Connect with us

Animasyon

Yuri Norstein: Masallar ve Çocukluk Üzerine

Yayın tarihi:

-

Bir yönetmen düşünün ki bugüne kadar yapmış olduğu filmler dünya çapında pek çok eleştirmen tarafından gelmiş geçmiş en iyi animasyonlar olarak değerlendirilsin. İlk filmini yaptığı günden beri Annecy, Karlovy Vary, Zagreb ve daha pek çok uluslararası animasyon festivalinden bol ödüller ile ayrılsın. Saplantılı mükemmeliyetçiliğinin neden olduğu yavaşlığı nedeniyle kendisine Altın Salyangoz denilsin. Bütün bunları durduk yere hayal etmek zor ancak Rus yönetmen Yuri Norstein bu titre gerçekten de sahip.

Yönetmenimiz 1941 yılında Rusya’da doğdu. Çocukluğunu Moskova yakınlarında bir köyde geçirdi. Ailesi Yahudi asıllı olduğu için erken çocukluk döneminde yaşanan tahliyeleri, ve savaş atmosferini tattı o dönemlerde. Kendisi yaşananları (doğal olarak) hatırlayamadığını söylese de o dönemin yaratmış olduğu hissiyatı, karın soğuğunu, ormanın kokusunu hatırladığını söylüyor vermiş olduğu bir röportajda. Bu dönem onun hayatında o kadar önemli bir yer tutmaktadır ki yıllar sonra çocukluğundan kesitler taşıyan ve başyapıtı olarak görülen Tale of Tales -orijinal adıyla Skazka Skazok (1979)- isimli animasyonu yapmıştır. Aslında sanat yaşantısı çocukken gitmiş olduğu bir sanat okulunda başlamış olmasına rağmen ilk başta bir mobilya fabrikasında çalışarak hayata atıldı. Bu işten kurtulmak için Souzmultfilm adlı stüdyoda bir nevi stajyerliğe başladı ve bu sayede gerçek anlamda animasyon işine de adım atmış oldu. Sanatçının kariyerinde bu stüdyonun önemi büyüktür zira tam zamanlı olarak işe başladığı 1961 yılından çok yavaş çalıştığı gerekçesiyle çıkarıldığı 1989 yılına kadar tüm önemli filmlerini burada yapmıştır.

Yuri Norstein sinematopyaNorstein 1968-1981 yılları arasında her biri 8 ile 10 dakika arasında süren 7 animasyon film yaptı. (Bunların dışında pek çok yönetmen ile birlikte animatör sıfatı ile çalıştığı filmler de vardır.) İlk filmi 25th November, The First Day Sovyet Rusya’nın kurulusunun 40. yılını kutlayan bir propoganda filmi olma niteliğini taşıyor. Aslında görsel açıdan başarılı bir animasyon olmasına rağmen yönetmenimizin alameti farikası olan cut-out tekniği (ilerleyen paragraflarda bahsedeceğim) bu filmde hayal meyal seçiliyor. Belki bu yüzden belki de içeriğinden dolayı bu film Norstein’in en az bilinen filmlerinden biri olma özelliğini taşır. İkinci filmi Battle of Kerzhenets (1971) teknik açıdan çok daha etkileyici bir hal almıştır. Rimsky Korsakov’un 1907’de bestelediği bir operadan ilham alınarak senaryolaştırılan hikayede Moğolların istilası karşısında görünmez olan efsanevi şehir Kitezh anlatılır. Bu filmde ilginç olan şey yönetmenin 14-16. yüzyıllar arası Rus Ortodoks kiliselerindeki freskleri inceleyerek animasyonu yaratmış olmasıdır. Film bende sanki bir kiliseyi gezerken uyuyakalmışım da rüyamda freskleri canlanmış ve hareket halinde görüyormuşum hissi uyandırdı. Yönetmenin diğer filmlerinin aksine monokrom renkler ya da soluk pastel tonlar yerine bu filme kırmızı, bronz ve kahverengi gibi sıcak renkler hakim ve yine yönetmenin en hareketli filmi olma özelliğini taşıyor. Norstein’in pek çok filminde cut-out tekniğinin yan etkisi olarak aynı hissiyatı yakalayabilirsiniz ancak özellikle bu filmi izlerken miniatür sanatına olan benzerliğini fark etmemek zor.

Yukarıda bahsettiğim iki film Norstein’in tarzını yeni yeni oturtmaya başladığı ve konu bakımından daha tarihi olayları anlatmaları neticesiyle daha sonraki filmlerinden ayrılıyorlar; ancak belirtmekte fayda var ki yönetmene dünya çapında ün kazandıran, bugün bile pek çok üniversiteye atölye düzenlemesi için davet edilmesine sebep olacak animasyonlar bu ikinci kısımda yer alıyorlar. Bu animasyonlar: The Fox and The Hare (1973), The Heron and The Crane(1974), Hedgehog in the Fog (1975) ve Tale of Tales (1979)’dir. Bu animasyonların hikayeleri -Tale of Tales- hariç  eski Rus masallarına dayanıyorlar. Zaten Norstein’in işlerinde Rus kültürü; edebiyatından folklörüne tarihinden müziğine fazlasıyla yer tutmaktadır. Fox and Hare’de LaFontaine masallarını andıran bir hikaye vardır. Küçük ve tatlı bir tavşanın evi bir tilki tarafından ele geçirilir. Ormanın en büyük ve vahşi yaratıkları tavşanın evini tilkiden kurtaramazken, küçük olmasına rağmen inatçı olan Horoz defalarca denemesi ve yılmaması sayesinde tilkiyi tavşanın yuvasından atabilir. Ya da bir diğer animasyonda kendi kibirleri yüzünden bir türlü bir araya gelemeyen iki aşık olan Leylek ve Yalıçapkınının hikayesini izleriz. Bir başkasında ise günlük rutininden kopup farklı şeyler denemekten korkmayan küçük bir Kirpinin hikayesi vardır. Dünyanın en iyi animasyonları olarak değerlendirilen animasyonların bu kadar basit ve çocuksu olması sizce de ilginç değil mi? Ancak izlediğinizde fark edeceksiniz ki yönetmenin mükemmel tekniği ile birleştiğinde bu hikayeler basit bile olsa izleyen herkesi etkiliyor. Sonuçta hangi ırktan ya da ülkeden gelirsek gelelim hepimizin saf ve bir olduğu tek dönem çocuk olduğumuz dönemdi ve büyüsek de bir yanımızda o çocuk var olmaya devam ediyor. Norstein da bu çocuk yanını korumayı başarabilmiş olan özel birisi. Tabii yönetmenin filmleri için aslında çok derin ve katmanlı olduğunu söyleyen de bir grup insan da var. Onlar bu çocuksu görünümün Sovyet radarlarına takılmamak için seçilmiş bir paravan olduğunu söylüyorlar. Ancak ben onlara katılmıyorum. Bizzat yönetmen de doğu kültürü ile batı kültürünü dolayısı ile de animasyon geleneklerini karşılaştırdığı bir konuşmasında Avupa’nın daha pragmatist olduğunu animasyonlarının da öyle olduğunu söylüyor. Ona göre bir animasyon kişiyi kendisine döndürmeli ama bunu da zorla yapmamalı. Avrupa animasyonunun bir şeyleri izleyiciye empoze etme ihtiyacı duyduğunu ancak o kendisini doğuya daha yakın hissettiğini söylüyor. Yaptığı bir başka röportajda da direkt olarak “İpuçları ve allegori kullanarak sansürü atlatmaya çalışmak bir sanatçı için değersiz bir hedeftir ayrıca içtenliği de azaltır.” demiştir. Tabii Norstein’ın çocuklara verdiği önem de kaçınılmaz. Japonya’da bir animasyon müzesi olan Ghibli Museum için vermiş olduğu röportajda ona müzenin en çok neresini beğendiği sorulduğunda çocukların en çok eğlendiği ve doğal olduğu, velileri tarafından müdahale edilmediği hatta anne babaların da onlarla birlikte koşuşturduğu yerleri gözlemlediğini ve oraları beğendiğini söylemiştir.

Yönetmenin filmlerini çekerken kullandığı teknik belki de onun en özellikli yanı. Anlattığı hikayeleri beğenmeseniz bile filmlerini en azından bir kere bu tekniğe tanık olmak adına izlemenizi tavsiye ederim. Aslında bahsi geçen cut-out tekniği Norstein’a has bir şey değil. Filmdeki karakterler, arka plan vb. materyallerin kağıt ve karton gibi malzemelerden kesilip stop-motion tekniği ile canlandırılmasına dayanıyor. Onu bu teknikte üstat konumuna getiren şey aslında iki boyutlu olması gereken bu karakterlere derinlik katmayı başarmış olması. Bunu ise Multiplan Kamera denilen bir tekniği kullanarak yapıyor. Bu teknikte görüntülenen karede arka planda olan her obje izleyiciye olan uzaklıklarına göre farklı camlara çiziliyorlar ve kameranın altında kalacak şekilde dikey düzlemde üst üste diziliyorlar. Örneğin gökyüzü en altta ayrı bir cama, uzaktaki dağlar ayrı bir cama ve en yakındaki bir ağaç ayrı bir cama çiziliyor. Bu camlar hem dikey hem de yatay planda hareket edebiliyorlar. Her çekimde bu planlardan biri karakter ile birlikte bir miktar hareket ettiriliyor. Buna ışık oyunları ve kameranın diyafram ve enstantane ayarları da eklenince resimler bir araya getirildiğinde şaşırtıcı bir derecede derinliğe sahip bir canlandırma karşımıza çıkıyor. Bunu ilk kullanan kişi Yuri olmamasına rağmen o yarattığı atmosferler, kullandığı renkler ve mükemmel ışık kullanımı ile tekniği en üst noktaya çıkarmıştır. (Şu linke tıklayarak Walt Disney’in kendi ağzından kameranın nasıl çalıştığını anlattığı kısa belgeseli izleyebilirsiniz.)

tale of tales sinematopya 2

Norstein’ın filmlerindeki karakterlerin ve arka planların çizimleri büyük oranda sanatçı eşi Francesca Yarbusova’ya ait. Magia Russica belgeselinin Norstein’a ayrılmış kısmını izleyene kadar ona ne kadar iş düştüğünü anlayamamıştım ancak Yarbusova bir karakterin her uzvunun olası her haraketi için ayrı bir çizim yapıyor. Örneğin bir çekmece dolusu göz mimiği bir çekmece dolusu alın, burun, parmak hayal edin ve her birinde farklı bir pozisyon olsun. Bunların bir saniyeyi oluşturmak adına en az 15-20 kere bir cımbız yardımı ile değiştirildiğini, her seferinde birden fazla uzuv ve mimik hareketi olabileceğini ve bu değişimlere arka plan planlarının da hareketini ekleyin. Norstein’ın takıntılı, mükemmeliyetçi ve detaycı kişiliği ile bu devasa iş yükü birleştiğinde sürecin ne kadar uzayabileceğini ve sanatçıya neden Altın Salyangoz dendiğini anlayabilirsiniz. Norstein’ı ünlü yapan bir diğer yanı ise 1981 yılından beri Gogol’un öyküsünden uyarlanan Palto adlı film üzerinden çalışıyor oluşu. Souzmultfilm’den ayrılmak durumunda kaldıktan sonra hem maddi açıdan yaşanan sıkıntılar hem de çalışan sayısının az oluşu (3-4 kişi) sebebiyle aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen 65 dakika olarak planlanan eserin bugün henüz yarım saate yakın bir kısmı tamamlanmıştır. (Güzel yanı 2.5 dakikalık ham kısmını bu linkten izleyebilirsiniz.) Bütün bu dezavantajlara rağmen neden hala dijital platforma taşınmadığı sorulduğunda bir rivayete göre elini önce alnına koymuş ardından omzunu, kolunu ve parmaklarını göstermiştir. Yani aracıyı sevmiyor.

Hal böyle olunca, egemen yapı da vahşi kapitalizme dönüşünce yönetmenimiz doğal olarak zorlu dönemler atlatmıştır ancak çoğu animatör gibi arka arkaya reklam filmleri çekmemiş (sadece bir adet şeker reklamında çalışmışlığı var) veya genel kitleye hitap edecek popüler işlere bulaşmamış, hayatını daha kolay sürdürebileceği diğer Avrupa ülkelerine yerleşmemi; üniversitelerde verdiği dersler ve atolyeler ile hayatını kazanmış ve kazanmaktadır. Ona göre hayatta konforumuzu bozan her zorluktan kaçarsak sonuçta yaşamın bize sunduğu en önemli şeylerden mahrum kalabiliriz.

Yuri Norstein’ın sık sık eleştirdiği bir başka durum da modern insanın konforuna olan düşkünlüğü. Bir röportajında Rusya’da kurulmakta olan bizim de buralarda görmeye alışık olduğumuz konut sitelerinden bahsediyor. Bunların “ihtiyacınız olan her şey burada” mantığı ile pazarlanmasından oldukça rahatsız olduğunu, mümkün olsa banka hesaplarımızın büyüklüğü oranında soluduğumuz havanın bile parsellenebileceğini anlatıyor. “Ağaçları keserek, nehirleri kirleterek, izole toplumlar yaratarak rahatlığı satın alabileceklerini sanıyorlar… İnsanı yaratılıştan (creation) uzaklaştıran kompleksler bunlar. Şairler için ölü mekanlar..”

Kabaca bu sözlerden Yurinin yaşama, yaşanmışlıklara, doğaya ne kadar önem veren bir insan olduğunu anlayabilirsiniz. Benim Yuri ile ilgili en sevdiğim kısım da bu. Birkaç röportajını ya da atolyesini izlerseniz aynı filmleri gibi içten, sıcak kanlı ve şefkatli bir insan olduğunu fark edebilirsiniz. Kendi içinde tutarlılık arz eden bir evren var Yuri’nin içinde. Yaşama vermiş olduğu değerlerle ilgili olarak pek çok anekdotunu bulabilirsiniz anlatılarında. Homeros’un Odysseia’sını alıntılar örneğin: “İki kadın sokakta karşılaşırlar. Güneş gökyüzünde parlamaktadır. Kadınlardan biri diğerine: ‘Ne güzel bir hava var bugünlerde!’ der. Diğer kadın yanıtlar: ‘Evet, dün ölmüş olanlar için üzülüyorum.’ ” Ardından ekler Norstein: “Bence hayatın tüm felsefesi bu!”

Yukarıda yönetmenin filmografisinden bahsederken değinmediğim küçük bir kısa filmi daha var. 2003’te Japon yönetmen Kihachiro Kawamato, Japon ozan Basho’nun bir renkusunu baz alarak bir film yapma kararı alır. Renku birbiri ile bağlantılı olan ama farklı şairler tarafından stanzalar (dizeler) eklenerek oluşturulan bir şiirdir. Hoca konumundaki kişi şiiri başlatır ve her şair birkaç dize ekleyerek şiiri döndürür. Kawamato 36 kısımdan oluşan bu renkunun her bir stanzasını farklı bir animatöre vermiş ve açılışı yapma onurunu da Norstein’a bahşetmiştir. (Japonya, Norstein’in en çok değer verildiği ülkelerden biri olabilir.) 9 ay süren çalışma sonucunda iki buçuk dakikalık bir parça ile yönetmen Winter Days’i açar. Bu kısa animasyonda bilge Basho ile Japon kültürünün hayali delisi Chikusai’nin bir ormanda karşılaşmasını izleriz. Deli boynunda bir steteskop ile tek tek karşısına çıkan ağaçları dinler, dökülen son bahar yaprakları ile oynar ve gezinir. Bu, zaten kısa olan animasyonun  başlangıcı ve sadece küçük bir kısmıdır ancak yönetmenimiz sadece bu fikrin bile başlı başına bir film oluşturabileceğini söyler: “Yaşlı ağaçların nasıl nefes aldığına, nasıl çatırdadığına, nasıl astımlı bir edayla nefessiz kaldıklarına ve dallarının soğukta ve buzda nasıl titrediğine dair bir film…” Bu filmin kahramanı olan Basho ve onun gibi keşiş-ozanları da anıyor Yuri: “Basho yalın ayak dolaştı ve dizelerini söyledi. Elleri donuyor ayakları kanıyordu ama kimseden yardım istemedi. Kimse de onu yolundan geri çeviremedi. Sonuçta kendi hayatınızın yükünü sadece siz hissedebilirsiniz. Bugün modern insan sıklıkla sahip olduğu şeylere güveniyor, ama sonuçta bunlar kişiyi yaşamın özünden ayırıyor ve ele geçiriyor. En sonunda kişi yaşam hakkında bildiği en küçük bilgiyi ve diğer insanları hissetmeyi bile unutuyor.”

Yazının devamı 2. sayfada…

Sayfalar: 1 2

Okumaya Devam Edin
3 Comments

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Analiz

J’ai perdu mon corps(Bedenimi Kaybettim): Ben Buradayım!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Jérémy Clapin, son yapımına kadar kısa metraj animasyonlarıyla tanıdığımız bir yönetmendi. İlk uzun metraj geçişi olduğunu da bu filmi izlerken sık sık hissetmemek işten bile değil. Yönetmenin filmografisinde kronolojik olarak ilerlediğimizde ilk olarak karşımıza 2004 yapımı  Une Histoire Vertébrale çıkıyor. Bu dokuz dakikalık kısa animasyonda, omurgasındaki rahatsızlıktan dolayı boynu hep aşağıya eğilmiş, kambur bir vaziyette yaşamak zorunda kalmış ve bu nedenle de ister istemez ötekileşmiş bir adamı izlemiştik. Dokuz dakikalık bir yapım için bu kısa ve tek boyutlu fikir yeterli olsa da bunun zamanla yetersiz kalacağını göreceğiz.  2008 yılında en bilinen kısası Skhizein ile animasyon meraklılarının dikkâtini çekmişti. On üç dakikalık bu kısada, meteor çarpmasının ardından,astroid değil, kendinden 91 cm uzaklaşan Henry, hayatını bu yeni duruma uydurmaya çalışıyor. Bu yeni durumdan kurtulmak için bir başka  meteoru takip ederken umduğunu bulamıyor ve bu sefer de yerden 75 cm aşağıya iniyordu ki bununla beraber neticede mekansal sınırların da dışına çıkıyordu. Film,  isminin kelime kökenine de uygun olarak bir ayrılma/bölünme içeriğine sahip olmasına rağmen, ötekileşme mesajı gözden kaçmıyordu. Çevredeki insanların bu durumu fark etmemesi ise Henry’nin psikolojik bir “bölünme” içinde olup olmadığını da düşündürtmüştü. Süresinin darlığına rağmen hem önermesini düşündüğümüzde hem de “burada olmak” mesajına yönelttiği odakla, yönetmenin filmografisindeki en keskin yapım gibi duruyor. Palmipedarium(2012), çirkin ördek yavrusunun bir yorumuyla karşımıza çıkmıştı. İlk bakışta diğer ördeklerden farklı olduğunu anladığımız tüysüz, haylice uzun ve yalnız bir hayvanla, babası avcı olan bir çocuğun iletişimine şahit olmuştuk. Üç kısasında da ötekileşmek zorunda kalan karakterlerle ilgilenen yönetmenin fikir üretiminde zengin bir bakış açısı olduğunu, farklı düzlemde ortalıklar da kurduğunu görüyoruz. Bütün bu kısaların yanında son projesi ve ilk uzun metraj denemesi olan Bedenimi Kaybettim, fikrine hayran olup kısırlığından dolayı ısınamadığım bir yapım olarak kaldı. Peki, bu tutmayan kıvamın nedeni neydi?

 

Kısa yapımlarına kıyasla, yola çıkılan önerme ve fikir heveslendirici olmaya devam etse de akışın kat ve kat uzun olması hasebiyle doldurulamayan boşluklar kendini belli ediyor. Kısa film üslubunun yarattığı, olayı sunmak ve duygusal olarak da objektif kalmak tutumu süre uzadığı zaman tavır değiştirmek zorunda kalıyor. Naoufel’in geçmişten gelen travmalarını zaman zaman fakat üstünde fazla durmadan ve duygu derinliğine inmeden sunması yine kısa üslubuna yakın duruşunu gösteriyordu. İlahi bakış açısıyla, mevcut durumu ve geçmişle bağlantı kurulacak dönüşleri her şeyi bilen lakin bu duruma bir tavır da takınmayan bir gözle sundu. Öncelikle animasyon sinemasında, fikrin çok geniş bir yeri olduğu kuşkusuz. Şöyle ki, çokları tarafından sevilen ve sıra dışı minvaldeki hikayesiyle büyük çapta etki yaratan Inside Out(2015), zihnin işleyişine sunduğu farklı yaklaşımla meraka gark etmişti. Bunu yaparken de hikayesini tek bir çıkıştan ilerletmeden katmanlaştırması sayesinde film, kurak kalmadan sonuna kadar merak duygusunu hareketli tutmayı başarmıştı. Kısa metrajda, fikrin orijinalliği seyirciyi on küsur dakika boyunca dikkatte tutabilir fakat sürenin bir saatler üzerine çıkması durumunda izleyicinin tek katmanlı bir akışta merakını sıcak tutması zorlaşıyor. Bu bağlamda vücudunu arayan bir elin macerası ve eş zamanlı olarak sahibinin hikayesi filmin süresini doldurmaya yetmiyor. Kahramanın ve hikayenin kesişim noktasını uzun süreye yaymaya çalışması da sonu geciktirmeye yönelik olsa da tatmin etmiyor. Bir saatin üzerinde bir başka animasyon, Le Tableau(2011) da dikkat çekici bir önermeyle kendine çeken bir yapımdı ve fakat kısır bir akışa sahip değildi. 2012 yapımı Le Magasin des Suicides, intihar hizmeti veren bir dükkanı işleten bir ailenin yeni bebeğinin, ailenin gotik tarzının dışında bir neşeye sahip olması bir çatışma yaratarak filmi sürüklemeye yetmişti. Bedenimi Kaybettim filminin süresinin kurbanı olduğunu düşünmekten öteye gidemiyorum tüm bu nedenlerden dolayı. Kağıt üstünde çok heyecanlandıran bir iş olsa da perdede karşımıza çıkanın gerilmeye çalışılıp durulan bir hikayeden öteye gidemediğini fark etmemek güç.

Okumaya Devam Edin

Animasyon

Mistik Bir Animasyon: When Marnie Was There

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Animasyon türündeki yapımların senarist ve yönetmenlere sağladığı en büyük artı kuşkusuz ki insanın doğası gereği sahip olduğu imkansızlıkları aşma fırsatı sunuyor olması. Öyle ki filmler, sinema sektöründeki gelişmelere, kamera ve çekim hilelerine karşın hala daha yeterince özgür değiller. İnsanın fiziksel imkansızlıkları ve yetersizlikleri, birçok açıdan senaristleri zorlarken, animasyon dünyası, yani çizgiler böylesi sınırlarla kısıtlanmamıştır. Kısacası bir animasyonda karakterler özgürdür.

Animasyon türünün en yeni örneklerinden olan When Marnie Was There, hayal gücünün sınırsızlığı ve hayatın gerçekleri arasındaki belirsiz bölgede kendine yer edinmiş bir yapım. Bunalımları olan genç bir kızın, tatilde tanıştığı gizemli arkadaşıyla başlayan iyileşme sürecini anlatan film ilk bakışta her ne kadar ergenliğin yarattığı sorunlar üzerine kurulmuş gibi görünse de aslında gençlik üzerinden genel anlamda kendini tanımayı, kendi varoluşunu keşfedip onu kabullenmeyi anlatıyor.

Filmin ilk anından itibaren içine kapanık bir kız olan, kendi tabiriyle de herkesin içinde olduğu çemberin dışında kalan Anna, doktorunun tavsiyesi üzerine koruyucu annesi tarafından astım krizlerinin nüksetmeyeceği bir yere, taşraya gönderilir. Şehir hayatından ve şehirdeki insanlardan haz etmeyen Anna, yanında kaldığı Bay ve Bayan Oiwa’nın sunduğu özgürlükten faydalanarak alışık olmadığı üzere kasabayı gezmeye karar verir. Gezintisi sırasında bataklık –ki bizim anladığımız anlamdaki çamur yığını değil– yanındaki köşkün varlığını keşfeder ve ona hayran kalır. Kimsesiz olan köşkün etrafında geçirdiği vaktin farkına varmayan Anna, kabaran deniz karşısında mahsur kalır ancak kasabanın sessiz adamı tarafından kayıkla kurtarılır. Kendine tanıdık gelmeyen bu maceraya karşın hayranlığına yenik düşen Anna, ummadık ve beklenmedik bir şekilde rüyalarında beliren kızın tıpatıp benzeriyle köşkte karşılaşır. Gizemini algılayamasa da varlığından hoşnut olduğu arkadaşı Marnie ile birlikte kabuğundan sıyrılmaya başlamasına rağmen, Marnie’nin bir var bir yok oluşlarına bir türlü anlam veremez ve sonunda da ikilinin arasındaki ilişki karmaşıklaşır.

Filmin anlatımı bir animasyon için fazlasıyla basit. İnsana beklediği karmaşayı, görmek istediği süslü dünyayı sunmayan When Marnie Was There, bu noktada animasyonun işlevselliğine dair insanı düşünmeye davet ediyor. Genellikle animasyonların imkansızlık ve sınırları aşmaya yönelik olduğu algısına karşı koyan film, gerçek-olmayan bir dünyanın gerçekten-kopuk-olmak-zorunda-olmadığını hatırlatıyor. Buna rağmen yönetmenin tercihleriyle ilgili olarak geçişler arasındaki kopukluklar filmde bir karmaşa yaratıyor ki bunun yapımın animasyon olup olmamasıyla bir alakası olmadığını belirtmek gerekli. Senaryosu da yine yönetmenin tercihinde olduğu gibi karışıklıklara, anlaşmazlıklara sebep oluyor. Kimi yerlerdeki ucu açık geçişleriyle, seyirciyi boşluğa düşüren dayatmalarıyla filme odaklanmayı zorlaştırıyor.

When Marnie Was There’de birçok karakter olmasına karşın bir kısmına dair bilgiler yetersiz, bir kısmı ise hikaye sürecinde gereksiz. Bunlardan belki de ilki, film boyunca sessizliğini koruyan Toichi, yani kayıkçı. Her ne kadar filmde kayık ve kayıkçının önemi büyük de olsa, bu önemli karakteri öylece susturmak gerçekten de hikayeyi bir noktada zayıflatıyor. Özellikle de seyircinin filme katılması ve filmdeki olayları anlamasını kolaylaştırma aşamasında önemli bir rol üstlenebilecekken böylesi bir görevin kendisine verilmemesi hayal kırıklığı yaratıyor. İkinci olarak hikayedeki ressam kadın ve Anna’nın onunla ilişkisi yine yetersiz. Anna’nın resme olan merakı, yeteneği de göz önünde bulundurulduğunda ilişkilerinin daha faydalı, birbirine katkı sağlayan bir düzlemde olması, sanırım seyirciyi daha çok memnun ederdi. Yetersiz olan bir diğer karakter ise Sayaka. Evet, bir noktada hikaye için önemli bir karakter gibi görünse de hikayenin akışı dikkate alındığında havada kalıyor.

when marnie was there sinematopya 2

Örgüdeki diğer karakterlere ve bu karakterlerin temsillerine bakmak gerekirse Anna’nın koruyucu annesi, sıfatından da anlaşıldığı üzere hem Anna’nın öz annesi değil hem de koruyucu bir niteliğe sahip. Türk ailelerinin tanıdığı evhamlı karakterlerden biri. Oiwa Ailesi ise taşrada yaşayan bir ikili olarak mensuplar üzerine fazla düşmeyen çok yönlü ve rahat bir yapıya, çocukların kendilerini tanımalarına müsaade eden bir düşünce yapısına sahip. Zaten Anna’nın gelişimindeki temel etkenlerden biri de Oiwaların çocukları kendi hallerine bırakmaları. Filmin en önemli karakteri olan Marnie ise Anna’nın istediği niteliklere sahip: Eğlenceli, bilgili, konuşkan, neşeli, gizemli ve hepsinden önemlisi sadık bir arkadaş. Bütün bu özellikleriyle de Anna’ya bir anlamda örnek olarak, Anna’nın idolü ve hayranlık duyduğu biri haline geliyor.

Marnie’nin gizemine değinmek gerekirse film boyunca aklıma gelen düşünceleri saymam sanırım yeterli olacaktır: Marnie’nin bir hayalet olduğu (filmin fantastik boyutu), Anna’nın şizofren olabileceği (Fight Club-vari bir serüven) ve tamamen tesadüfler üzerine kurulu olması (Usual Suspects) aklımda sürekli olarak dönen üç ana fikirdi. İzleyicide böyle bir algı yaratması açısından ve bütün ipuçlarına rağmen yeni ihtimaller sunuyor oluşuyla film “ilginç” olarak nitelendirilebilir. Bu gizemin ve düşünce yoğunluğunun diğer karakterler üzerinde de belli başlı noktalardan (örneğin ressam kadın ve Toichi) sürdürülüyor olması izleyici düşünmeye teşvik ediyor. When Marnie Was There’e ilişkin son olarak söyleyebilirim ki Doğu’nun mistik dünya ve anlayışını başarıyla yansıtan bir eser olmuş.

Okumaya Devam Edin

Animasyon

World of Tomorrow

Yayın tarihi:

-

Yazar:

World of Tomorrow’u seyretmek için sayfanın sonuna gidebilirsiniz.

Oscar adayı, onlarca (hatta yüzlerce) ödül sahibi Don Hertzfeldt’i minimalist animasyonları vesilesi ile tanıyoruz. Her seferinde çıtayı yükseklere diken sinemacıyı, bir yönetmen olarak auteur bandına ilerleten son eseri World of Tomorrow da minimalizm ile fütürizmi harmanlayıp, romantizmin sularında gezinerek yüzeye çıkan hayranlık uyandırıcı bir film. Karakterlerini, deyim yerindeyse çöp adamlar şeklinde, bizzat elleriyle çizen Hertzfeldt, World of Tomorrow’un yapım sürecinden bahsederken ilk kez bir tablet bilgisayarda çizim yaptığının altını çizerek anlatmaya başlıyor.

world of tomorrow sinematopya 3

World of Tomorrow’da iki Emily’nin hikayesini seyrediyoruz. Esasında her ikisi de aynı Emily; farklı bedenlerde hayat bulmuş olmalarının sebebi farklı zaman dilimine ait olmaları. Yakın gelecekte insanlar ölümsüzlüğe erişebilmek için kendi klonlarını yaratma yetisine sahip ve bu klonlara tüm anılarını aktarıyorlar. Tabii bu noktaya gelene kadar insanoğlu başka metotlar da denemiş, misal kendi bedenlerinin uzuvlarını bir takım makinelere monte ederek bu şekilde yaşamaya devam etme umudunu korumuş ya da insanlar hatıralarını kutulara hapsedip uzaya göndermiş. Nihai olarak klonlamanın ve anıları bir zihinden diğerine aktarmanın yolu bulunmuş olacak ki, yüzlerce sene ileriden, kıyametin kopmasından hemen önce Emily Prime‘ı ziyaret eden Emily’yi görme imkanımız oluyor. Şimdi kullandığımız internete benzer bir ağ yapısı olan outernet’i geliştiren insanoğlu, böylelikle zihinler arasında veri aktarımı yapabiliyor ve bir diğer zihni, hatıralarıyla ve tüm mahremiyetiyle ziyaret etme şansına sahip oluyor. Gelecekten gelen Emily de, Emily Prime‘ın zamanına gelerek hem onun hatıralarına tüm yaşamını etkileyecek birkaç dakika bırakıyor, hem de tüm insanlık ile dünya üzerinden yok olmadan önce zihninde canlandıracağı özel bir hatırayı küçük kızdan kendine aktarıyor.

world of tomorrow sinematopya 1

Hertzfeldt’in her yönüyle bir bilim-kurgu (gün gelecek ve bu oksimoron tabir yerini daha akılcı bir şeye bırakacak) harikası olan World of Tomorrow’unun her anı tahmin edemeyeceğiniz kadar fazla detay barındırıyor. Bu filmi bir günde yediğiniz üç öğün yemek gibi, düzenli aralıklarla tekrar ve tekrar seyretme gerekliliği de bu noktadan kaynaklanıyor. Öyle ki filmi gelişigüzel bir saniyede durdurduğunuzda, karşınıza alıp uzun süre üzerinde düşüneceğiniz imgeler beliriveriyor. Bir de bu imgelerin hareketli halinde sözlü katılımcılar var. Gelecekten gelen Emily’nin (bir ilüstratör olan Julia Pott tarafından seslendiriliyor) sözleri seyirciyi ne kadar düşünmeye itiyorsa Emily Prime‘ın (Hertzfeldt’in çok nadiren görebildiği dört yaşındaki yeğeni tarafından gelişigüzel bir kayıt altında seslendiriliyor) sayıkladığı üç beş hece bütünü de o kadar eğlendiriyor. Hertzfeldt’in filmlerinin vazgeçilmez gelişigüzel ve absürt mizahi atmosferi, World of Tomorrow’da da temel olarak bu şekilde kendini gösteriyor. Fakat filmin geneline yayılan bazı detaylar, bu mizahı zaman zaman distopik ve genelde de şaşırtıcı bir takım olgularla destekliyor. Örneğin Emily, küçük kıza hatıralarını anlatırken diğer insanların anılarını kullanarak açtığı sergiden bahsediyor. Öte yandan Ay’da ışığa bağımlı çalışan bir takım robotların yöneticiliğini yaptığı zamandan bahsederken bir anda genç kadının bir taşa aşık olduğunu öğreniyor ve onun kısa hikayesini dinliyoruz. World of Tomorrow, bunlar gibi aslında absürt görünen fakat her biri günümüz dünyasına ve muhtemel geleceğimize birer taşlama niteliği taşıyan ayrıntılarla bezeli. Hertzfeldt’in zekasına daha iyi adapte olabilmek adına da, daha önce bahsettiğim gibi bu kısa animasyonu belli aralıklarla, her seferinde başka detaylara odaklanmaya çalışarak seyretmek gerekiyor.

world of tomorrow sinematopya 5

Film, replikleri açısından da pek çok yönüyle efsanevi olmaya aday. Emily, gelecekten baktığı pencereden Emily Prime‘a “Sen hayattasın, yaşıyorsun; ve bu açıdan da herkesin gıpta ettiği kişisin” derken aslında seyrettiğimiz/seyredeceğimiz masalın hüzün dolu olduğunun sinyallerini veriyor. Kendisinin ve kendinden önceki Emily klonlarının yaşadığı hayatın küçük parçalarını Emily Prime’a gösterirken de bunu kanıtlıyor. Hele de “Üzüntülü olduğum için kendimle gurur duyuyorum çünkü bu beni daha canlı hissettiriyor” dediğinde, ölüme mahkum biri olarak ne kadar çaresiz olduğunu anladığımızda durup bir kez daha düşünüyoruz. Öte yandan bu melankolik yapıyı tiye almayı da biliyor Hertzfeldt. Emily’nin Ay’daki robotlarının yazdığı şiir (Işık hayattır. Robotlar hareket etmeli. Yürü robot yürü. Ama neden? Yürü yürü yürü. Robot sonsuza dek yürü.), duyduğumuz anda yüzümüzde anlamsız bir tebessüm oluştursa da hayatın anlamını bulamadan kıyamet gününe ulaşan insanların kendi ürettikleri makinelerin dahi varoluşsal bir arayış içinde olduklarını fark ettiğimiz anda Hertzfeldt’in önünde bir kez daha şapka çıkarıyoruz.

world of tomorrow sinematopya 2

World of Tomorrow’u art arda seyredebilmeniz için, yasal olmayan yollardan da olsa filmi paylaşma ihtiyacı hissettim. Zira benim kafamda hala bazı soru işaretleri var. Gelecekten gelen Emily, herkesin isteyebileceği tarzda bir ölümle kıyameti karşılayabilmek adına Emily Prime’dan değerli bir hatırayı çalarken küçük kıza da aslında sonsuza dek unutamayacağı bir anı bırakmış oluyor. Fakat filmin herhangi bir noktasında Emily’nin çocukluk çağında yaşadığı bu hayalsi gerçekliğin zihninde yer edindiğine dair bir detay bulamadım. Gerçi öyle ki, kendi sözümün altında ezilmemek adına bu dahiyane filmi tekrar ve tekrar seyretmeye devam etmeliyim. Eminim ki Hertzfeldt bir gün bu sorumu yanıtlarken bir yenisini beynime sokacak ve sonu olmayan bir çıkmazın içinde, World of Tomorrow’un içinde kaybolacağım. Darısı başınıza!

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending