınız olsun!”

Bazı yerli ve yabancı firmalarla çalışıyorum. Yabancı dilde yaptığım sinema röportajlarını da kendim çevirip, yayına çıkmasını sağlıyorum. Kısacası, çeviri her anlamda işime yarıyor ve hayatımın büyük bir parçasını oluşturuyor.

Arzu Film de hayatının bir parçası olsa gerek, Yeşilçam sineması sana ne ifade ediyor? Seni kalbinden vuran Yeşilçam filmleri mutlaka vardır gibime geliyor…

Arzu Film çok köklü ve eski bir şirket, bunu hepimiz iyi biliyoruz. Arzu Film Yeşilçam’ın doğuşundaki bir güneş aslında… Arzu Film ekolünü de unutmamak gerek. Yeşilçam filmleri ile büyüdük onları hayatımızın merkezine koyduk, onlar bizim kadim dostumuz oldular. Hep bizimle beraberdiler, birlikte büyüdük. Yeşilçam masumiyet ve samimiyet dönemiydi, sıcaklık ve birbirine kenetlenme vardı. Kol kanat gererek birlik ve beraberlik adına güzel işler ortaya konuldu. Eski Yeşilçam filmleri bize yapıcı mesajlar vererek, duygularımızı harekete geçiriyordu ve kendimizi iyi hissediyorduk. Yeşilçam sineması seyirci odaklıydı. Modası hiçbir zaman geçmeyecek, çünkü içinde sevgi, dostluk, aile ve tinsellik var. Sevdiğim Yeşilçam filmlerini şu şekilde sıralayabilirim: Gülen Adam, Katma değer Şaban, Korkusuz Korkak, Kara Gözlüm, Avanak Apdi, Arabesk, Süt Kardeşler, Bizim Aile, Hababam Sınıfı, Neşeli Günler, Aile Şerefi, Banker Bilo, Kezban Paris’te, Sultan, Senede Bir Gün ve daha niceleri…

Ülkemizdeki festivalleri yakından takip ettiğini biliyorum. Bu yıl İstanbul festivalinde birçok film izledin. Seni kalbinden vuran filmlerden bahsetmeye ne dersin?

Festivalleri yakından takip ettiğim doğrudur. Her zaman sanat adına savaştım. Sanatı savunup, yanıma aldım. Sanat benim arkadaşım, festivaller ise her şeyim. Festivaller sanatı ayakta tutan temellerden biri, zira festivaller aracılığıyla sosyallik yaşıyorum, yeni insanlarla tanışıyor ve onlarla fikir teatisi yapıyorum, bu da beni geliştiriyor. Bu yıl yine festivalde güzel insanlarla tanıştım, onlarla bütünleştim. Bu festivalin en güzel tarafı sinema yazarı Fırat Yücel’in annesi kültür dehası Şükran Yücel ile film izlemek oldu. Kendisi bana yine harika bir roman önerisinde bulundu. Bir de festivaller ortak buluşma noktamız, uzun süre görmediğimiz dostlarımızı festivalde görüyoruz ve sohbet ediyoruz. Bundan büyük mutluluk yok bence… Festivalin en sevdiğim filmi insan hakları bölümünde yarışan “Diciembres” oldu. Film zaten ödül aldı. Yönetmen ile bir röportaj yaptım, kısa bir süre sonra yayında olacak. Diğer filmler ise şöyle; Bay Jones, Oyunbozan, Lanetli Kumaş, Yüzleşme, Beyaz Karga, Sadık Bir Adam, Yabancıların Nezaketi, Kırmızı, Edmond, Gözbebeğim, Rüzgâr, Destroyer, Damien Dünyayı Değiştirmek İstiyor, Doktorlar…

Hababam Sınıfı’nın hayattaki oyuncularının en büyük destekçilerinden biri olduğun söyleniyor. Bu oyuncularla nasıl projeler yapıyorsun?

Güzel işler yapıyorlar, bitmek ve tükenmek bilmeyen enerjileri var. O yüzden takdir ediyorum. Buradan Hababam Sınıfı etkinliklerinin birinde tanıştığım resim öğretmeni Fatoş Yılmaz’a teşekkürlerimi iletiyorum.

Hayatın sinema olsa gerek. Sinemada en çok hangi edebiyat uyarlamalarını değerli buluyorsun?

Hayatım sinemaya bağlı ama yabancı dizilerle de yakından ilgiliyim ve çok fazla izliyorum. Netflix geldiğinden beri dizilerin elimin altında oluşu, bana kolaylık sağladı. Değerli bulduğum edebiyat uyarlamaları: “Murder on The Orient Express (1974)”, “1984”, “Shutter İsland”, “The Silence Of The Lambs”, “Carrie”, “One Flew Over The Cuckoo’s Nest”, “The Godfather”, “The Shawshank Redemption”, “Blade Runner (1982)”,  “Trainspotting (1996)”, “The Prestige (2006)”, “12 Years a Slave”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Green Mile”, “The Bookshop” ve daha bir çok uyarlama… İlk aklıma gelenler…

Sinemayı sevmek ve aşkla bağlı olmak lazım, aksi takdirde bir yere varılmaz

Türkiye gerçeği üzerinden çok az film çekiliyor. Medyada sürekli bir değişim var örneğin, Sinema eleştirmenliği tam olarak bir meslek olmayı başardı mı?

Ekonomik anlamda zor günler geçiriyoruz ve medyanın durumu da kritik. Gazeteler kapanıyor ve güçlü medya kuruluşları direnişi kaybediyor. Üzücü gerçekten de…

Sinema eleştirmenliği hiçbir zaman bir meslek olmayı başaramadı, ama Atilla Dorsay büyük bir çığır açtı. O dönemde ve sonrasında çok değerli sinema yazarları yetişti. Alin Taşçıyan, Mehmet Açar, Burak Göral ve daha niceleri… SIYAD kuruldu ve sinema üzerine güzel adımlar atıldı. Gazetelerde sinema köşeleri vardı ve o köşelerde değerli sinema yazarları yazıyordu ve popüler olanlar telif alıyordu. Şunun altını çizmek isterim ki, telif mevzusu ise başlı başına bir sorun. Sinema eleştirmenliği profesyonel olarak görülmüyor, bir hobi aracı olarak görülüyor ne yazık ki… Gönüllü yazarlık kavramı türedi, yazarlar var olmak için gönüllü yazıyorlar. Sinemaya ve eleştirmenliğe gereken önem hiçbir zaman verilmedi, bir eğlence olarak görüldü sinema, fakat sinema hayatımızın izdüşümü ve bizi bize anlatıyor. Büyük bir örgütlenme sorunu var ve bu çözülmedikçe de durum değişmeyecek. Sinema eleştirmenliğinden para kazanılmadığı için yazarlar hep başka işler yapıyorlar, başka işler yaparken de bütçelerini sinemaya yatırıyorlar. Neticede sinema sevmeden yapılacak bir iş değil. Sevmek ve aşkla bağlı olmak lazım, aksi takdirde bir yere varılmaz.

Türkiye’de tarafsız, objektif bir eleştirmen olmak son derece zor. Her tarafta bir gruplaşma hali var. Sektörde çok benzerin yok bence.

Öncelikle değerli görüşün için teşekkür ederim. Sana bu konuda katılıyorum. Aslında kimsenin benzeri yok, herkes özel. Tarafsız olmak oldukça zor, ama mümkün… Ben her zaman objektif olmaya çalıştım ve gerçekten zorlanıyorum, bazen kendimi tutamadığım zamanlar oluyor, fakat kendimi bastırıyorum. Yapmak zorundayım. Her zaman bağımsız oldum, taraf tutsam bile, dışarıya, yani okuyucuya yansıtmam. Önemli olan okuyucuyu kendine bağlamaktır, eğer okuyucu senden bir şeyler öğrenip onu özümserse, ok hedefe ulaşmış demektir.

Aslında her şeye tarafsız olarak bakarsak ve olduğu gibi yorumlarsak gruplaşma riskini ortadan kaldırırız, önemli olan okuyucuya ne yansıttığımızdır. Taraflı olmak yazının çok okunmasını sağlamaz, hatta zaman zaman okuyucuyu soğuttuğunu da söyleyebiliriz. Bence, içeriğin özü her şeye bedeldir.

Bazen aradan sürprizler çıkabilir, hiç ummadığın bir film seni şaşırtabilir

Filmleri küçümsemek de moda oldu son dönemde. www.arzucevikalp.net adında bir siten var. Daha farklı bir sinema okuması yapıyorsun, biraz bahseder misin sitenden?

Aslında her yazarın kendine özel sitesi olmalı, çünkü site yazarın kimliği gibi. Site yazar hakkında bize detaylı bilgiler veriyor ve kişisel sitede her zaman daha özgür olunuyor. Karışan ve müdahale eden yok. Patron yazar oluyor. Hangi yazının yayınlanıp yayınlanmayacağına yazar karar veriyor. Kişisel site yazarın kendini ifade ettiği bir alan aslında. Yazar hür iradesiyle ve dilediğince duygularını ortaya döküyor. Bu büyük bir mutluluk… Sitemde sinemadan ziyade başka konular da var, çünkü her konuda yazmayı seviyorum. Sinema her zaman benim için en önde yer alsa da çok yönlü düşünüp yazmak beni motive ediyor. Gelelim filmleri küçümseme mevzusuna… Her filmin kendine göre anlamı ve yeri var. Sevip sevmemek tercih meselesi, fakat yapılan işe önce saygı duymak lazım, neticede emek veriliyor. Tabi bir de önyargılı yaklaşıp, tekdüze olmamak gerek. Bazen aradan sürprizler çıkabilir, hiç ummadığın bir film seni şaşırtabilir.

Dijital medyada sinemayı nasıl değerlendiriyorsun? Burada yapılan tanıtımların içeriğini nasıl buluyorsun?

Netflix ve Blu Tv’nin varlığını göstermesi hem olumlu hem olumsuz etki yarattı. Yapımcılar ve yönetmenler artık filmlerini Netflix için üretip satış gerçekleştiriyorlar, bu da sinemada kaos yaratabilir. Bu olumsuz tarafı, olumlu tarafı ise arşiv gibi hepsi yanımızda. Tek bir tıkla izleyip durdurabiliyoruz. Bazı içerikler oldukça iyi bazı içerikler de bir o kadar vasat. Arasını bulmak biraz zor. Netflix içeriklerinde sınırlama ve kısıtlama yok, istedikleri gibi çekip yayına veriyorlar. Yani Tv’deki ve sinemadaki gibi bir kaygı yok, çünkü sinemadaki filmler sansüre takılıyor. Bazı sahneler montajlandıktan sonra izliyoruz. Netflix’de konuların ucu açık…

Bence Netflix’de izleyemediğimiz filmler yayında olmalı. Mesela filmler sinemada gösterildikten birkaç ay sonra Netflix’de izleyebiliriz. Ülke sineması için çok iyi bir avantaj. Netflix için özel üretilen filmlere ne yazık ki karşıyım ama diziler için bulunmaz bir nimet. Ne kadar çok dizi olursa o kadar ilgi çeker. Her film ülkemizde gösterime girmiyor, gösterime girmeyen filmleri Netflix aracılığıyla izlemek gerçekten de çok mantıklı.

Kitap eleştirileri de yapıyorsun, Türkiye’deki yayıncılığı nasıl yorumluyorsun?

Evet… Adil bulmuyorum aslında. Kitap okumayı çok severim. Bol bol okur ve araştırma yaparım. Türkiye’de kitap okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Ne yazık ki Türkiye’deki kitaplar kapitalizmden besleniyor ve sadece satış odaklı. Bazı kitapların içleri o kadar boş ki, insanın okuyası dahi gelmiyor. Tabi ki çok iyi yazarlar ve romanlar var ama önemli olan onları ücra köşelerden bulup çıkartmak. Popülizm kavramının yükselişte olduğu Türkiye’de yayıncılık gerçekten zor günler yaşıyor, çünkü bilgi ve kültür satmıyor. İnsanlar kafalarını dağıtacakları basit düzeyli kitaplar tercih ediyorlar, maksat zaman geçirmek. Öğrenmek her zaman ikinci planda kalıyor. Bende ise durum tam tersi ben bilgiye açım. Nereden ne öğrenebilirim diye uğraşıyorum. Bazen hediye kitaplar alıyorum. Zamanında Habertürk’e şahsım adına gelen kitapları severek okudum. Yollayanlara buradan teşekkür ediyorum. Eskiden basılan kitaplar, romanlar, sözlükler daha kaliteli ve özgündü, ama bunu günümüz için söylemek neredeyse imkânsız zira, günümüzdeki birçok yayın oldukça yüzeysel…

Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Dijital dönüşüm yaşamanın da yayıncılık üzerinde olumsuz bir etkisi var, insanlar artık kitapları tabletlerinden ve e-kitaplarından okuyorlar. Kabul ediyorum dijital pazarlama kolaylık sağlıyor, ama kitap sayfalarına dokunamamak ve o sayfaları hissedememek iç burkucu. O sayfalardaki koku hiçbir yerde yok. Bilgi iyice cebe girdi. O denli teknoloji hayatımıza egemen oldu.

Fotoğraf: Mehmet Erduğan

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending